CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu dahil 68’i tutuklu 414 sanıklı davanın ilk duruşmasına, 48’inci günde devam ediliyor.
Dünkü duruşmada Vatan Emniyet’te çıplak aramaya maruz bırakıldığını ve Çağlayan Adliyesi’ndeki savcının kendisini çocuklarıyla tehdit ettiğini söyleyen Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker ve avukatı savunma yapmıştı. Dün duruşmayı takip eden gazetecilerin aktardıklarına göre Türker, savunmasının son kısmında tutukluluk ve cezaevi sürecini anlattı. Salonda avukatlardan izleyicilere, tutuklulara kadar herkes ağladı.
Medyascope'tan Furkan Karabay'ın haberine göre Atayman, “Hakkımdaki soru, suçlama ve delillerin ne olduğu yönündeki sorularım, tarafıma soru sorulması taleplerim cevapsız kaldı. Bir kısmında da söylediklerimi kısaca tutanağa yazdıktan hemen sonra tutukluluğun devamına karar verip bağlantıyı kestiler. Hiçbir şekilde suç işlemediğime, hiçbir suç örgütüne üye olmadığıma emin olarak, hakkımdaki suçlamaları bilmeden, anlamadan ömrümün on beş ayını çok zor bir şekilde geçirdim” dedi.
Tutuklandıktan sonra Silivri’den Afyonkarahisar’a sevk edildiğini anlatan Atayman, “İlk tutuklandığımda Silivri’de hücrede kaldım. Daha sonra koğuşa aktardılar. Ancak hemen ardından zorlu bir yolculukla, bayram arifesinde Afyon’a götürüldüm. Bu yolculuk sekiz saat boyunca ellerim kelepçeli halde, kafes gibi bir kabinde sürdü. Cezaevine ulaştığımda bileklerim morarmıştı. Yaptığım suç duyurusundan da herhangi bir sonuç çıkmadı. Yerleştirildiğim, çoğu madde bağımlısı ve satıcısı kişilerin olduğu kalabalık koğuşta günlerce yerde yattım. Hiçbir bağlantım olmayan Afyon’daki cezaevinde; oğlumdan, annemden, babamdan uzakta, avukatlarımla oldukça sınırlı iletişim kurarak bugünlere geldim” diye konuştu.
“Savunma hakkım kısıtlandı”
İBB davasında 47. oturumda savunma yapan Atayman, devamında şunları söyledi:
“Bugün aradan 15 ay geçmiş olmasına rağmen mevcut durumumda bir iyileştirme olmaması nedeniyle hâlâ bu sürece muhatabım. Geçici olarak Silivri’deyim.
Geçtiğimiz günlerde bir gazetecinin neden Ankara’dan İstanbul’a getirildiği ve İstanbul’da tutuklu olduğu Sayın Adalet Bakanı’na sorulduğunda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 12. maddesini işaret ederek suçun işlendiği yerin önemli olduğunu ve o nedenle İstanbul’da tutuklu olduğunu söylemişti.
İşlediğim iddia edilen suçların tümü İstanbul’da. Ancak ben Afyon’dayım. Afyon’da tutuklanmadım. Talep etmememe rağmen Silivri’den Afyon’a götürüldüm ve Silivri’ye geri nakil talebim de reddedildi. Burada büyük bir çelişki ve hukuka aykırı bir uygulama olduğunu vurgulamak isterim.
İddialarımı ve suçlamalarla ilgili belgelerin bir kısmını ancak Şubat 2026’da cezaevine ulaştırılan CD’leri inceleyerek görebildim. Ancak bu inceleme hiç de sağlıklı olmadı. On beş aydır tutuklu olan, hakkında hapis cezası istenen biri olarak yargılanıyorum. Dosyayı gün içerisinde bir-iki saatle sınırlı olarak bilgisayar başında CD üzerinden okumaya çalışarak, aklımda kalanları yorumlayarak buraya geldim. Dosyayı kaldığım koğuşta okuyamadım, üzerine notlar alamadım. Bunun ne demek olduğunu sanırım farkındasınızdır.
Avukatlarım ile sınırlı ve oldukça zor koşullarda bu suçlamaları tartışabildik. Suçların işlendiği iddia edilen, yargılamanın yapıldığı, tüm yaşamımı geçirdiğim, ailemin ve avukatlarımın bulunduğu İstanbul’dan aylarca uzak tutularak zaten haksız olan tutukluluk, cezalandırmanın en ağır biçimi hâline getirildi.
Üstelik tutukluluk inceleme duruşmalarında olayı ve soruşturmayı bilmeyen, bilmesi de mümkün olmayan hâkimler tarafından; suçun şahsiliği ilkesi yok sayılarak, durumu birbirinden farklı tutuklular hakkında tek bir kâğıt üzerinde, ayrımsız ve aynı gerekçelerle kararlar verildiğini gördükçe, yaşadığım haksızlıkların nasıl son bulacağını endişeyle düşünüyorum.”
“Kimden ne almışım, gösterin”
“Kimden rüşvet almışım, ne almışım bütün bunların kanıtını gösterin bana” diyen İpek Elif Atayman, Medya A.Ş.’de 21 ay görev yaptığını ancak 6 yıllık süreçle suçlandığını söyledi.
Atayman, “Kanıt yok. Bu davada kaç kişi aileleri tutuklanacak tehdidiyle olmamış olayları anlattıklarını itiraf ettiler burada. Bana hangi suçu işlemişim? Kanıt sunun” dedi.
Atayman şunları söyledi:
“İddianamede hakkımda ileri sürülen suçlamalar beş farklı eylemle ilgilidir. Bunlardan 118. eylem, Medya A.Ş.’deki 02.08.2019 ile 11.04.2021 tarihleri arasında, yani 21 aylık genel müdürlük görevim dönemini kapsamaktadır. Diğer dört eylem ise; 73, 85, 89 ve 106 numaralı eylemler olup, genel müdürlük görevimden ayrıldıktan sonra şirkette temsili bir görev olan yönetim kurulu üyeliği yaptığım 11.04.2021 ile 05.08.2024 tarihleri arasındaki döneme aittir. Söz konusu beş eylemde, bazı ihale ve alımlarda usulsüzlük yapıldığı ileri sürülmektedir. İddianamede benim bu eylemlerdeki suçları nasıl işlediğime ilişkin hiçbir anlatım yer almamaktadır. Ne yazık ki iddianamede, dolandırıcılık ve rüşvet alma suçlarına ne şekilde, hangi davranışlarla iştirak ettiğim tamamen belirsizdir.”
İmamoğlu söz aldı
Neden tutuklandığına ilişkin somut bir gerekçe bulamadığını ve hakkında iddialar için de bir tanık beyanına rastlamadığını söyleyen İpek Elif Atayman’ın savunması sonrası Ekrem İmamoğlu soru yöneltmek için söz aldı.
İmamoğlu, “Ben Elif Hanım’a ve diğer bazı arkadaşlarımıza yapılan bu süreci takip ederken, ne ifade edeyim; annemin gözüne bakarmış gibi, kız kardeşimin gözüne bakarmış gibi, eşimin ya da kızımın gözüne bakarmış gibi meseleyi kavramaya ve anlamaya çalıştım. Masum kadınlara yapılan bu zalimliği hem kınıyorum hem de gerçekten, sanki anneme yapılmış, kız kardeşime yapılmış, kızıma yapılmış gibi görüyorum. Lanetliyorum” dedi:
İmamoğlu: “Bildiğim kadarıyla siz Medya AŞ’nin ilk kadın genel müdürüsünüz, değil mi?”
Atayman: “Evet.”
İmamoğlu: “Genel müdürlük yaptığınız süreçte sizinle bazı toplantılarımız oldu. Medya AŞ ve diğer iştiraklerde ya da kurumlarda yöneticilerle olduğu gibi, kurumun iyileşmesi, işinin güçlenmesi ya da faaliyetlerinin daha kaliteli hâle gelmesinin dışında herhangi bir gündemimiz oldu mu sizinle? Ya da herhangi başka bir konu, iddianamede süreci anlatan dilin kullandığı çerçevede bir gündemimiz oldu mu sizinle?”
Atayman: “Olmadı Başkanım.”
İmamoğlu: “Elif Hanım, bir de örgüt üyesi olduğunuzu öğreniyorum suçlamada. Çünkü ben bu dünyada böyle bir kara leke diye tarif ettiğim bu iddianamenin bir sayfasını bile okumadım. Tekrar ifade edeyim. Buradan takip ediyorum ve sizin de örgüt üyesi olduğunuzu öğrenmiş oldum. Öylesiniz galiba?”
Atayman: “Öyle iddia ediliyor.”
İmamoğlu: “Kaç ay kaldınız Silivri’de? Ondan sonra ne kadar…”
Atayman: “Başkanım, Silivri’de iki ay hücrede kaldım. Daha sonra koğuşa aldılar. Hemen akabinde de Afyon’a sevk ettiler. On ay Afyon’da kaldım.”
İmamoğlu: “On ay oradasınız. Sayın Başkan, sayın heyet; biz kadın yönetici konusunda çok hassas davrandık ve bir anda dört-beş kat daha fazla kadın yönetici atadık. Kadın çalışan konusunda da hassas davrandık. Ben bunları savunmamda anlatacağım ama bugün de bahsetmem gerekiyor. Çünkü farklı bir gözle bakmanız gerektiğini düşünüyorum.
Burada bulunan ve bulunmayan şirketlerde ilk kez kadın genel müdürler görev yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde ilk kez kadın genel sekreter yardımcıları görev yaptı. Tarihinde diyorum bu arada, dikkatinizi çekerim.
Ve ben Elif Hanım’a ve diğer bazı arkadaşlarımıza yapılan bu süreci takip ederken, ne ifade edeyim; annemin gözüne bakarmış gibi, kız kardeşimin gözüne bakarmış gibi, eşimin ya da kızımın gözüne bakarmış gibi meseleyi kavramaya ve anlamaya çalıştım.
Sizler burada bir karar vereceksiniz. Ben Elif Hanım’a ve onun gibi bazı arkadaşlarımıza yapılan talihsiz muamelenin, kadına karşı şiddeti ve kadına karşı psikolojik bir düşmanlığı besleyen bir altyapısı olduğunu düşünüyorum.
Meseleyi burada derin siyasi süreçler olarak kavramaya çalışmayacağım. Ama şu tarafıyla kavrıyorum: Kendi aile fertlerinin kariyeri için bile çırpınan bazı insanların aldığı bu kararları acilen telafi etmeniz şarttır. Masum kadınlara yapılan bu zalimliği hem kınıyorum hem de gerçekten, sanki anneme yapılmış, kız kardeşime yapılmış, kızıma yapılmış gibi görüyorum. Lanetliyorum.
Bu durumun da takipçisi olacağımı ifade ediyorum. Bir erkek olarak da burada kadınlardan özür diliyorum. Sizin de hakkaniyetle bu süreci sona erdirmenizi diliyorum.”
“Müvekkilimi cezaevinde ziyaret eden avukat “Tekrar ifade ver, hapisten çık” dedi”
İpek Elif Atayman’ın avukatı Faik Eren Kaptan, savunmasına başladı. Kaptan, müvekkilinin birçok hukuksuzluğa maruz kaldığını, el konulan telefonunun imajının verilmediğini, kendilerine sorulmayan sorulardan cezalandırma talep edildiğini ifade etti. “Müvekkilimi cezaevinde bir avukat ziyaret etti. Tekrar ifade verirse hapisten çıkabileceğini söyledi” diyen Kaptan, iddianamenin de özensiz bir şekilde hazırlandığını belirtti.
Kaptan, “Bir takım siyasi ifadelere gönderme yapınca böyle hataları görebiliyoruz. Müvekkilin adının suç isnadı bölümünde kopyala yapıştır şeklinde müvekkille hiç ilgisi olmayan bir şekilde yazıldığını görüyoruz. İddianamedeki tekrarları çıkardığınızda bu iddianame komik derecede zayıf bir hale gelecektir” dedi.
İmamoğlu ile jandarma arasında gerginlik
Duruşmaya öğle arası verildi. Nezarete indirilirken Ekrem İmamoğlu, her gün olduğu gibi izleyicilere dönüp konuşmak için bekledi. Bu sırada jandarmaların kendisini ittirdiğini söyleyen ve dengesini kaybeden İmamoğlu, “Beni kim ittiriyor arkadan düşüyordum” dedi.
Jandarma komutanına dönen İmamoğlu, “Araba bozukken de yalan söylüyordun. Beni arkadan kontrolsüz bir şekilde ittiler. Benim konuşma yapmamı engelleyemezsiniz” dedi.
"Medya A.Ş. kâr ederken biz kasasını boşaltmış mı olduk?"
Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker, savunmasını yapmak için kürsüye geldi. Yapı Kredi, Petrol Ofisi, GSK ve HSBC gibi kurumlarda üst düzey görevlerde bulunduğunu anlatan Pınar Türker, öğretim görevlisi olarak da üniversitelerde ders verdiğini anlattı.
“Vatan Emniyet’e girdiğimde ‘ben buradan çıkamam’ diye düşündüm, ‘ölürüm’ diye düşündüm, korkunç bir yerdi çünkü, cezaevi oradan iyidir” diyen Türker, “rüşvet almak” suçundan tutuklandığını ancak iddianamede tarafına böyle bir suçlama yapılmadığını söyledi.
Fatoş Pınar Türker, iddianamede geçen “Medya A.Ş.’nin adeta kasası boşaltıldı” ifadesine tepki gösterdi. Türker, 19 Mart operasyonu sonrası Medya A.Ş.’nin büyük zarar gördüğünü, 220 milyon TL zarar ettiğini söyledi.
Türker, “Dolayısıyla acaba biz o koltuklarda otururken ve Medya A.Ş. kâr ederken biz kasasını boşaltmış mı olduk, yoksa bu operasyon neticesinde 220 milyon TL zarar edince kamu zararı mı oluştu” diye sordu.
Türker şunları söyledi:
“Şirket zararda olmadığına ya da borç batağında olmadığına göre bu tarifte neyi kastettiler hâlâ açıklığa kavuşmuş değildir bizim için.
Fakat benim görev yaptığım sürede şirketin mali tablolarına bakarsanız, daha önce zarar eden Medya AŞ’nin kâr ettiğini ve cirosunu da ikiye katladığını göreceksiniz.
Bilakis, 19 Mart operasyonu sonrasındaki süreçte Medya A.Ş. büyük zarar görmüştür ve 2025 yılını devasa bir zararla, 220 milyon TL zarar ederek kapatmıştır. Ben Medya A.Ş.’ye geldiğimde şirketin cirosu 220 milyon liraydı. Şirket sadece 2025 yılında bu kadar zararla yılı kapatmıştır.
Sermaye yetersizliğinden ve iflas riskinden kurtulmak için de İBB mecburen 250 milyon TL sermaye aktarımında bulunmuştur.
Dolayısıyla acaba biz o koltuklarda otururken ve Medya A.Ş. kâr ederken biz kasasını boşaltmış mı olduk, yoksa bu operasyon neticesinde 220 milyon TL zarar edince kamu zararı mı oluştu? Onu da sizin takdirinize bırakıyorum.
Ama en başta söylenen ‘kasası boşaltıldı’ şeklindeki ifade, herhangi bir delile dayanmayan ve soyut bir iddia olduğu için altı boş şekilde iddianameye konulmuştur.”
“Göreve başlamadan önce İmamoğlu’nu tanımıyordum”
“Örgüt” iddiasını ve bir örgüte üye olduğu suçlamasını kabul etmeyen Fatoş Pınar Türker, “Kimsenin bana kanunsuz, talimatla bir iş yaptırması mümkün değildir” dedi. “İddianamede, Ekrem İmamoğlu’nun seçimleri kazandıktan sonra iştirak şirketlerinin başına kendisine yakın isimleri getirdiği yönünde değerlendirmeler yapılmıştır” diyen Türker, Göreve başlamadan önce ne Murat Ongun’u ne de Ekrem İmamoğlu’nu tanıdığını söyledi.
Türker, “Çalıştığım süre boyunca da iddia edildiği gibi herhangi bir örgütsel yapılanmaya şahit olmadım. Kişiliğim, yetiştiğim aile ortamı, aldığım etik ve ahlak eğitimi, çok uluslu şirketlerde geçen meslek hayatım ve kariyerim dikkate alındığında; hukuka aykırı bir oluşumun içerisinde bulunmam mümkün olmadığı gibi, herhangi bir kişinin bana kanunsuz bir iş yaptırması, emir vermesi veya talimatlandırması da mümkün değildir” diye konuştu.
Türker, “İBB tarafından yapılan muhammen bedel hesaplarına benim ya da Medya A.Ş. çalışanlarının dahli olamaz. Bu nedenle ihaleye fesat ve nitelikli dolandırıcılık suçlamasından beraatime karar verilmesini istiyorum” dedi.
“Böyle MASAK raporu olmaz”
Medya A.Ş.’nin kanunlara uygun işlemler yaptığını söyleyen Fatoş Pınar Türker, Murat Ongun hakkındaki “Reklam İst şirketine ortak” iddiası hakkında da konuştu. Türker, “Çalıştığım sürece böyle bir şeyi duymadım. Bile isteye hukuksuz bir durum içinde olmadık” dedi.
Medya A.Ş. ihale uzmanı Mehmet Recep Taşçı’nın etkin pişmanlık ifadesiyle suçladığını söyleyen Türker, “Kendisi Düzce’ye bana avukat gönderdi. Etkin pişmanlık ifadesi verdiğini ve helallik istediğini söyledi. Hakkımı helal etmiyorum” dedi.
Hakındaki MASAK raporlarına dikkat çeken Türker, suça konu bulgu, para alışverişi ve açıklanamayan zenginleşme tespiti olmadığını söyledi. Türker, “Böyle MASAK raporu vallahi olmaz, billahi olmaz. MASAK’a hakaret. Taşınmazlarımı 2014 – 2016 yılları arasında aldım. Medya A.Ş.’deyken bir şey almadım” diye konuştu.
Gözaltı süreci ve çıplak aramayı anlattı
Fatoş Pınar Türker, operasyon sürecini ve Vatan Emniyet’te yaşadıklarını anlattı. Türker, Mali Şube’nin operasyonu yürütmesine rağmen evine Cinayet Şube polisleri geldiğini, çocuklarına su verilmesine bile izin verilmediğini söyledi.
Vatan Emniyet’te polis tarafından çıplak aramaya maruz bırakıldıklarını anlatan Pınar Türker, yaşadıklarını aktarırken göz yaşı döktü.
Türker şunları anlattı:
“Allah’tan avukatımı arayabilmiştim. Çünkü eve girince polisler hemen telefonumu aldılar. ‘Hiçbir şeye dokunmayın’ dediler.
Çocuklarım ağlıyor. ‘Bir su vereyim’ diyorum. ‘Hayır’ diyorlar. Küçük kızım okula gidecek. ‘Hayır, kimse kıpırdamasın. Delil karartmayın’ diyorlar sürekli.
Komiserdi herhalde. Onun gözlerindeki bakışı hiç unutmayacağım. Bir tane kadın memur vardı. En son o da kızlarımla birlikte ağlıyordu.
‘Kaşe var mı?’ dedi.
‘Ne kaşesi?’ dedim.
‘Şirket kaşesi’ dedi.
‘Yok’ dedim. ‘Ben şirketin genel müdürüyüm, kaşeyi ne yapayım?’
‘Arayın bulun’ dedi.
Neyse, evi arıyorlar falan. ‘Kimse yerinden kıpırdamasın’ diyorlar. Biz de salonun ortasında pijamalarla duruyoruz. Kızlarım da ağlıyor. Bana sarılmak istiyorlar.
‘Kimse elini kimseye dokundurmasın’ dediler.
Ben de dedim ki:
‘Siz mali suçlar için gelmediniz mi? Biz neyi delil karartacağız?’
Polis dedi ki:
‘Biz cinayet masadan geliyoruz.’
Öyle olunca benim kızlarım avaz avaz ağlamaya başladılar.
Ben de dedim ki:
‘Ne cinayeti?’
‘Hayır’ dedi. ‘Şu an operasyon oluyor. Polis kalmadı, biz geldik.’
Yani delil karartma meselesi… Çocuğuma bir bardak su bile veremedim gerçekten. O kadar tiyatro mu desem, kabus mu desem… Ama polisin gözlerindeki o ifadeyi hiç unutamayacağım.
Ama çok insani davranan bir polis memuru daha vardı. Hatta sonra beni sağlık kontrolüne götürdüğünde, başına bir şey gelmeyecekse annemi aradı. İki kere benim konuşmama izin verdi.
‘Kızınız iyi’ dedi.
Sonra tekrar aradı. Allah razı olsun kendisinden.
Ben o şekilde çıktım evden. Küçük kızımla son kez okuluna uğramış oldum. O, akşam döneceğimi düşündü tabii. Aradan 15 ay geçti.
Vatan’a girdik, emniyete. Hakikaten ben oradan çıkamayacağımı düşündüm.
Sonra nezarete girdim. Asistanım vardı.
‘Sen niye buradasın Canan?’ dedim.
Gene ağladılar. Pınar Hanım da ağladı.
Zaten sonra gerisi yağmur gibi yağdı. Fatoş geldi. Ceyda geldi. Tanımadığım bir sürü insan geldi.
Sonra artık orada… Muhtemelen hiç görmemişsinizdir, görmeyin de inşallah, nezarethaneyi. Ama zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz. Çünkü bodrum katta olduğu için hiç cam pencere yok. Müthiş bir ışık var her tarafta. Artık kaçıncı gün, hangi saatteyiz bilmiyorum.
Bir kadın memur geldi.
‘Arama yapacağız’ dedi.
Sırayla götürüyorlar bizi, sonra geri getiriyorlar.
Benimle birlikte gitti. Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı beni.
‘Soyun’ dedi.
‘Nasıl yani?’ dedim.
Eldiven taktı eline. Arkada klasörler var. Çok küçük bir oda.
O memuru da nerede görsem asla unutmam. Odayı da nerede görsem asla unutmam.
‘Üstünü çıkar’ dedi.
Üstümü çıkardım.
Ama üstümü çıkarmanın… Zaten çıplağım, ne kontrolü yapacaksın?
Yine de kontrol yaptı.
‘Tamam, üstünü giyebilirsin’ dedi.
‘Peki, gidebilir miyim?’ dedim.
‘Hayır’ dedi. ‘Eşofmanını da indir.’
İndirdim.
‘Çamaşırını da.’
‘Nasıl yani?’ dedim.
‘İndireceksin’ dedi.
Dolayısıyla ikisini de ayak bileklerime kadar indirdim.
‘Şimdi yere çömel’ dedi.
Ondan sonra da:
‘Burada utanan varsa çıkabilir’ dedi.
Ben utanmıyorum. Ama insanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın. Ben utanmıyorum.
‘Cinsel organını aç’ dedi.
‘Bacaklarını aç, arkanı dön, eğil…’
Sonra:
‘Tamam’ dedi.
Halbuki biz ne olduğunu anlamıyoruz.
Bu arada ben kendi deneyimimi anlatıyorum. Diğer arkadaşlarımızda farklı polis memurları vardı, daha farklı uygulamalar olmuş olabilir. Ben kendi deneyimimi anlatıyorum.
Bir de bunun ne olduğunu anlamamıştık. Eldiven taktı ya eline… Eldiveni kullanmadığı için mutlu olduk. Çünkü ben jinekolojik muayene gibi bir şey olacak zannetmiştim. Eldiven takınca sevindik hatta nezarette.
Sonra tutuklandıktan sonra Fatoş’un çığlıklarıyla yaşananları hiç unutmuyorum.
Çünkü biz tutuklandık. Her şey film gibi.
O an bir avukatın telefonundan annemi aradım. Kızlarımla konuştum. Hepsi ağlıyorlardı.”
İBB soruşturmasını yürüten savcının kendisini çocuklarıyla tehdit ettiğini anlatan Fatoş Pınar Türker, göz yaşlarını tutamadı. Savunmanın ardından duruşmaya ara verildi.
İmamoğlu: "Tam bir hukuk cinayeti"
Aradan sonra söz alan Ekrem İmamoğlu, Fatoş Pınar Türker’in yaşadıkları karşısında hala kendine gelemediğini söyledi. İmamoğlu, mahkeme heyetine seslendi, çıplak arama yapanlar ve Türker’i çocuklarıyla tehdit eden savcı hakkında suç duyurusu yapılıp yapılmayacağını sordu.
“Bugün bir açıklama yapmanızı dilerim ve isterim” diyen İmamoğlu, şunları söyledi:
“İster istemez salonun havası bu şekilde sıklıkla değişince ben de ister istemez, hem bu suçlamaların muhatabı bir vatandaş gibi, bir yönetici gibi, hem 16 milyon insan adına hem de bu memleketin 86 milyon insanı adına merakımdan; ama bir yanıyla da hatırlatmak istiyorum.
Açıkçası az önce Pınar Hanım’ın anlattığı; evinden emniyete, emniyetten ilk gittiği cezaevine, sonra ikinci gittiği cezaevine kadar yaşadığı psikolojik ve fiziksel işkence ile tacizlerin etkisinden kurtulabilmiş değilim. Bu anlatıyı dinliyor olabilirsiniz. Çok da önemli değil nasıl dinlediğiniz. Ama çok can yakıcı bir durum.
Sormak istediğim şu: Mahkemenin huzurunda yapılan bu tür anlatılar ya da yaşanmışlıklar, ki ne yazık ki sayısı çok oldu, sadece burada anlatılıp boşluğa mı gidiyor? Yoksa bu anlatıların hukuken de bir karşılığı oluyor mu?
Bunu bir soru olarak da kabul edebilirsiniz. Elbette cevap vermek zorunda değilsiniz muhtemelen. Ama sizin huzurunuzda yapılan bütün bu işlemler soruşturmaya tabi tutulacak mı? İster savcı olsun, ister emniyet mensubu olsun, ister cezaevi yöneticisi ya da başka görevliler olsun. Çünkü daha yeni bir gazeteci hakkında yapılan bir işlemden sonra medyada takip ettiğim kadarıyla hızlıca birtakım süreçler işletildi.
Bu manada, dün anlatılan bu vahşi deneyimlerin gerçekten vahşi olduğunu düşünüyorum. Tam bir hukuk cinayeti, tam bir adaletin infazı. Başka bir şey denmez buna. Devletin hukuk düzeninin yerle bir edilmesi. Bu hususta bunu bir talep olarak kabul etmenizi istiyorum. Kendi adıma ve burada bulunan birçok insan adına.
Bu konuda bugün bir açıklama yapmanızı diliyorum ve isterim. Kişisel olarak yetkinizi de bilmiyorum açıkçası. Hiçbir şey bilmiyorum bu konuda. Avukatlarıma da sormadan bunu ifade ediyorum. Soramadım çünkü hâlâ etkisi altındayım.
Ama bunu yaparsanız toplum rahatlar. Çünkü şu an bu mahkemeyi Türkiye izliyor. Muhtemelen burada konuşulanlar dışarıya yansımıştır. Ben de yansıtacağım, onu da söyleyeyim. Çünkü çok acı bir durum.
Bu konuda atacağınız adımın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Savcılığa, HSK’ya ya da hangi kurumlar yetkiliyse; o dönemde iddia makamının başında olan kişiler dahil olmak üzere, en üst seviyede bir inceleme, suç duyurusu ya da değerlendirme yapılmasına katkı sunmanızın, bu mahkemenin adaletine duyulan güveni artıracağına inanıyorum.
Hepimiz için bir umut ışığı olur. Ben eminim ki Erdem Bey de bugün yaşananları dinledikten sonra bunun etkisinden uzun süre kurtulamayacak. Bu talebimi arz ediyorum.”
48'inci gün iş insanı Nihat Sütlaş'ın savunmasıyla devam edecek.



