Yeryüzünde adalet arayışı hiçbir zaman net bir gökyüzüne kavuşamadı.
Bir mahkeme devletler arasındaki uyuşmazlıklara bakıyor, insanlara değil. Biri doğrudan insanları yargılıyor ama her yerde yetkisi yok. Birine bireysel başvuru yapabiliyorsunuz ama o zaten ceza mahkemesi değil. Sonra halkların ve toplulukların ağır hak ihlalleri karşısında başvurduğu, gücünü kamuoyu vicdanından alan ama verdiği kararı uygulatacak gücü olmayan Daimi Halklar Mahkemesi var.
Böyle anlatınca insanlığın suçtan sonra ne yapacağına hâlâ tam karar veremediği düşünülebilir ama bu biraz haksızlık olur. Epey uğraşılmış.
Nürnberg kurulmuş. Sonra eski Yugoslavya için ayrı, Ruanda için ayrı mahkemeler kurulmuş. Her büyük felaketten sonra masayı yeniden kurmak bir yerde tuhaf gelmiş olmalı ki, en sonunda, “Yahu sürekli mahkeme kuruyoruz. Daimi bir tane kuralım” denmiş ve Uluslararası Ceza Mahkemesi, 2002’de çalışmaya başlamış.
Mahkeme var, yaptırım devletlerin elinde
Bu mahkeme soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçunu işleyen kişileri yargılayabiliyor. Kulağa nihayet olmuş gibi geliyor. Çünkü bunlar yalnız işlendikleri yerin değil, bütün insanlığın meselesi.
Bugün Gazze’de yaşananlar bu parçalı yapının iki ayrı kurumu önünde. Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail’in Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki devlet sorumluluğu tartışılırken, Uluslararası Ceza Mahkemesi Benjamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle tutuklama emirleri çıkardı.
Bu mahkemelerden mucize beklemiyoruz. Beklentimiz açık: Suçun adını koymaları, sorumluluğu tespit etmeleri ve verdikleri kararların arkasında durmaları. Ancak Uluslararası Ceza Mahkemesi hükmünü tek başına icra edemiyor. Uluslararası sistemde mahkeme kararlarını zorla uygulatacak merkezi bir yürütme gücü yok; sistem egemen devletlerin rızası ve işbirliği üzerine kurulu.
Bu, verilen kararları değersiz kılmıyor tabii. Suçun adının konması, kayda geçmesi de önemli. Ama kayda geçirmek başka, gereğini yapmak başka.
Yaklaşık 2500 yıl önce Athena’nın işi daha kolaymış. Tabii yalnız Aiskhylos’un kurduğu dünyada. Orada mahkemenin kararını uygulatacak bir otorite sorunu yoktu. Bugün uluslararası hukukta ise kararla o kararın uygulanması arasındaki mesafe hâlâ devletlerin iradesine bağlı.
Yetiş Oresteia, yetiş
Aiskhylos’un yaklaşık 2500 yıl önce yazdığı Oresteia üçlemesinde Agamemnon savaştan döner, karısı Klytaimnestra onu öldürür. Oğulları Orestes de babasının intikamını almak için annesini öldürür. Bu kez onun peşine Erinysler düşer. Herkesin kendi adaleti vardır ve her intikam bir sonrakini çağırır.
Athena araya mahkemeyi koyar. Cezalandırma hakkı mağdurun, ailesinin, intikam isteyenin elinden çıkıp üçüncü bir yere geçer.
Yalnız Aiskhylos işi o kadar temiz bırakmaz. Athena Orestes’ten yana oy kullanacağını söyler; oylar eşit çıkınca Orestes beraat eder. Apollon’un savunması da Athena’nın gerekçesi de bugünün kulağıyla hayli sorunludur. Baba anneden üstün tutulur, Athena da babadan yana olduğunu açıkça söyler.
Oresteia’yı yalnız “intikamdan hukuka geçtik” diye okumak bu yüzden eksik kalır. Mahkeme kurulmuştur ama aynı anda kimin adaletinin hukuk sayılacağına da karar verilmiştir.
2500 yıl ileri gidelim.
Paris, 1984
13 Nisan 1984’te Paris’te yine bir mahkeme toplanıyor. Adı Daimi Halklar Mahkemesi. İsmi insana büyük bir bina, ağır kapılar, cüppeler düşündürüyor. Oysa devleti yok, polisi yok, verdiği kararı uygulatacak gücü de bulunmuyor.
Ama hiçbir devletin ya da egemen gücün vesayeti altında olmaması ona başka türden bir meşruiyet sağlıyor. Yaptırımdan değil, tanıklıktan ve kamuoyu vicdanından gelen bir meşruiyet. Belgeleri, tanıkları, tarihçileri, hukukçuları var. Bir de önüne getirilmiş bir suç.
Daimi Halklar Mahkemesi, Russell Mahkemelerinin bıraktığı yerden 1979’da kurulmuş. Devletlerin ya da mevcut uluslararası mekanizmaların yargılamadığı ağır ihlalleri dinleyen bir halk mahkemesi.
Sessizliğin suçu
Paris’te dört gün boyunca 1915 konuşuluyor. Tarihçiler ve hukukçular dinleniyor, belgeler ve tanıklıklar mahkemenin önüne geliyor. Yılmaz Güney de oturuma bir metin gönderiyor. Soykırım gerçeğinin kabul edilmesinin Türklerle Ermenileri birbirine düşman etmemesi gerektiğini söyleyip bugünün Türklerinin geçmişte işlenen suçlardan kişisel olarak sorumlu tutulamayacağını vurguluyor; Türk karşıtı ırkçılığın da Ermeni ve Kürt karşıtı ırkçılık kadar yanlış olduğunun altını çiziyor.
Mahkeme sonunda Osmanlı Ermenilerine yapılanların soykırım olduğuna karar veriyor. Oturumun kararları ve belgeleri Le Crime de silence, yani Sessizliğin Suçu adıyla yayımlanıyor. Mahkeme, kararını icra edecek gücü olmasa da inkârın karşısına silinmez bir tarihsel hafıza bırakıyor.
Ama sessizlik hemen başlamadı.
1915’ten sonra
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İstanbul’da yargılamalar yapıldı. İttihat ve Terakki yöneticileri ve başka görevliler hakkında davalar açıldı; Talat, Enver, Cemal ve Dr. Nazım’ın da aralarında bulunduğu bazı isimler gıyaben idama mahkûm edildi. İngilizler de ayrı bir süreçte bazı Osmanlı yetkililerini Malta’ya götürdü.
Sonra siyasi dengeler değişti. Yargılamalar kesintiye uğradı, önemli hükümlerin bir kısmı uygulanmadı, Malta’daki tutuklular serbest bırakıldı.
Yani başta mutlak bir sessizlik yok. Konuşuluyor, soruşturuluyor, yargılanıyor, hüküm veriliyor. Sonra üzeri örtülüyor ve devamı getirilmiyor.
Asıl mesele
1915 meselesinin bugün hâlâ bu kadar canlı ve sancılı olmasının nedenlerinden biri de burada. Aradan yüz yılı aşkın zaman geçti ama hâlâ yaşananlardan çok, onlara ne denip denemeyeceğini tartışıyoruz. Konjonktürel siyasetin ve diplomatik pazarlıkların gölgesine sıkıştırılmış bir hakikat, mağdurun adalet arayışını karşılamak yerine ona yapılan haksızlığı derinleştirir.
Oysa yüzleşmenin daha sade bir dili var: Ne olduğunu olduğu gibi söylemek, sorumluluğu üstlenmek, özür dilemek, mümkün olanı onarmak.
Raphael Lemkin’in de yıllar süren çabasının ardından 1948’de kabul edilen Soykırım Sözleşmesi’nin adında iki kelime yan yana geldi: Önleme ve cezalandırma. Boşuna yan yana değiller herhalde.
Bir suç işlendi ve karşılığı olmalı, evet. Ama bir daha işlenmesin diye de karşılığı olmalı. Cezasızlık tam da bu yüzden yalnız geçmişle ilgili değil.
Geleceğe bırakılan cezasızlık
Bunu görmek için Nürnberg’e ya da Lahey’e bakmaya gerek yok; kendi coğrafyamıza bakmak yeter. Rejimler, yasalar, kurumlar değişti. Suçlar da failleri de birbirinin aynı değil. Ama cezasızlık meselesi her dönemde başka biçimlerde karşımıza çıktı.
Tahir Elçi, ömrünü faili meçhul cinayetlerin, zorla kaybetmelerin, zamanaşımına terk edilen dosyaların peşinde geçirdi. Karanlıkta bırakılmak istenen ihlallerin üzerine hukukun ışığını tutmaya, cezasızlığı bu toprakların kaderi olmaktan çıkarmaya çalıştı.
28 Kasım 2015’te Diyarbakır’da, Dört Ayaklı Minare’nin önünde vurulup düştüğünde, hayatı boyunca mücadele ettiği karanlığın tam ortasındaydı.
Tahir Elçi’nin ardından
Cinayetin ardından yıllara yayılan soruşturma, ertelenen duruşmalar ve 2024’te yargılanan üç polis hakkında verilen beraat kararı… İstinaf başvuruları da reddedildi. Dosya daha sonra Anayasa Mahkemesi’ne taşındı.
Hayatını cezasızlıkla mücadeleye adamış bir hukukçunun kendi cinayetinin de cezasızlık tartışmasının ortasında kalması başlı başına yeterince ağır. Üstelik mahkeme var. Savcı var, dosya var, yıllara yayılan duruşmalar var.
Bir cinayetin failini bulmak yalnız öldürülene ve yakınlarına karşı bir borç değil. Henüz işlenmemiş bir sonraki cinayetle de ilgili. Soruşturulmayan suç, bulunmayan fail, yıllarca sürünen dava ya da uygulanmayan karar geleceğe de bir şey söylüyor:
Burada suç işlenebilir ve hesabı sorulmayabilir. Üstelik o suçtan itibar ve güç devşirilebilir. Cezasızlık, yalnız geçmişteki suçu karşılıksız bırakmaz; bir sonrakinin önünü de açar.
Adaleti kim dağıtacak?
Oresteia’ya dönelim.
Klytaimnestra kendi adaletini dağıttı, Orestes kendi adaletini, Erinysler de kendi adaletlerinin peşine düştü. Athena araya mahkemeyi koydu. Mesele Orestes’in suçlu olup olmadığından daha büyük bir şeye dönüştü: Adaleti kim dağıtacak?
Aradan yaklaşık 2500 yıl geçti. Mahkeme kurmak konusunda fena değiliz. Sanık kürsüsünü kurmakta, yasayı yazmakta, cüppeyi giymekte ustalaştık. Ama bir mahkeme salonunun varlığı ve bütün formalitelerinin yerine getirilmesi yetmiyor.
Bir suç işlendiğinde onun görüleceğine, ne olduğunun söyleneceğine ve sorumlunun kim olduğuna bakılmaksızın hesabının sorulacağına güvenebilmek, insanın onurlu bir hayat sürebilmesinin şartlarından biri olmalı.
Dönüp dolaşıp mahkeme kuruyoruz. Suçun adını koyuyoruz. Cezasızlığa karşı ilk cümleyi kuruyoruz. Son cümleyi değil. Ve o son cümle kurulmadıkça adalet, hakikatin tecellisi değil, muktedirlerin merhametine kalmış bir teferruat olarak kalıyor.




