Dünya Kupası'nı izlerken gözüm en çok Yeşil Burun Milli Takımı'nda. İtiraf edeyim; bunun nedeni futbol değil.
Çünkü bazı takımlar sahaya yalnızca futbol oynamak için çıkmaz. Bir halkın hafızasını, dağılmış çocuklarını, göç yollarını, yoksulluğunu, sömürge geçmişini ve bütün bunlara rağmen ayakta kalma iradesini de birlikte taşır. Yeşil Burun tam da böyle bir takım.
Orta Atlas Okyanusu'nda, Senegal ile Moritanya açıklarında bulunan Yeşil Burun Adaları'na Portekiz gemileri ulaştığında takvim 15. yüzyılı gösteriyordu. O tarihte adalarda yerleşik bir nüfus yoktu. Ardından gelen yüzyıllarda ise bu küçük takımadalar, Atlantik köle ticaretinin en önemli duraklarından birine dönüştü. Afrika'nın iç bölgelerinden koparılan binlerce insan Amerika kıtasına gönderilmeden önce bu adalardan geçirildi. Limanlar büyüdü, insanlar küçüldü. Servet birikti, hayatlar parçalandı. Bugünkü Cape Verde ya da Cabo Verde kimliği işte bu tarihsel kırılmanın içinden doğdu.
Yaklaşık beş yüz yıllık Portekiz sömürge yönetiminin ardından ülke 1975'te bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlığın ardından ise Afrika kıtasında az rastlanan bir siyasal istikrar yakalayarak demokratik kurumlarını korumayı başardı. Bugün yaklaşık yarım milyonluk nüfusuyla dünyanın en küçük devletlerinden biri olmasına rağmen, siyasal özgürlükler ve demokratik işleyiş bakımından birçok büyük ülkenin önünde gösteriliyor. Ama Yeşil Burun'u asıl ilginç yapan şey, büyüklüğü değil.Tam aksine eksikliği.
Çünkü bu ülkenin en büyük gerçeği göç.
Bugün adalarda yaşayanlardan daha fazla Cape Verde kökenli insan dünyanın başka ülkelerinde yaşıyor. Diasporasının sayısı bir milyonu geçmiş durumda. Yani ülkenin kendi nüfusunun neredeyse iki katı. Yeşil Burunlular buna çok güzel bir isim veriyor: "On Birinci Ada."
Haritalarda olmayan bir ada... Ama insanların hafızasında yaşayan gerçek bir ülke. Çünkü diaspora yalnızca başka bir ülkede yaşamak değildir. İnsanın kendi evini yanında taşımasıdır. Gittiği her yere çocukluğunu, dilini, mutfağını, yasını ve sevincini de götürmesidir.
Belki de bu yüzden bize hiç yabancı gelmeyecektir bu durum. Çünkü bu toprakların Ermenileri de, Rumları da, Süryanileri de, Kürtleri de, Türkleri de, Yezidileri de, Yahudileri de farklı zamanlarda aynı duyguyu yaşamıştır. İnsan bazen ülkesini terk eder. Bazen de ülkesi onu terk eder.
Yeşil Burun neresi?
Bugünkü Yeşil Burun kadrosuna baktığınızda ilginç bir tabloyla karşılaşıyorsunuz. Praia doğumlulardan daha fazla Rotterdam doğumlu futbolcu var. Lizbon'da doğanlar var. Paris'te büyüyenler, Marsilya'dan gelenler var. Boston doğumlular var. İlk bakışta bu durum tuhaf görünüyor.
Oysa hiç de öyle değil. Çünkü bu takımın tarihi zaten göç tarihi. Oyuncuların büyük bölümü iki dünyanın arasında büyümüş insanlar. Doğdukları ülkelerde çoğu zaman "Afrikalı" olarak görülüyorlar. Atalarının ülkesine geldiklerinde ise "Avrupalı."
Hiçbir yere bütünüyle ait olamamanın ne demek olduğunu biliyorlar. Belki de tam bu yüzden milli forma onlar için yalnızca bir spor forması değil. İlk kez eksiksiz ait olabildikleri yer.
Takımın teknik direktörü Pedro "Bubista" Brito, bunu herkesten iyi anlamış olmalı ki kamp boyunca oyuncularından mümkün olduğunca Cape Verde Kreolcesi konuşmalarını istemiş. Çünkü onun gözünde milli takım öncelikle ortak bir hafıza. Futbol ondan sonra geliyor.
Modern futbol endüstrisi bize sürekli piyasa değerlerinden söz ediyor. Bonservislerden... Transferlerden... Sponsorlardan...
Oysa Yeşil Burun'un hikâyesi bunun tam tersini anlatıyor.
Bu ülkenin petrolü yok. Büyük madenleri, verimli tarım arazileri yok. Ekonomisi büyük ölçüde turizme, hizmet sektörüne ve dünyanın dört bir yanına dağılmış diasporasının gönderdiği paraya dayanıyor.
Yani zengin olduğu için güçlü değil. Güçlü olmak zorunda kaldığı için ayakta kalıyor.
Belki de tam bu nedenle Dünya Kupası onlar için yalnızca sportif bir organizasyon değil. Bağımsızlıktan sonra yaşadıkları en büyük ortak sevinçlerden biri.
Bir halkın, dünyanın en büyük sahnesinde ilk kez yüksek sesle "Biz de buradayız" diyebilmesi. Çünkü bazen futbol, kupadan çok daha büyük bir şeyi kazanır. Bir halkın kendisine yeniden inanmasını sağlar.
Futbolun en güzel tarafı: Hikâyeler
Yeşil Burun kadrosuna baktığınızda, dünyanın en pahalı futbolcularını göremezsiniz. Birinci Ligin milyarlarca euroluk yıldızları yok. Transfer rekorları kıran isimler yok. Ama hayatın içinden gelen insanlar var. Ve belki de bu yüzden milyonlarca insan onları izlerken yalnızca futbol seyretmiyor, insan hikâyeleri izliyor.

Takımın en dokunaklı öykülerinden biri kaleci Vozinha'ya ait. Gerçek adı Josimar Dias. Bugün kırk yaşında. Ama bütün ülke ona "Vozinha" diyor. Bu lakabın anlamı Portekizcede "büyükanne". Çünkü onu büyükannesi büyütmüş. Hayatı boyunca Avrupa'nın küçük kulüplerinde oynadı. Hiç kimse onun bir gün Dünya Kupası sahnesinde milyonlarca insanın alkışlayacağı kurtarışlar yapacağını düşünmüyordu. Ama İspanya karşısında yaptığı kurtarışlar yalnızca bir maç kazandırmadı. Bir ülkenin özgüvenini büyüttü.
Takım kaptanı Ryan Mendes, Kevin Pina ve Hélio Varela'nın hikâyeleri de aynı ortak noktada buluşuyor: Hiçbiri büyük akademilerin yıldızı değildi. Hiçbiri "harika çocuk" olarak yetişmedi. Hiçbirinin önüne kırmızı halılar serilmedi. Çoğu ikinci liglerde oynadı. Bekledi. Sabretti. Çalıştı. Birileri onları keşfetsin diye değil, kendilerini geliştirebilsinler diye mücadele etti. Belki de bu yüzden sahada birbirlerini bu kadar iyi anlıyorlar. Çünkü ortak dilleri yalnızca Kreolce değil. Ortak dilleri emek ve birlik.
Peki Türkiye?
İşte tam bu noktada insanın aklı ister istemez Türkiye'ye kayıyor. Bir tarafta yaklaşık yarım milyon nüfuslu küçük bir ada ülkesi... Diğer tarafta 86 milyondan fazla nüfusu, Avrupa'nın en büyük futbol ekonomilerinden biri, milyarlarca liralık yayın gelirleri, dev statları, pahalı yabancı futbolcuları, dünyanın dört bir yanında oynayan milli oyuncuları bulunan Türkiye...
Kâğıt üzerinde karşılaştırma bile yapılamaz.
Ama futbol tam da bu yüzden güzel. Çünkü bazen istatistiklerin söyleyemediğini hikâyeler anlatır. Ve bu Dünya Kupası'nda en büyük hikâyeyi yazan ülkelerden biri hiç kuşkusuz Yeşil Burun.
Türkiye ise başlamadan elendi. Bu yalnızca sportif bir başarısızlık değildi. Bence çok daha derin bir şeydi. Çünkü başarısız olan yalnızca milli takım değildi. Futbola bakış biçimimizdi. Onu nasil biçimlemek istediğimizdi. Trump’ın sağ yanında bir fotoğraf karesi ihtimaline indirgenmiş olması idi…
Gerçekten futbolu para mı kazanıyor? Oysa futbol yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik bir organizmadır.
Bir ülkenin çocuklarına nasıl baktığını anlatır. Kime fırsat verdiğini gösterir. Kimi beklediğini, kimi daha yolun başında gözden çıkardığını ortaya koyar. Türkiye'nin yıllardır yaşadığı temel sorun da tam burada başlıyor. Kulüpler milyonlarca euro harcıyor. Yabancı teknik direktörler geliyor. Yeni transferler yapılıyor. Statlar doluyor. Ama bütün bunların ortasında sürekli aynı şeyi unutuyoruz: İnsan.
Yetenek yalnızca keşfedilecek bir şey değildir. Korunması, geliştirilmesi ve sabırla büyütülmesi gereken bir şeydir. Biz ise çoğu zaman hızlı sonuç istiyoruz. Bir genç oyuncuya altı ay sabredemiyoruz. Bir teknik direktörü bir sezon bekleyemiyoruz. Başarısızlığı sistemde değil, hep bireyde arıyoruz. Oysa başarılı futbol ülkelerine baktığınızda bambaşka bir tablo görüyorsunuz. Onlar yıldız üretmiyor. Bünyelerine uyacak sistem üretiyor.
Biz ise sistemi değil, sihirli bir değnekle dolasan kurtarıcı arıyoruz. Belki de bu yüzden her başarısızlıktan sonra aynı tartışmaları yeniden yaşıyoruz. Teknik direktör, Federasyon, oyuncular değişiyor. Ama oyun değişmiyor. Çünkü değişmeyen şey zihniyet.
Deniz Undav'ın hikayesi
İşte tam burada Deniz Undav'ın hikâyesi çıkıyor karşımıza.

Belki de bu Dünya Kupası'nın bana en çok düşündürdüğü futbolculardan biri de o. Şanlıurfa'nın Viranşehir ilçesine bağlı Zevra köyünden Almanya'ya göç eden Kürt-Yezidi bir ailenin çocuğu. Dedesi, 1980 darbesinin ardından yaşanan baskılar nedeniyle Almanya'ya gitmek zorunda kalmış. Deniz Undav, Almanya'da doğdu.
Ama onun hikâyesi de kolay başlamadı. Büyük kulüpler onu istemedi. Altyapılarda yeterince iyi bulunmadı. Defalarca elendi. Alt liglerde oynadı. Geç keşfedildi. Kimsenin gelecek vaat eden yıldızlar listesinde yer almadı. Ama vazgeçmedi. Çalışmaya devam etti. Bugün ise Almanya Milli Takımı'nın formasını giyiyor. Dünya Kupası sahnesinde milyonlar onu izliyor. Undav'ın hikâyesi yalnızca bireysel bir başarı değildir. Bu, sistemlerin geç fark ettiği çocukların hikâyesidir. Ve bana göre Türkiye'nin asıl kaybettiği yer tam da burasıdır. Biz yalnızca Deniz Undav'ı değil, Deniz Undav gibi binlerce çocuğu göremiyoruz. Taşrada büyüyenleri... İşçi mahallelerinde yetişenleri... Göçmen ailelerin çocuklarını... Türk ve Kürt çocuklarını... Alt liglerde oynayanları... Mahalle aralarında top koşturanları... Sistemin dışında kalanları... Çünkü bizde futbol çoğu zaman liyakatten önce ilişkilere teslim oluyor. Sabırdan önce paniğe. Oyundan önce sonuca. İnsandan önce vitrine.
Bu Dünya Kupası bana yalnızca futbolu değil, ülkeleri de yeniden düşündürdü. Yeşil Burun'un hikâyesi şunu söylüyor: Kaynağın az olabilir. Ama adaletli bir sistemin, ortak bir hafızan ve birlikte kurduğun bir hayalin varsa, dünyanın en büyük sahnesine çıkabilirsin.
Deniz Undav'ın hikâyesi başka bir şey söylüyor: Geç fark edilmiş olabilirsin. Defalarca reddedilmiş olabilirsin. Ama direnebilmişsen, doğru işleyen sistem sonunda seni görünür kılabilir.
Türkiye'nin hikâyesi ise ne yazık ki bugün başka bir cümle kuruyor. Yetenek var. İmkân var. Nüfus var. Para var. Ama bütün bunları ortak bir geleceğe dönüştürecek kurumsal akıl eksik. Bu yüzden mesele yalnızca futbol değildir. Bir ülkenin çocuklarına nasıl baktığıdır. Kimleri beklediğidir. Kimlere ikinci bir şans verdiğidir. Kimleri daha yolun başında kaybettiğidir. Ve belki de bu yüzden Türkiye'nin erken vedası yalnızca bir spor haberi olarak kalmıyor. Bir ülkenin nasıl işlediğini gösteren en berrak aynası oluyor.
Büyük bütçeler takım satın alabilir. Ama tarihe kendini yazacak hikâyeyi asla satın alamaz. Çünkü hikâyeler para ile değil; emekle, karakterle, hafızayla, adaletle ve birbirine inanan insanlarla yazılır.




