Rojin Kabaiş’ten, Gülistan Doku’dan daha nicelerinden okul sıralarına, sınıflara uzanan bir suskunluk…
Bazı sorular, akla düştüğü anda insanın içini ürpertir. Çünkü cevabını bilmek istemezsiniz. Ama o soru yine de gelir, yerleşir içinize: “Devlet bizim katilimiz olabilir mi?”
Bu soruyu sormak ağır. Ama artık sormamak daha ağır.
Çünkü bu ülkede bazı ölümler açıklanmıyor, bazı kayıplar bulunmuyor, bazı dosyalar kapanmıyor. Bazıları ise hiç açılmıyor. Ve en önemlisi, bazı hayatlar korunmuyor. Özellikle de çocukların hayatları.
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı 03. 02. 2026 tarihli açıklamasında. “kamu kurumları tarafından, 'kayıp ve bulunamayan çocuk sayısı' başlığı altında yayımlanmış resmî bir istatistik bulunmamaktadır.”[1] diyor.
Neden acaba?
TÜİK artık çocuk ölümlerini ayrıntılı ve bütünlüklü biçimde yayımlamıyor. Bölgesel veriler sınırlı. Bazı başlıklar kaldırılmış ya da zor erişilir hale getirilmiş. Yani, TÜİK veri yayımlıyor ama gerçeğin tamamını değil. Sağlık temelli ölümler var. Ama çocuk cinayetleri, kayıplar, ihmal ölümleri, şüpheli vakalar tek bir bütün olarak görünmüyor.
Bu yüzden ortaya şu tablo çıkıyor: Veri var ama bütünlük yok. İstatistik var ama hakikat yok. Sayı var ama insan hikâyesi yok.
Ve insan ister istemez soruyor: Devlet sayıyı yönetip gerçeği görünmez kılabilir mi?
TÜİK’in yayımladığı son verilerden biri: 2024’te 8.475 bebek ölümü.
Ama mesele sayı değil. Mesele: Bu ülkede çocukların nasıl öldüğü gerçekten görünür mü?
Çünkü bazen bir ülke, çocuklarını kaybettiği için değil, o kaybı sayılara indirgediği için karanlığa gömülür.
Gülistan
Gülistan Doku kaybolduğunda takvim 5 Ocak 2020’yi gösteriyordu. Bir genç kadın ortadan kayboldu. Ailesi, arkadaşları, toplum aradı. Ama devlet aramadı demek kolay değil, daha doğru cümle şu olur: Devletin valisi ise arıyormuş gibi yaptı.
Yıllar geçti üzerinden. Bir hayat ve beden ortadan yok oldu. Üzerinden yarım asıra yakın zaman geçen başka kayıplar da var. Bir insanın kaybolması ile bir devletin kayboluşu arasındaki fark bazen incelir. Çünkü arama biçimi, aslında değer biçimidir. Kimi hayatlar hızla bulunur. Kimi hayatlar unutulur. Kimi hayatlar ise sürüncemede bırakılır.
27 Eylül 2024'de ortadan yok edilen Rojin Kabaiş vakası ve ailesi gibi örneğin. Ve bu fark tesadüf değildir.
14 Nisan'da Şanlıurfa'nın Siverek ilçesinde Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'ne silahla giren bir çocuğun açtığı ateş sonucu 16 kişi yaralanmış, saldırgan ölmüştü. Bundan bir gün sonra Kahramanmaraş'taki Ayser Çalık Ortaokulu'na yapılan silahlı saldırıda saldırgan dahil 10 kişi hayatını kaybetti.
Yaşanan bu okul saldırıları, başka bir kapıyı daha açtı. Sınıflar, en güvenli olması gereken yerler, bir anda ölüm mekânlarına dönüştü. Her olaydan sonra olduğu gibi, aynı cümleler kuruldu: “Güvenlik zaafı araştırılıyor", "Gerekli önlemler alınacak", “Bu münferit bir olay”. Ama tekrar eden hiçbir şey münferit değildir.
Bir ülkede çocuklar korunamıyorsa, mesele yalnızca saldırgan değildir. Bir ülkede gençler öldürülüyorsa, mesele yalnızca fail değildir. Bir ülkede kaybolan bulunamıyorsa, mesele yalnızca kayıp değildir.
Sorun daha derindedir.
Devlet dediğimiz yapı, yalnızca yasaları uygulayan bir mekanizma değil. Devlet, aynı zamanda hayatları koruma iddiasıdır. Bu iddia çöktüğünde, geriye yalnızca güç kalır. Ve güç denetlenmediğinde, görünmez en güçlü şiddete dönüşür.
Devlet her zaman doğrudan öldürmez. Bazen korumayarak öldürür. Bazen görmeyerek öldürür. Bazen gecikerek, gerekli önlemi almayarak öldürür. Bazen sessizlikle öldürür.
Bu nedenle mesele “fail kim?” sorusundan daha geniştir. Mesele, hangi hayatların korunmaya değer görüldüğüdür.
Gülistan Doku dosyasına baktığınızda, yalnızca bir kayıp görmezsiniz. Bir öncelik sıralaması görürsünüz. Eski valinin hala, “Ben emniyette ifade vermem” diyebiliyor olması, bu öncelik sonucudur.
Okullarda yaşanan saldırılara baktığınızda, yalnızca bireysel şiddeti görmezsiniz. Bir ihmal zinciri görürsünüz. Ve o zincirin her halkasında bir karar vardır.
Görmek ya da görmemek. Önlemek ya da beklemek. Korumak ya da açıklama yapmak. Güçlünün emrettiği, güçsüzün biat ederek emri yerine getirdiği bir düzenek ve irade. Bu kararlar biriktiğinde, ortaya bir sistem çıkar. İşte o sistem, bazen en sert şiddetten daha tehlikelidir.
Çünkü görünmezdir. Çünkü normalleşir. Çünkü herkes için hesap verilebilirlik ortadan kalkmıştır.
Bir devletin en temel görevi nedir? Yaşamı korumak. Bu görev yerine getirilmediğinde, sorumluluk yalnızca bireylere ait değildir. Sorumluluk, yapıya aittir.
Çünkü mesele yalnızca bugün değil. Yerleşik bir zihniyetin dün de yarın da değişemiyor olması. Mesele: Bir devlet, ne zaman kendi vatandaşına yabancılaşır sorusuyla bağlaşık olan, bir toplumun, hangi noktada “korunmamak” fikrine alışıyor olmasıdır?
“Devlet bizim katilimiz olabilir mi?” Belki de yanlış soru. Çünkü mesele niyet değil. Mesele sonuçtur: Bir insan kaybolur ve bulunmazsa, bir çocuk ölür ve korunmazsa, bir dosya hiç açılmaz ya da kapanmazsa, zaman onu aşındırırsa ve adalet raflarda tozlanan dosyalara indirgenirse, o zaman soru şu olur: Bu ölümler nasıl mümkün olabiliyor?
Belki de asıl tehlike tam bu eşikte başlıyor. Çünkü bir noktadan sonra insanlar, öldürülmekten değil, korunmamaktan korkmaya başlıyor.
Ve bir ülkede korku yön değiştiriyorsa, orada yalnızca bireyler değil, devletin kendisi de değişmiştir.
Korkunun yön değiştirmesidir bu: İnsanlar artık yalnızca suçtan, şiddetten ya da “tehlikeli bireylerden” korkmaz. Aynı zamanda -ve bazen daha çok- korunmamaktan, duyulmamaktan, devletin işlememesinden korkar.
Normalde bir toplumda korkunun yönü dışarıyadır: Suça, saldırıya, kaosa. Ama o yön içeri döndüğünde -yani insanlar “başına bir şey gelirse seni kim koruyacak?” diye sormaya başladığında- devletin temel işlevi çoktan sarsılmış demektir.
Ve bu dönüşüm çok tehlikelidir. Çünkü görünmezlik başlar. Sonra da normalleşir.
Peki ne yapılabilir?
Çözüm, tek bir reform ya da tek bir yasa değildir. Bu tür kırılmalar yapısal olduğu için, cevap da çok katmanlı olmak zorundadır. Örneğin:
Birincisi, hesap verebilirlik: (en temel kırılma noktasıdır.)
Bir olay olduğunda “açıklama” yetmez. Sorumluluk zinciri netleşmelidir.
- Kim neyi yapmadı?
- Hangi karar gecikti?
- Hangi kurum ihmal etti?
- Kim suçu paylaştırarak, etkisiz ve görünmez hale getirdi.
Bu sorular cevapsız kaldığında güven çöker.
İkincisi, şeffaflık ve bağımsız soruşturma
Özellikle kayıp vakaları, şüpheli ölümler ve kamu ihmali içeren olaylarda:
- Bağımsız komisyonlar
- Sivil toplumun sürece dahil edilmesi
- Dosyaların kapatılmadan izlenmesi
- Şeffaflığı destekleyen sağlıklı ve bağımsız haber kaynakları
olmazsa, toplum “gerçek gizleniyor” hissine kapılır. Bu his, korkuyu büyütür.
Üçüncüsü, eşit koruma ilkesinin fiilen işlemesi
Herkes kâğıt üzerinde eşittir. Ama herkes pratikte eşit korunmuyorsa, sistem çoktan çatlamıştır. Bazı ölümler hızla aydınlatılırken bazıları unutuluyorsa, burada teknik değil, politik bir eşitsizlik vardır. Bu düzeltilmeden güven geri gelmez.
Dördüncüsü, yerel–merkez bağının güçlendirilmesi
Birçok olayda sorun şudur:
- Yerel biliyor
- Merkez karar veriyor
- Ama aradaki koordinasyon çalışmıyor
Bu kopukluk, özellikle kriz anlarında ölümcül sonuçlar doğuruyor.
Beşincisi, önleyici politika (reaktif değil proaktif devlet)
Devlet sadece “olduktan sonra” hareket ediyorsa, zaten geç kalmıştır.
- Okullarda güvenlik
- Riskli bireylerin izlenmesi
- psikolojik destek mekanizmaları
- toplumsal erken uyarı sistemleri
kurulmadan, şiddet yalnızca yönetilir belki… Ama asla önlenemez.
Altıncısı, toplumsal temasın yeniden kurulması
İnsanlar şunu hissetmelidir:
“Başımıza bir şey gelirse, biri gerçekten ilgilenecek.”
Bu his yoksa, hiçbir teknik reform yeterli olmayacaktır.
Eğer insanlar suçtan değil de korunmamaktan korkmaya başlıyorsa, o toplumda güven değil, yalnızlık büyüyor demektir.
Ve yalnızlaşan bireylerin olduğu bir yerde, devlet güçlü görünse bile meşruiyet zayıflar.
Çözüm, korkuyu bastırmak değil, korkunun nedenini ortadan kaldırmaktır.



