Her çocuk aslında bir hafızayla doğar. Annesinin, babasının, içinde doğduğu ailenin geçmişine, hafızasına… Ne kadar kaçmaya, uzak durmaya ya da uzak tutulmaya çalışsak da aslında kişisel yolculuklarımız bir şekilde bu hafızayla kesişiyor.
Sanatçı Doğa Yirik’in kendi aile hikâyesini Türkiye yakın tarihi ile kesiştirdiği sergisi “Kesintisiz” de bu kesişimin örneklerinden biri. Sanatçı, babası İbrahim Yirik’in ve mensubu olduğu sol çevrenin geçmişini ve o çevredekilerin bugünkü yaşamlarını belgeliyor; aile dostları, akrabalar ve araştırmacıların katkılarıyla derlediği kişisel arşivini Tütün Deposu’nda açılan bu sergiyle paylaşıyor.
Depo’nun ikinci katındaki sergiye çıkarken “tık tık tık tık” sesleri karşılıyor izleyici. Bu sergide karşımıza çıkan ilk yapıt. İsmini de çıkardığı seslerden alan “Tık Tık” adlı çalışma, sanatçının babası İbrahim Yirik’in hapishanedeyken kaleme aldığı yayımlanmamış kitabından türetilen, sesin başrolde olduğu mekâna özgü bir yerleştirme. Duvarlarda gördüğümüz “çizgiler” ise söz konusu metni görsel ve işitsel olarak mahpusların kalorifer boruları aracılığıyla haberleşmekte kullandıkları ritim tabanlı kod diline tercüme edilmiş hali.
Bir irdeleme hikâyesi
Bu arada bir not düşmek gerekiyor. Doğa Yirik, ebeveynlerinin siyasi geçmişinden büyük ölçüde habersiz, bir bakıma “yalıtılmış” biçimde büyümüş. “Cezaevlerinde bizim aile için ayrılmış bir ranza her zaman bulunur” sözünün yankılandığı bir ailede Yirik’in bu “uzak” kalma hâli, yalnızca bireysel bir tercih değil; aynı zamanda korunma, suskunluk ve travmanın kuşaklar arası aktarımıyla şekillenmiş bir boşluk olarak da karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla köklere uzanan bu yolculuk ve sergi sanatçı için yalnızca tarihsel bir araştırma değil, aynı zamanda kişisel bir irdeleme ve yüzleşme alanı sanatçı için.

“Hatırlıyor musun anneanne?”
Küratörlüğünü Sarp R. Özer’in üstlendiği “Kesintisiz”de izleyiciyi fotoğraf, mektup, fanzin ve siyasi yayınları içeren arşivin yanı sıra mekâna özgü yerleştirmeler ve bir sözlü tarih çalışması yer alıyor. Sergideki en çarpıcı işlerden biri de bu sözlü tarih çalışması, “Kimsem Oyum” (2023). Bu videoda, sanatçının hak mücadelesinin içinden geçen, anneannesi Kıymet Karakoç ile tanışıyoruz. Doğa Yirik, büyükannesiyle bir mülakat yapmaya çalışıyor. Çalışıyor diyorum zira Kıymet Hanım ileri derecede demans hastası. Torunun sorduğu soruların bir çoğunun yanıtlarını hatırlayamıyor, kimilerini ise yanıtlamaya değer bulmuyor. Sanatçının 2022’de yaptığı bu röportaj, aynı zamanda anneannesiyle yaptığı son sohbet olmuş.
Doğa Yirik’in aile arşivinden, anneannesinin hafızasındaki boşluklardan gelen bu sergi, Türkiye’nin yakın tarihine dair büyük politik cümleler kurmaktan ziyade, gündelik hayatın içindeki küçük kırılmalara odaklanıyor.
Biz de sanatçı Doğa Yirik'ten sergiyi, aileye dair olanı kamusal alanda açma "cesaretini" dinledik.
Sergi metninden ve işlerinden anlıyoruz ki çocuk Doğa, ailesinin politik kimliğinden uzak tutulmuş, yalıtılmış. Bu sergi de bir nevi geçmişe dönüş yolculuğu. Çocuk Doğa’nın gözünden ailenizi anlatır mısınız?
Kendi yağında kavrulan sıradan sayılabilecek bir aile. Bazen madden çok rahat bazen de daha zor günlerden geçtik. Ev ortamını böyle şeyler etkiliyor tabii. Babam tekstilci, annem öğretmen. Kazançlarının büyük bölümünü benim eğitimime, müzik-tiyatro-yüzme gibi kurslara akıtıyorlardı. Belki bugünden baksam modernist bir çocuk gelişimi tahayyülleri vardı.
Babam çok çalışıyordu. Annem nazaran benimle vakit geçiremiyordu, aramızda hep bir mesafe vardı. Bunu o zamanlar seziyordum ama adını koyamıyordum. Sonradan, hikâyesini öğrendikçe anladım: kendi babasından açık bir sevgi görememiş biri olarak büyümüştü. O mesafe ondan miras kalmıştı bir anlamda bilinçli değil, ama gerçek. Sonunda bunları da aştık.
Peki aileniz sizi “uzak” tutmayı nasıl başarmış? Sonrasında bu durumun nedenlerini sorma şansınız oldu mu?
Niyetin koruma olduğuna inanıyorum. Ama 12 Eylül'ün en kalıcı sonuçlarından biri tam da bu: koruma güdüsünün suskunluk rejimiyle örtüşmesi. Devlet o suskunluğu zorla üretmişti; sonra aileler onu içselleştirdi ve kendi rızalarıyla sürdürdü. "Baban sigara içtiği için hapsedildi" hikayesi o mekanizmanın aile ölçeğindeki tezahürü. Dayım’ın açığa çıkardığı ardından kendi çabalarımla babamın eski çevresinin arasında, herkesin bildiği ama benim bilmediğim bir geçmişle yüzleşince hissettim bunu: korunmuş olmaktan çok dışarıda bırakılmış olmak gibi. Bu fark küçük görünüyor ama değil. Kendilerince tehlikeden sakınıyorlar aslında ama aynı zamanda da seni kendi tarihinden ayırıyorlar
Anneannenizle söyleşinizden oluşan “Kimsem Oyum”da demans, hatırlayamama ve seçerek hatırlama hâlini görüyoruz. Belleğin fiziksel olarak silinmeye başladığı bir yerde politik hafıza nasıl var oluyor?
Var olmuyor tam nasıl söylesem sanki yeniden üretiliyorlar tabiri caizse yapay zeka sohbetlerindeki halüsinasyonlar gibi, her seferinde biraz farklı. Anneanneye aynı soruyu defalarca sorduğumda bunu bizzat gördüm. Dedemin ölümünde gördüğü kötü muamelenin etkisi olabileceğini anlattığımda o acıyı taptaze duygularla tekrar yaşıyor; bazen de ama "Bize çok iyi davrandılar" diyebiliyordu. Demans bu tutarsızlığı çıplak bırakıyor ama tutarsızlık zaten hep oradaydı. Sözlü tarihin epistemolojik sınırı burada somutlaşıyor. Yeni bir şey söylemeyeceğim belki ama yeri gelmişken kaydedeyim bana göre sözlü tarih nesnel bir kayıt değil, her anlatımda yeniden kurulan bir inşa. Demans yalnızca bunu görünür kılıyor.
“Kesintisiz” olma halini siz kendi hayatınızda nerede hissediyorsunuz, nereden tanıdık bu hal?
Babamla aramızdaki duvarın yıkılmasında. O duvar fiilen vardı: onun hayatının en ağır parçasından habersiz büyüdüm, o parça ikimiz arasında da bir engel oluşturuyordu, farkında olmadan. Şimdi konuşabiliyoruz, tartışabiliyoruz. Bu yalnızca bir yakınlaşma değil yeni ve daha güçlü bir bağ aramızda. Türkiye'de 12 Eylül kuşağının çocuklarının büyük bölümü benimle benzer durumlardan mustarip: aile vardı, sevgi vardı, bağlık ve dayanışma da keza ama ya hafızanın kendisi? Sürekliliği hissetmek tabii tam tarif eder mi durumumu bilmiyorum ama içinden geçtiğim süreç ve yaşadığım dönüşüm bu belleği sahiplenmek ya da bir bakıma geri almakla başladı benim için.
Bu sergi geçmişe bakıyor ama bugüne de temas ediyor. Sizce Türkiye’de bugün politik hafıza nasıl taşınıyor? Genç kuşakla nasıl bir mesafe ya da temas var?
Bu oldukça karmaşık ve üzerine yorum yapmakta çok tereddüt yaşadığım bir konu. Kendi gözlem ve tecrübelerime göre aile ölçeğinde kendi tarihini aktarmaktaya yönelik bir imtina var. Rastlantısal değil, yapısal. Bir yanda travma: işkenceyi, kaybı, yenilgiyi tekrar tekrar canlandırmak istememe ve o döngüden çıkmaya yönelik bir hayatta kalma refleksi de devrede. Öte yanda 1980 sonrasında yerleşen antikomünist hegemonya: sol kimlikler kültür üreticileri tarafından bile zaman zaman yük olarak görülüyor. Çocuğu o yükten korumak, çocuğu o tarihten koparmak bir karardır. Ebeveyn olmadığım için iddialı bir çıkarım yapmaktan geri duracağım. Kısıtlı hayat tecrübe ve evlat perspektifinden bugün ne düşünüyorum söyleyeyim? Cunta hafızaya müdahale ederek bu tarihi nasıl sildiyse, aileler de susarak bu sürece ortak oldu. Zorla değil, içselleştirilmiş bir refleksle. Temas var mı? Var, ama dolaylı ve dağınık. Bana "babamı, akrabamı bir de senden dinleyeyim" diyen yaşıt ya da yakın kuşaklardan arkadaşlar oluyor. Merak ölmüyor ama merakın önünde yerleşik ve gelenekselleşmiş bir aktarım mekanizması yok.
Ailenize dair bu hikâyeyi kamusal alana açmak sizin için ne ifade ediyor, nasıl hissediyorsunuz?
Bu hikâyeyi kapalı tutmak, o sessizliği kabullenmek anlamına gelirdi. Dolayısıyla biraz kendi kaderime de direnmek istedim. Açmak bir ifşa mı? Bilmiyorum belki daha çok bir tutarlılık arayışı. Yusuf abi bir şey söylüyor: "İdeallerimizle eylemlerimiz aynı noktadaydı." Ben bunu kendi hayatıma uygulamaya çalışıyorum. Kamusal alan o tutarlılığı kurma çabasının bir parçası. Özel olanı açmak başkalarının kendi boşluklarını ya da kesintilerini görmesine, bir müşterek hafıza alanı açmaya vesile olur mu gibi bir niyetin peşinde koştum.
Ailenizden birileri sergiyi gezip gördü mü?
Evet, gördüler. Babam da dahil. Bu işin bu versiyonunu oldukça yorgun bir dönemimizde ilk defa bu sergi vesilesiyle birlikte izleyebildik bu benim için başlı başına önemliydi.
Sizce anneanneniz bu sergiyi görseydi ne düşünüp hissederdi, ne söylerdi?
Bu soruya cevap veremiyorum. Vermek de istemiyorum. "Kimsem Oyum" zaten o sorunun yanıtsız kalmasını taşıyor içinde. Anneannem orada, görüntüde, seste ama cevap veremiyor. Sergi de biraz bu: yokluğun içinde var olmaya devam eden, ama hiçbir zaman tamamlanamayacak bir ses. Tamamlanmış olsaydı zaten "Kesintisiz" olmazdı.




