Ceuta: Hakikat, görüntü ve tanıklık

Bir siyah ekranın karşısındayız. Bu ekran gerçekten de siyah ve karanlığın içinde bir boşluk barındırıyor. Hepimizi bu boşluğun içine çekiyor. Bu ekranlardan aldığımız gerçeklik bize ulaştığında çarpıtmalarla dolup taşıyor. Öyle ki, üst üste binen görüntüler, sadece durumun vahametini değil, aynı zamanda inceliklerini de ayırt etmeyi neredeyse imkânsız kılıyor. Bunun nedeni, görüntülerin belirli bir tür gerçekliği kapsıyor olması -çoğu zaman onu çarpıtarak, karmaşıklaştırarak, yerinden oynatarak, neredeyse hapsederek.
Bu görüntülerle karşılaştığımda, ki sık sık karşılaşıyorum, bize başka bir şey daha yaptığını düşünüyorum. Bizi bir tür seyirciye dönüştürüyor. Ayakta dururken, yatakta uzanırken ya da bir sandalyede otururken -gündelik hayatımızı sürdürürken- kendimizi, yaşanan şiddeti izlediğimiz bir konumda buluyoruz. Hatta bunu yaparken o şiddetin bir parçası olma riskini aldığımızı bile unutacak kadar ileri gidiyoruz ve sadece izliyoruz.
Hakikat bizden uzak ve bu hakikat başka yerlerde yaşanıyor. Neredeyse dört gündür, İspanya’nın kıyı kenarında olduğu gibi. Tek bir gün içinde 60 binden fazla göçmenin Ceuta bölgesi sınırlarına ulaştığını dair haberler geldi. Ceuta, Fas’ın kuzey kıyısında yer alıyor. En az 57 kişi hayatını kaybetti. İspanyol hükümeti, göçmenlerin neredeyse 48 binini o günden bu yana Fas’a geri gönderdi. Şimdi geriye birkaçı kaldı.
Bunun neden ve nasıl olabileceğine dair bilinmezlikle karşı karşıya olan halkın elinde sadece video görüntüleri ve fotoğraflar kaldı. Ceuta’nın Tarajal plajına yüzerek ve tırmanarak ulaşan insanlar, aynı gün ve gece içinde on binlerce kişi, onlarca ölü... Bu olayı destekleyecek somut gerçekler ya da açıklamalar olmadığı için, bu tür görüntüler önce hayal gücümüze yansıdı. Daha sonra bir ülkenin, evlerini terk etmek zorunda kalan insanlar konusundaki tutumu da işte bu hayal gücünde şekillendi.
Bu hayal gücünün yarattığı eşzamanlı bir etki daha var: Korku. Birileri için bu görüntüler korkuya sebep oldu. Bir yığın insanın deniz kıyılarına varması, bir yığın insanın karaya koşması bir dehşete sebep oldu. Tuhaftır ki, yine bu görüntüler arasında bir çiftin el ele koşmasına denk geldim. Yüzlerinde çok canlı bir gülüş vardı. Tıpkı bir yağmurun altında bir çiftin yaşadığı sevinç gibi. Nasıl olur da bu tür görüntüler bazı insanlar için bir dehşete dönüşüyor sorusu akla gelmiyor değil. Belli ki o siyah ekran karşısında yalnızca bir izleyiciye dönüşüyor. O siyah ekranın yarattığı görüntü, bir tür hayalete dönüşüyor. Zamanın ötesinde bir hayalet — düşüncelerimiz, duygularımız ve empati kurma yeteneğimiz söz konusu olduğunda bile herkes korkuyor. İçlerinin derinliklerinde bu korkuyu taşıyor. Oysa bu korkuyu besleyen, gerçekliği tersine çeviren, başka bir tür gerçeklik yaratan “hakikat sonrası” dönemin medyası. Bize başka bir şey yapıyor. Yukarıda da belirttiğim gibi, bizi duygusuz bir izleyici haline getiriyor. O şiddetin bir parçası yapıyor.
Şunu belirtmek istiyorum: Medya söz konusu olduğunda, kelimelerin ve görüntülerin ardında gizleyenler -ve gerçekliğin yeniden nasıl üretildiği- oldukça açık. Birçok ana akım medya, İspanya’dan gelen görüntüleri paylaşırken “İnsanlık krizi”, “Avrupa’da bir başka göç krizi” veya “Düzensiz göçmenler” gibi başlıklar kullanıyor. Bu başlıkların yansıttığı gerçeklik, yukarıda da belirttiğim gibi gerçeği tam tersine çeviriyor. Başka bir deyişle, bu görüntüler hepimizi bir sel gibi sürekli altüst eden bir enkaza dönüştürüyor ve tanıklık imkansızlaştırıp hakikati bizden daha da uzaklaştırıyor.
Görüntüler, kelimeler, görüşler
İnsanların kullandığı kelimelerde, İspanya’daki bu özel durumda, görüşlerin zaman içerisinde nasıl değiştiğini görebiliriz. Bir gün önce, göç konusundaki kamusal söylem sıradan ve tarafsızdı. Konuşmalar çoğunlukla uyum, çalışma izinleri ve yerleşik yaşamın olağan bürokratik işlemleriyle ilgiliydi.
Ceuta’dan gelen görüntüler ise bunu bir kenara iterek daha sert bir üslup getirdi. “İstila”, “savaş”, “sel” ve “kontrol” gibi kelimeler artık kamu açıklamalarında ve sosyal medyada baskın hale geldi.
Sıradan insanlar için bu, komşusu, iş arkadaşı ya da sınıf arkadaşının ebeveyni olabilecek bir insanın (göçmenin); yüzü olmayan bir figüre, sahili geçen bir sayıya dönüşmesi anlamına geliyor. Bir sayı için yas tutmak, bir insan için yas tutmaktan çok daha zordur. Sayılarla işleyen bir dil ise acımasız bulunmadan istediği kadar soğuk olabilir.
Öte yandan, şu anda televizyon ekranlarında ve sosyal medyada tekrar tekrar gösterilen görüntüler gibi bir görüntü, bir argüman sunmadan bir iddiada bulunabilir. Retorik, dinleyicinin yanıt verebileceği bir şey söylemek için ikna etmekten başka bir şey değil; ve görüntüler, bunun altında yatan duyguya giden bir kestirme yol sunuyor. Bu görüntüler, konuyla ilgili her türlü konuşmanın başlangıç noktasını değiştiriyor.
Ceuta sınır geçişi, İspanya’nın kendisi hakkında beslediği olumlu fikirlerden birini sarsıyor. Uzun yıllar süren faşist diktatörlüğün ardından ülke, son yıllarda kendini göçü ve çeşitliliği kucaklayan bir yer olarak yeniden şekillendirirken Avrupa’nın büyük bir kısmı duvarlar ve savunmadan bahsediyor.
Bu, İspanya’nın gerçek bir inançla anlattığı bir hikâye – Avrupa ile Afrika’nın kesişme noktasında yer alan ve yüzyıllar süren kültürel birlikteliğinin şekillendirdiği bir ulus ve bu idealleri sıklıkla hayata geçiriyor – sadece altı ay önce, halihazırda ülkede yaşayan ve çalışan yüz binlerce göçmene yasal ikamet imkânı sağlayan bir yol açtı.
İspanya’nın sağcı muhalefet partisi Partido Popular’ın (PP) lideri, sınır geçişini İspanyol hükümetinin Şubat ayında uygulamaya koyduğu toplu yasallaştırma politikasıyla ilişkilendirmiş ve bu politikanın bir “çekici faktör” yarattığına dair asılsız bir iddiada bulunmuştu.
İspanya’nın aşırı sağcı Vox partisinin lideri ise daha da ileri giderek sınırdan gelenleri, askere alınabilir yaştaki erkekleri “işgalci” olarak nitelendirdi. ABD’li iş insanı Elon Musk da aynı argümanı ileri sürdü ve görüntüleri 2013 yapımı zombi filmi World War Z’deki bir sahneye benzetti.
Ancak aşırı sağ için bu durum tek bir haber döngüsünün ötesine uzanıyor. Aşırı sağın kullandığı dil artık aşırı gelmediğinde, ana akım sağ da aynı terimlerle yanıt vermek zorunda kalıyor; aksi takdirde zayıf görünme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Konuşma yön değiştirdiğinde, İspanya’nın açık ve misafirperver bir ülke imajını savunan herkes, daha tek kelime etmeden özür dilerken zaten savunmasız bir duruma düşüyor.
Ceuta olayının ardından İspanya’nın kaybetme riski taşıdığı şey şudur: Yerinden olmuş insanları kucaklayan ve çeşitliliği benimseyen hikayesini, öncelikle bunun için özür dilemek zorunda kalmadan anlatabilme yeteneği.
Faslı genç tanığın ifadesi
İspanya’nın mevcut tutumu aynı zamanda jeopolitik bir tartışmayı içeriyor. İran’a yönelik savaşa karşı çıkan ve İsrail ile ABD’ye karşı duran İspanya, şimdi bunun bedelini ödüyor. Şu anda en çok konuşulan bir başka konulardan birisi de bu. Peki, şimdi kıyıya ulaşmış bu insanlar için gerçeklik nedir? Şu anda ne düşünüyorlar ya da iç dünyalarında neler yaşıyorlar?
Asıl mesele jeopolitik bir bağlamda tartışılsa da, bunun mikro düzeydeki tezahürlerini dokunmak önemli olan.
Fransız filozof ve yazar Edgar Morin, ölümünün birkaç ay öncesinde, yaptığı Filistin soykırımı konuşması için “şu anda tanıklık etmekten başka çaremiz yok” demişti. Öyle görünüyor ki, tanıklık etmek, bize bir seyirci olmanın ötesine geçen bir yol sunuyor. Bu, tüm inceliklerle ilgilenmek ve onlara değinmek, hatta kendi varlığımızla onları hissetmek anlamına geliyor. Peki bu nasıl mümkün olabilir? Tekrar ediyorum: Hakikat, bizden uzakta. Uzakta olup bitenlere tanıklık etmek mümkün mü?
Bu soruyu yanıtlamak için, kıyıya ulaşmayı başaran tek bir Faslı genç tanığın ifadesini İnglizceden Türkçeye sizler için çevirdim. Bu, bir CBS News muhabiri tarafından yapılan kısa ve öz bir röportaj. "Bir çözüm yok mu?” sorusuyla başlayan, Faslı genç sonunda Fas’ta “Umut yok, umut yok” diyor. İspanya’ya ulaşabileceğine inanan bu Faslı gencin gözlerinde hâlâ bir umut parıltısı var.
En yakından temas etmek -incelikler, yüz ifadeleri, bakışlar, başka bir dilde kendini ifade etme çabası, doğru kelimelerin seçimi, nefes alma biçimi, konuşma sırasındaki duraklamalar ve daha fazlası- bu ifadenin derinliğini ortaya çıkaran jestler, insanın içindeki ruh halini temsil ediyor. Ve çoğu zaman bunlar fark edilmez. Neden? Çünkü büyük anlatıların hakim olduğu bir zaman içinde bu incelikler görünmez hale geliyor.
Buyurun, sizi bu tanıklığı okumaya davet ediyorum. Süre 1 dakika 54 saniye. Ve bu kısa zamansal tanıklık, uzun bir tarihin gerçek bir temsiline işaret ediyor. Bu, Fas’ın en kısa tarihini temsil eden bir tanıklık olarak değerlendirilebilir. Burada sözler ve görüntüler, büyük anlatılara meydan okuyor.
Belki de Edgar Morin, “Tanıklık etmekten başka çaremiz yok” derken bunu kastetmişti.
Muhabir: Bütün bu insanlara burada sığınma hakkı alamayacakları söylendi, bu yüzden geri çevrilip oraya geri gönderiliyorlar.
Faslı genç: Çözüm yok mu?
Muhabir: Hayır, insanların kalmasına izin vermiyorlar. Polis bize böyle söyledi. Herkesi gitmeye zorluyorlar.
Faslı genç: Ama Kuzrukha’daki bazı insanlar İspanya’ya gidiyor.
Muhabir: Gördüğün gibi, ama çoğu bu yöne doğru yürüyor çünkü polis ve ordu onları gitmeye zorladı. Ordu, insanların burada kalmasına izin vermediklerini, geri dönmeniz gerektiğini söylüyor.
Faslı genç: Peki ya birçok kişi burada kalırsa? Sorun olmaz.
Muhabir: Yani umudun burada kalabilmek mi?
Faslı genç: Evet.
Muhabir: Ah. Demek buraya gelirsen sığınma talebinde bulunup İspanya’da yaşayabileceğini söyleyen bir haber okudun. Bunu okuduktan sonra yüzerek geçmeye karar verdin.
Genç Faslı: İspanya’nın kapılarını açtığını söylüyorlar.
Muhabir: İspanya’nın kapılarını açtığı yazıyordu. Bu sosyal medyada mıydı? Nerede, Twitter’da mı, Instagram’da mı, Facebook’ta mı, Instagram’da mı? Herkes burada olmak istiyor. Neden Fas’a, evine dönmek istemiyorsun?
Faslı genç: Hayır, hayır, hayır. Fas'a dönmek yok mu? Hayır, hayır, hayır. Fas'a dönmek yok. Fas'ta para yok.
Muhabir: Ailen var mı, çocukların varsa, hayatın boyunca mutlu olabilirsin. Ailen var mı?
Faslı genç: Annem, benim... Ama iyi bir hayat sürmek için bir şey olmalı.
Muhabir: Yani Fas’tan gerçekten ayrılmak istiyorsun. Nereye gideceğin umurunda değil.
Faslı genç: İspanya’ya giderim, nereye olursa.
Muhabir: İspanya, Türkiye, sadece Fas’tan ayrılabilmek istiyorsun. Peki neden? Neden Fas’tan bu kadar çok ayrılmak istiyorsun?
Faslı genç: Umut yok, umut yok.


