Boş duvar

Yerevan’ın şehir merkezi, Sovyet şehirciliğinin mirası, yaya alt geçitleriyle örülüdür. İnsanlar geniş caddelerin altındaki bu loş koridorlardan geçerek işe, okula, markete gider. Bu geçitlerin ve kentin başka duvarlarının çoğunda genç, savaşta ölmüş askerlerin gönüllü sanatçılarca yapılmış portreleri bulunur. Kente ilk kez ayak basan bir yabancının bile gözünden kaçmaz bunlar. Yerevan, savaşta kaybettiği gençlerin bu yüzleriyle iç içe yaşayan bir kenttir. Haziran'ın son günlerinde, üniversitelerden birinin yanındaki alt geçitten her gün geçen binlerce kişi, yıllardır alıştıkları bir yüzün yerinde boş bir duvar buldu. Yüzün sahibi, on dokuz yaşında, satranç meraklısı bir bilişim öğrencisi olan Haygaz Mıgırdiçyan, 2020’deki 44 günlük Karabağ Savaşı’nın son günü ölmüştü. Portresinin duvardan silinmiş olduğunu fark eden kız kardeşi Arevik, olayı sosyal medyadan duyurdu. Aynı günlerde kent merkezindeki alt geçitlerden en az beş şehit portresinin daha silindiğini; bu portrelerin arasında 2016 Nisan’daki 4 günlük savaşın simge ismi Robert Abacyan’ın da olduğunu öğrendik. Konuyla ilgili Yerevan Belediyesi, “Alt geçitler yenileniyor; duvar resimleri ancak izinle yapılabilir, itirazı olan yargıya gidebilir.” şeklinde kısa bir açıklama yaptı.
Bu köşede haftalarca karşıtlık siyasetini, öfkeyi, korkuyu ve yası yazdık. Teorik bir tartışmanın ilk somut sınavının bu kadar çabuk, bu kadar yalın bir biçimde üstelik bir belediye temizlik ekibinin eliyle gelmesini beklemiyordum açıkçası.
Kaybı kamusal alanda görünür kılmak
Önce şunu doğru adlandıralım. O portreler süs olarak ya da devlet eliyle dikilmiş anıtlar değil. 2016'dan sonra filizlenen, 2020'den sonra bütün ülkeye yayılan bir taban hareketi. Aileler, arkadaşlar, genç sanatçılar; köprü altlarına, okul duvarlarına, ev cephelerine kayıplarını resmettiler. Yalnızca 2020 savaşında hayatını kaybeden üç bin sekiz yüzü aşkın insanı birer istatistik olmaktan çıkarıp aynı sokaklarda yürümüş, tanınabilir yüzlere çeviriyorlardı. Bir gözlemcinin isabetle söylediği gibi, bunlar modern haçkarlardı. (Ermenice "haç" (khaç) ve "taş" (kar) kelimelerinin birleşmesiyle oluşan, merkezinde haç motifi bulunan, özenle işlenmiş anıtsal ve adak nitelikli taşlara verilen isim)
Kaybı kamusal alanda görünür tutarak onu konuşulabilir kılan, yasın kendine yonttuğu bir altyapı görevi görüyorlardı. Geçen haftalarda yasın; kaybın adının konulabildiği yerde mümkün olduğunu, adı konulamayan kaybın içe dönerek melankoliye dönüştüğünü söylemiştim. O duvarlar, bir toplumun kaybının adını koyma biçimiydi. Çoğu hukuken izinsizdi belki ama bir işaret binlerce insanın yasına değmişse, artık yalnızca onu yapana ait olmadığı gibi toplumsal olarak da sahipsiz değildir.
Bu boş duvarların karşısında bugün iki dil konuşuluyor ve ikisi de yanlış.
Boş duvarların karşısında konuşan iki dil
Birinci dil, yönetmeliğin, bürokrasinin dili. Yenileme takvimi, izin şartı, yargı yolu gibi açıklamalar hukuken sorunsuz olabilir. Ama bir toplumun ölüleriyle ilişkisi imar mevzuatının konusu değildir, olmamalıdır. Bürokratik haklılık, çoğu zaman toplumsal körlüğün en tehlikeli kalkanı haline gelebilir. Yasın karşısına dilekçe talebiyle çıkmak, doğru olabilecek bir kararı bile yanlış bir devlet davranışına çevirebilecek bir uygulama. Aslında sorun resimlerin kaldırılması bile değil; asıl mesele, bunların herhangi bir istişarede bulunma, duyuru yapma veya alternatif sunma gereği duymaksızın, bir sabah, sessizce kaldırılması. Önce resimleri kazıyıp sonra mahkemeyi göstermek, süreç değil, oldubittinin hukuk diline çevrilmesi demek. Yası kamusal alandan özel alana sürükleyen böyle bir uygulama, geçen hafta iktidara yüklediğimiz görevin (kaybetmeyi ve kaybedeni güvenli kılmanın) tam tersi. Kampanya döneminde metroda Karabağlı bir anne ile yaşanan ve başbakanın özür dilemesiyle kapanan gerginliği hatırlayacak olursak; mesele kötücül bir plan değil, devletin yaralı kesimle konuşacak bir dili bir türlü kuramamış olması. Özür dilemeyi bilen bir siyaset, sormayı da öğrenebilir, öğrenmesi gerekir.
Üstelik bunu yapmak, iktidarın kendi ideolojisiyle de tutarlı olur. "Gerçek Ermenistan" sınırları çizilmiş bir yüzölçümünden ibaret olmamalı. O topraklar için ölmüş on dokuz yaşındaki bir çocuğun yüzünde, kamusal alanda yer bulamayan bir vatan hayali, geçen hafta uyardığım gibi, çizilen sınırın kabuk olarak kaldığı bir akıbet yaratabilir. Kabuğun içini dolduracak şeylerin başında, toplumun ölüleriyle kurduğu onurlu ilişkinin gelmesi gerekir.
Ailenin acısını mühimmata çevirmek
İkinci dil, ihanetin dili. Muhalefet cephesinden yükselen seslere göre bu silme işlemi bir vaadin ifası. İktidar, kahramanların hafızasını komşu başkente verilmiş bir söz gereği siliyor. Bu iddianın hem kanıtı yok, hem de kent merkezinin başkaca bölgelerinde dokunulmamış onlarca portrenin varlığıyla çelişiyor. Ama asıl sorun kanıt eksikliği de değil; bu anlatının işlevi. Bu anlatı, yası yeniden intikam diline bağlıyor. Boş duvarın önünde durup kamera karşısında konuşan siyasetçi, o duvara bakan ailenin acısını bir mühimmata çeviriyor. Ve bu anlatının taşıyıcısı yalnızca siyasetçiler de değil ne yazık ki. Boş duvar fotoğraflarını art arda manşete çeken, her silme haberini kanıt sormadan bir kıyım başlığıyla dolaşıma sokan medya organları da aynı ekonominin ortağı. Yasın içeriğe dönüştürüldüğü bu döngüde ailelerin kaybı, kendilerine sorulmadan bir kez daha, bu kez devlet eliyle değil ancak medya eliyle kamulaştırılmış oluyor. Geçtiğimiz haftalarda yazdığım yaranın iki uçtan aynı anda beslenme döngüsü tam olarak bu. Biri görmezden gelerek, öteki sürekli gösterip durarak acıyı, pusula olmaktan çıkarıp yeniden silaha dönüştürüyorlar.
Üçüncü bir dil mümkün mü?
Peki üçüncü bir dil mümkün mü? Üstteki her iki dilde acı ya mevzuata ya da mühimmata çevriliyor ancak ikisinin de görmediği şey insan. Geçen hafta anayasa tartışması için bir ölçüt olarak metinden önce sürecin çalıştırılmasını önermiştim. Aynı ölçüt, anma politikası için de geçerli. Bir kent, ölülerini nasıl anacağına ne belediye başkanının imzasıyla ne de resmi yapanların inisiyatifiyle karar verebilir. Bunun mekanizması için öyle detaylı hayal gücüne de gerek yok. Ailelerin, sanatçıların, mahalle sakinlerinin ve kent yönetiminin oturduğu bir masa; mevcut portrelerin bir envanteri; hangilerinin yerinde korunacağı, hangilerinin ailelerle istişareyle kalıcı ve nitelikli anma biçimlerine taşınacağı konusunda ortak bir karar süreci, yeterli. Aynı salonda oturulması gereken yerlerden biri anayasa masasıysa, öbürü de bu masa.
Bu masada bağımsız medyaya da düşen bir iş var ve bu iş, sadece boş duvar fotoğrafını paylaşıp geçmek değil. Sadece skandalı değil süreci takip etmek, belediyeye istişarenin neden yapılmadığını sormak, başvurularla kararın kimin masasından çıktığını belgelemek, vaat edilen "yenilemenin" akıbetini aylar sonra da izlemek bunlardan bazıları. Aileleri parti sözcülerinin aracılığına mahkûm etmeden doğrudan dinlemek; acılarını bir kampanya malzemesine dönüştürmeden kayda geçirmek de bir o kadar önemli. Ve belki de en kalıcısı; kentin duvarlarındaki bu portrelerin (silinenlerin ve hâlâ duranların) fotoğraflı bir envanterini, bir dijital arşivini çıkarmak. Gazetecilik bazen haberin kendisi değil, kaydın kendisidir ve boya kazınabilir ama arşiv kazınamaz.
Bu gazetenin okuru, kendi kentlerinin duvarlarından, sokak adlarından, sessizliklerinden, silinmiş hafızanın ne olduğunu bilir. O yüzden hangi ölünün anılmaya değer olduğuna devletin tek başına karar verdiği her yerde, sonuç hafıza değil husumet olmuştur. Yası yönetilecek bir güvenlik meselesi sayan devlet aklının bu coğrafyada uzun bir tarihi var; o tarihin neye mal olduğunu da en iyi biz biliyoruz.
Sonuç olarak bir duvar resmi birkaç saatte yapılabilir ancak bir toplumun yas tutma biçimini kurmak kuşaklar boyunca sürebilir. Silmek her zaman kolay olandır. Ve yas kendine bir yer bulamazsa, siyaset ona mutlaka bir düşman bulur.


