30 yılı aşkın süredir sesini duyurmaya çalışan kayıp yakınlarından kimisi çocuğunu, kimisi kardeşini, kimisi de hâlâ büyük bir kararlılık ve umutla eşini arıyor. Bu ısrarlı mücadelede yer alan isimlerden Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995 Cumartesi günü saat 12.00’de gözaltında, işkencede veya çeşitli şekillerde kaybettirilen yakınlarının acılarını paylaşmak ve adalet arayışlarını sürdürmek amacıyla İstanbul İstiklal Caddesi’ndeki Galatasaray Meydanı’nda oturmaya başladı. Bu eylemin ilhamı ise Arjantin’de çocukları ve yakınları askeri cunta tarafından kaybedilen Plaza de Mayo Anneleri’nin 1977’de başlattığı eylemdi.
Kayıp yakınlarının talepleri, “gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetinin açıklanması, failler ve sorumluların yargılanması, cezasızlığın son bulması ve Türkiye’nin BM Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme'yi imzalaması”ydı. Cumartesi Anneleri’nin eylemi, zamanla Türkiye’nin dört bir yanından gelen yüzlerce kayıp yakınının katılımıyla Galatasaray Meydanı’nda büyüdü.
Eylemleri boyunca defalarca polis şiddetine maruz kalsa, gözaltına alınsa da adalet arayışlarından bir gün olsun vazgeçmeyen Cumartesi Anneleri’nden biri de Hanım Tosun. 19 Ekim 1995’te gözaltında kaybettirilen eşi Fehmi Tosun için yıllardır adalet mücadelesi yürüten Tosun, defalarca yargılandı ancak bugün hâlâ torunları ve çocuklarıyla Galatasaray Meydanı’na çıkmaya ve eşinin kemiklerini aramaya devam ediyor.
17-31 Mayıs Uluslararası Gözaltında Kayıplarla Mücadele Haftası'nda, Hanım Tosun ile konuştuk.
Gözaltındaki kayıplara karşı mücadeleniz nasıl başladı?
Bizim 90’lı yıllarda gözaltına alınan, kaybedilen ya da faili meçhullerden haberimiz vardı. Çünkü doğuda bir süredir kayıp mücadelemiz vardı. Eşim Fehmi Tosun da, sivil polisler tarafından 1995’te İstanbul Avcılar’da evimizin önünde gözaltına alındı. Fehmi, siyasetle ilgilendiği için bazen bazı arkadaşlarının gözaltına alındığını ve günlerce haber alınamadığını anlatıyordu. Bu süreçte gözaltına alınanların görülmesi gerektiğini söylüyordu. Fehmi’nin de nerede gözaltına alındığını bilmiyorduk, polisler Fehmi’yi evin önüne kadar getirdi. Arabadan çıkarırlarken kızım gördü. İstanbul'un göbeğinde Torosların gelip onu evin önünden kaçıracağı aklımızın ucundan geçmezdi. Maalesef bunu yaşadık. Binamızın yanındaki bahçeye götürdüler Fehmi’yi, biz de peşlerinden gittik. Her şey birkaç dakika içinde oldu. Daha sonra tekrar arabaya bindirmeye çalıştılar ve eşim bize ‘beni kaçırıyorlar, beni öldürecekler’ diye bağırdı. Biz maalesef yetişemedik, araba hızla hareket etti.
Fehmi’nin ayakları arabaya girmiyordu, birisi direksiyon başındaydı, iki kişi zorla bindirip kaçırdı. İlk aklıma gelen arabanın plakası oldu ama okuma yazmam olmadığı için ‘Ne olur arabanın plakasını alın’ dedim yanımızdakilere. Plakayı aldık ancak karakola gittiğimde hiçbir bir şey yapmadılar. Hikâyemiz böyle başladı ve bugüne kadar eşimin akıbetiyle ilgili hiçbir şey öğrenemedik. Daha sonra zaten duyduğum İnsan Hakları Derneği ile tanıştım. Fehmi kaybolmadan birkaç ay önce oturma eylemlerine başlayan Cumartesi Anneleri ile beraber her hafta Galatasaray Meydanı'na çıktık.
Bu süreçten sonra neler yaşadınız? Cumartesi Anneleri olarak verdiğiniz mücadelenin sonuçları neler oldu?
Cumartesi Anneleri’nin çok büyük bir etkisi oldu. Sağlığımızdan tutun birçok şeyimizi kaybetmiş olabiliriz ama hâlâ o meydandan vazgeçmedik. 80'li yıllarda onlarca kişi gözaltına alınıyordu, kaybediliyordu ya da fail belli olan ama faili meçhul dediğimiz cinayetler işleniyordu. Eğer Cumartesi Anneleri, 1995'te başlamasaydı daha yüzlerce insan kaybolabilirdi. Zaten Diyarbakır'dan geldiğimiz için oradaki gözaltıları tanıdıklarımızdan, yan köylerimizden biliyorduk. Ama hiç kimse çıkıp başvuru bile yapamıyordu. Çünkü ya gözaltına alınıyordu ya da tehdit ediliyordu. Hâlâ da Kürt illerinden onlarca insanın kayıplar ve faili meçhullere dair resmi başvurusu yok.
“Mücadelemizle kayıplar yüzde yüz düştü”
Ben Fehmi kaçırıldığı gün karakola, ertesi gün İnsan Hakları Derneği'ne, sonra da savcılıklar dahil her yere gittim. Fakat yaklaşık 40 gün geçtikten sonra herhangi bir haber alamadık ve ondan sonra ben de Cumartesi Anneleri’ne katıldım. İlk haftadan bugüne kadar Cumartesi Anneleri’ne aktif olarak katılan dört aileden biriyiz. Her hafta eylemlere katıldım ve 1996-98'de defalarca gözaltına alındım. O meydandan neden vazgeçmedik? Türkiye kulaklarını kapatmış, gözlerine film çekmiş olabilir ama biz dünyaya sesimizi duyurduk. Ve dünya, Türkiye'de bu kadar insanın gözaltına alınıp kaybedildiğini öğrendi. Bizim mücadelemiz ile Türkiye'de kayıplar yüzde yüz düştü, bu da bizim vicdanımızı rahatlattı.
Birkaç öğrenci bize şunu söylemişti: “Gözaltına alındık ve bize, ‘Sizi öldürüp bir yol kenarına, çukura atarız. Sizin anneniz de yarın öbür gün o çılgın annelere katılacak’ dediler”. Biz bunları duyduğumuzda, insanların hayatını kurtarabilmişiz ve mücadelemiz boşa gitmemiş dedik. Ben meydanlarda otururken, hep umudum vardı. Eşim belki gizli bir yerde tutulmuş ve bir yerden çıkar diye düşünüyordum. Devlet ve polisler tarafından gözaltına alındığından yüzde yüz emindim. Ama yine de umut başka bir şeydi. Zamansız kapı çaldığında, eve aldığım telefon aylar sonra çaldığında umutlanıyordum. Meydanlarda defalarca dayak yedim, gaz yedim ama hiçbir zaman vazgeçmedim. Benim çocuklarım babasız kaldı, tek başına çocuk büyütmek çok zor. Bir daha kimse benim gibi yetim çocuklar büyütmesin, babasının kapıyı çalmasına hasret kalmasın diye o mücadeleyi verdim. Ben, bir annenin evlatsız, bir kardeşin kardeşsiz kalmaması için meydanlarda o dayağı yedim. Fiziken rahatsızım ama vicdanen o kadar rahatım ki. O meydanlarda olmasaydık onlarca insan kaybolurdu, fail meçhul cinayetler yaşanırdı.
Adalet Bakanlığı bünyesinde “Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı” kuruldu. Bakan, daha önce takipsizlik verilen tüm dosyaların tek tek inceleneceğini söyledi. Bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bakanlığın böyle bir komisyon kurmasını, faili meçhulleri ele almasını tabii ki herkes ister. Fakat biz inanmıyoruz ve inanmayacağız. Geçtiğimiz iki yılda 29 hafta boyunca her hafta gözaltına alındık ve şiddete maruz kaldık. Çocuğumun boynunu ve omzunu kırmaya çalıştılar. Kızımın kollarına üst üste yedi kelepçe takarak kollarını kırmaya çalışan bir zihniyete nasıl güveneceğim ben? Eğer gerçekten böyle bir adım atıyorlarsa, önce Galatasaray Meydanı’nda bize uygulanan şiddeti durdursunlar.
Devletin onlarca polisi meydana bariyer kuruyor. Benim aklım almıyor bunu. Bugüne kadar bölgedeki esnaflardan tutalım tek bir kişi bile şikayetçi olmadı bizden. Buna rağmen meydanı kapatıyorlar. Hangi komisyondan bahsediliyor? Biz meydanlardayız, komisyon önce Galatasaray'dan başlasın. Cumartesi analarına gelsin bir konuşsun. Bu devletin bize bir can borcu var. Ben beş çocuğumu babasız büyüttüm. Bizden daha ne istiyorsunuz?
Sadece Tayyip Erdoğan başbakanken bizi bir kere görüşmeye çağırdı. Dedi ki “Sizin sorununuz, benim kabinemin sorunu”. Hani nerede, ne yaptınız? Bir Cemil Kırbayır dosyasını aldınız, evet çok önemli şeylere ulaşıldı, çok önemli adım attılar. Ama o adımın sonuçları gelmedi. Berfo anneye verdiğimiz sözü tutamadık. Berfo anne dedi ki “Benim üstüme toprak atmayın. Benim kucağım, oğlum Cemil’e kapım gibi açık olsun. O kemikleri kucağıma koyduğunuz zaman toprak atın”. Biz onun sözünü yerine getiremedik, toprak atmak zorunda kaldık. Fatma Morsümbül, “O kemikleri bulursam sırtımda taşıyacağım” dedi. O da bulamadan gitti. Bu annelere nasıl hesap verecekler? Bizim bu annelere, “Bir gün mezar taşınız olacak. Çocuklarınızın kemiklerini bulup kucağınıza koyacağız” diye sözümüz var. Ama hepsi gözü açık gidiyor.
Adalet Bakanı gerçekten adaletten bahsediyorsa, biz kayıp yakınlarının da bildiği devletin karanlık, kozmik ya da arşiv odaları ve orada duran numaralarını bir an önce açması gerekiyor. Önümüz bayram, odaları açıp kayıp yakınlarına bir mezar versinler. Yıllardır neden Galatasaray'a koşuyoruz, çünkü o meydan bizim için bir mezar. Oraya karanfillerimizi götürüp atıyoruz, birbirimize sarılıyoruz. Bize bir mezar taşı göstersinler. Yıllardır bu acıyı çektiriyorlar bize. O yüzden bize adaletten, komisyondan bahsetmesinler, insanları kandırmasınlar, umutlarla oynamasınlar. Artık yeter.
Bu yıl, Gözaltında Kayıplarla Mücadele Haftası'nda talepleriniz nedir?
Mayıs ayı bizim için çok önemli ve değerli. Çünkü yılda bir kere de olsa Gözaltında Kayıplarla Mücadele Haftası kapsamında meydanlarda kayıplarımızı dile getiriyoruz. Onları unutmamak, özlemle hatırlamak çok önemli. Geçtiğimiz hafta, Ankara'da bir kişi JİTEM ve faili meçhullerle anılan Cem Ersever’in kostümüyle propaganda yaptı. JİTEM, kayıplar için çok önemli. JİTEM elemanı Cem Ersever’in kostümüyle meydanlara çıkıp, kıyafetini giyip bir kültürden bahsediyor bu kişi. Hangi kültür bu? Adalet Bakanı tam da o hafta adaletten bahsediyor, önce onlara müdahale etsin. İnsanları öldürmek, kaybetmek, köylerini yakıp yıkmak kültür mü? Kürtler, nasıl bir kültür olduğunu çok iyi bilir. Kime, neye, hangi adalete güveneceğiz? Bugüne kadar savcılar bir şey yaptı mı? Cem Ersever’in ne yaptığını, nasıl kirli biri olduğunu çok iyi biliriz. Maalesef Adalet Bakanı’na güvenmiyorum, bir kandırmaca bu.
Komisyondan bahsedenler kayıp yakınlarıyla görüşsün. Adalet Bakanı’nı Galatasaray Meydanı'na davet ediyorum. Kayıplarımızı aramaktan hiçbir zaman vazgeçmedik. Tüm kayıplarımızın kemiklerini bulana kadar adalet aramaya devam edeceğiz.




