Kimi şahsiyetler vardır ki yaptıkları ve yazdıklarının yanında, adları telafuz edildiğinde illaki önüne mutlaka aidiyeti pekişsin diye şehrinin adı da eklenir. E, yaşarken sanki kendileri de bu aidiyetten ziyadesiyle mutlu olurlar.
Mesela Ahmed Arif, Celal Güzelses, Cahit Sıtkı, Ali Emiri gibi…Sayarsak liste hayli uzar gider. Şevket Beysanoğlu’nun dört ciltten oluşan “Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları” kitabını şöyle bir taradığınızda o kadar çok Amidli, Amidalı, Amîdî, Diyarbekirli ön veya son ekli / adlı şahsiyetle karşılaşır ve şaşarsınız da!
Şehirli olanlar bunu elbette bilir de! Olmayanlar ise olanca şaşkınlıkları ile “Bu da Diyarbakırlı mıymış?” diye sanki inanmazcasına sormadan edemezler.
Dikranagerdli
İşte, bunlardan biridir Diyarbekirli Mıgırdiç Margosyan. Soru sormanın somut hâli olarak onun bir kitabının adıdır “Söyle Margos Nerelisen?”. Babası “kılıç artığı” Sarkis, namı diğer Dişçi Alo’nun sorusunun cevabı; şehrin Dicle (Pîran) ilçesine bağlı Herêdan köyüdür. Ama, o köy qefle zamanı sürgün yılları sonrası bir daha gidilmesi, hatta oraya dönülmesi aile büyüklerince yasaklanan köydür. O sebeple aslolan o köyün hatta ilçenin bağlı olduğu sığınılan ve varlığıyla gurur duyulan şehirdir elbette, yani Diyarbekir. Ya da Ermeni dünyasının abide yaşam alanlarından biri olarak kabul edilen Dikranagerd’dir…
İşte belki de bu ve daha bir çok açıdan Mıgırdiç Margosyan adı telaffuz edildiğinde önüne en çok yakışan “Diyarbekirli” ön ekini mutlaka telafuz etmeli.
Herêdan ne kadar gidilmemesi gereken uzak ve ücra bir köy ise Diyarbekir vatandır, yurttur ve bütün hikâyenin asli yeri ve sanki ana rahmidir… İşte, bu sebeple ortaokullu yıllarından sonra (1950’li Surp Haç Tıbrevanklı yıllarından, 1990’lı yazar kimlikli yıllarına kadar) yazar kimliğine kavuştuktan sonrasına kadar şehrinden uzakta olsa da kalbinin şehridir Mıgırdiç Margosyan’ın.
Öyle ki, ömrünün son 30 yılı diyebileceğimiz ilk kitabı “Gavur Mahallesi”nin yayınından 2022’de vefatına kadar sayısız defa şehre bile-isteye “konuk” olmuştur.
Konuk değil, sahip
Bu satırların aziz okuru dikkat ederse, konuk kelimesini önceki paragrafın sonunda tırnak içine aldım. Çünkü üstat, şehrinde konuk olarak anılmayı en onursal payede bile olsa kabul etmeyendir. Kabul etmemek ne kelime! Yazan ve yüksek sesle de telafuz edendir.
Vefatından dört yıl önce 80. yaşında adeta bir 80 yaş armağanı misali 2018’de Tüyap Diyarbakır Kitap Fuarı'nın “Onur konuğu” ilan edilmişti TÜYAP tarafından.
Bu elbette çok kıymetliydi. Şehrin entelektüel camiası bu payeden adeta gurur duymuş ve “yakıştı” demişlerdi. Dokuz günlük fuar süresince en az yedi söyleşi ve panel düzenlendi kendisiyle ilgili. Karşılaştırmalı edebiyat günleri kapsamında ona dair bir program yapıldı. Ve suriçinin kadim bir taş evinde müzikli-konuşmalı-katılımlı çok özel bir yaş günü de düzenlendi.
Hem o gecede hem de kitap fuarının onur konuğu konuşmasında “Ben bu onur konukluğunu pek sevmedim galiba! Mutlu olmadım. Ben burada konuk değil, buranın sahibi buranın hemşerisiyim…” deyince herkes bir kez daha düşünmek durumunda kalmış oldu.
Aslında bu tavır, konukluk payesine bu ironik karşı duruş bir anlamıyla derinlerde kalmış bir hesaplaşmanın da zarif bir dokunuşuydu.
Çünkü bilirdi ki şehirli, şehir sana gelmez, sen şehre gidersin. Şehir her zaman senin kalbinin üzerindedir. Kavafis’in dizeleri misali. O şehirdir gidip gideceğin yer. Ve o şehir seni söyletir, konuşturur, yazdırır ve seni senden / senle menkul kılar…
“Gavur Mahallesi” belki bir kitap adıdır. Ama aslında kitap adı olmaktan öte şehrin sicilinden bir anda adeta “buharlaşarak” uçup gidenlerin artlarında bıraktıkları ve sanki geride kalan muktedir kültürün de hafızadan silmeye gayret ettiği ama bir türlü silemediği resmi ideolojik altyapıya bir koca reflekstir.
Anısına
Toplumun yeniden geçmişiyle yüzleşmesinin edebi metinleridir de elbette gavur mahallesi, tespih taneleri ve diğerleri. “Gittiler” ama aslında gitmediler! Çünkü hep bir şeyleri ile vardılar da siz farkında değildiniz der gibiydi gavur mahallesinin şehri!
Hançepek ile, Çırık çeşmesi ile, Surp Giragos ile, gavur meydanı ile, ez cümle bilumum Gavur Mahallesi ile…
İşte Mıgırdiç Margosyan üstadın “Tanrının Seyir Defteri” son kitabının son sayfalarındaki öyküyü yeniden okuduğumda onun onur konuğu yazarlığı için fuar özel kitabına ad olarak seçtiğim “Gittin ki tez gelesen” ismi sanki şimdi daha “yerli” ve yerine oturmuş oluyor…
Doğrusu hemşehri dost ustanın sade 4 Nisan'da onu seven dostlarla birlikte dördüncü ölüm yıldönümünde dile getirmekten öte haberini bu yazıyla birlikte veriyor olacağım bir müjde var. 19 Nisan Diyarbekir Paskalyası gününde Surp Giragos avlusunun bir bölümünde açılışı yapılacak “Mıgırdiç Margosyan Hatıra Mekânı” şehrin bir bölümü taammüden felakete kurban edilmeden evvel üstadın adıyla anılan ve artık yerinde ucube mekânlar yapılmış olan “Mıgırdiç Margosyan Sokağı”na karşı “Ben, buradayım” işte diyecek sanki…

