Almanya'da skandallar, siyasi korkular
Elif Eralp'in suçu ne?

Elif Eralp, Berlin seçimlerini kazandığından beri başına gelmeyen kalmadı. Ne antisemitikliği ne aşırılığı ne terör destekçiliği ne Hamasçılığı kaldı... Önce Cem Özdemir, “Sakın ha, buna başbakanlık vermeyin!” dedi. Ardından Başbakan Friedrich Merz onu çok tehlikeli ilan etti. Şimdi de Der Spiegel söyleşisi nedeniyle yaylım ateşi altında.
AfD'nin yüz binlerce e-postası
Almanya'da AfD'nin 420 binden fazla iç e-postası ve yaklaşık 50 bin ek belgesi ortaya çıktı. Yazışmalar, partinin finansmanına ve AfD eş başkanı, Federal Meclis (Bundestag) grup lideri Alice Weidel'in geçmişteki açıklamalarına ilişkin yeni soruları gündeme getirdi.
Weidel'in 2017 seçim kampanyasıyla bağlantılı yasa dışı bağış dosyası yeniden ortalığa saçıldı. İsviçre üzerinden aktarılan 132 bin avroluk bağış ve AfD'ye kesilen 396 bin avroluk ceza, sızdırılan yazışmalarla birlikte yeniden mercek altına alındı. Ortada araştırılması gereken ciddi bir siyasi finansman meselesi var.
Bir siyasi partinin seçim kampanyasını kim finanse ediyor, bağışların kaynağı ne, yönetim bunu ne zaman öğrendi?
AfD'ye kim oy verdi?
Saksonya-Anhalt'ta AfD'li Tobias Rausch'un eyalet parlamentosu başkanlığına seçilmesi de tartışma yarattı. Rausch 48 oy aldı; AfD ve kendisini destekleyen Sahra Wagenknecht İttifakı'nın (BSW) sandalye sayısı 44'tü. Başka partilerden de oy gelmiş olmalıydı. 29 Ekim'de Berlin'de de, AfD adayı Martin Trefzer 40 oy aldı. Oysa AfD'nin parlamentoda yalnızca 29 üyesi vardı.
Gizli oylama nedeniyle oyları kimin verdiğini bilmiyoruz. CDU'lu milletvekillerinin de oy verdiği düşünülüyor; ancak bunu kanıtlayan belge yok. Aşırı sağ AfD'ye karşı demokratik sınır çizdiğini söyleyen partilerin milletvekilleri, gizli oylamalarda bu sınırı aşıyor mu?
CDU üyesi hukukçu Ulrich Vosgerau da Halle'deki Yahudi öğrencilerin protestosuyla ilgili olarak polis coplarıyla kovalanmalarını çağrıştıran ağır ifadeler kullandı, ardından paylaşımını sildi.
Almanya'da antisemitizmle mücadele, elbette önemli. Ancak bu mücadele siyasi rakip seçmemeli. Sol görüşlü bir siyasetçinin antisemitizmle ilişkisi sorgulanıyorsa, CDU üyesi Vosgerau'nun Yahudi öğrenciler hakkındaki sözleri de aynı ciddiyetle ele alınmamalı mi?
CDU'nun gençlik örgütü ve 350 bin avro
CDU'nun gençlik örgütü Junge Union da son haftalarda kamu kaynakları nedeniyle gündemde. Örgüt, yeterince belgelendiremediği yaklaşık 350 bin avroyu devlete iade etti; bunun için CDU'dan kredi aldığı da ortaya çıktı.
Bu para hangi faaliyetler için ayrılmıştı, neden gerektiği gibi belgelendirilemedi? Kamu kaynaklarını denetlemekle yükümlü siyasi yapılar kendi harcamalarında ne kadar şeffaf?
Acaba CDU ve AfD çevresindeki skandallar hakkında daha fazla konuşulmasın diye mi Eralp'in korkuları bu kadar büyütülüyor? Gündemin nasıl şekillendiğini, hangi soruların geri plana itildiğini sorgulamak görevimiz.
Bir röportajın kenarına yazılan notlar
Son tartışma, Der Spiegel'in 29 Ekim'de yayımladığı röportaj ve hazırlık sürecindeki özel notlar hakkında.
Dergi, röportajı onaylaması için Eralp'e göndermiş. Eralp metni okurken sayfa kenarlarına danışmanını uyarmak amacıyla özel notlar almış; bunlar röportajın parçası değilmiş. Notlarda, bazı isimler ve bağlantılar hakkında konuşmasının kendisini ve ailesini tehlikeye sokabileceği kaygısı yer alıyormuş. Belirli kişilerin isimlerini açıklamaması için polisten daha önce uyarı da almış. Şaşkın danışmanı bu notları olduğu gibi dergiye göndermiş. Der Spiegel de yayımlamış.
Peki bunları olduğu gibi yayımlamak doğru mu?
Meslek ilkelerinde hassas olduğunu söyleyen Alman basını, özel iletişim amacıyla yazılmış notları yayımlamayı da tartışmalı değil mi? Bir gazetecinin eline yanlışlıkla geçen her özel not kamu yararı gerekçesiyle yayımlanabilir mi?
Ya da şöyle soralım: Konuşan has Alman, kallavi bir erkek siyasetçi olsaydı, bunlar yine yayımlanır mıydı? Neyse, bunu geçelim...
“Kimsenin beni sindirmesine izin vermeyeceğim”
Almanya'daki göçmen karşıtı cephe şimdi şu soruyu çığlıklar atarak soruyor: “Korkan bir Başbakan Berlin'i yönetebilir mi?”
Malum, Eralp koalisyon görüşmelerinde ilerleme sağlıyor; SPD ve Yeşiller ile resmî müzakereler başladı. Cem Özdemir de Merz de bu süreci engelleyemedi. Şimdi Eralp'in başkanlığını önlemeye yönelik argümanlar, korkak siyasetçi hikâyesi çevresinde dönüyor.
Eralp ise haberin ardından yaptığı açıklamada, kendisine ve ailesine yönelik tehditlerin seçimden sonra arttığını, güvenlik makamlarının uyarılarını ciddiye aldığını belirtti. Ancak kimsenin kendisini sindirmesine izin vermeyeceğini, başkan olması hâlinde örgütlü suç, şiddet ve terörle kararlı biçimde mücadele edeceğini, geri adım atmayacağını söyledi.
İnsanın ailesinin güvenliği için kaygı duyması, onu siyasi göreve elverişsiz mi kılar? Korktuğunu söyleyen siyasetçiyi sorgularken, onu korkutan koşulları da sorgulamak gerekmez mi?
Suç örgütleri yalnızca Eralp'in sorunu mu?
Toplumdaki onay seviyesi yüzde 13'lere gerilemiş, eyalet seçimlerinde partisinin oy oranı dip yapmış Başbakan Merz ve yönetimdeki merkez sağ, Almanya'daki çeteleşmenin günahını Elif Eralp'in üzerine yıkıp sıyrılabilir mi?
Sosyal demokratların da tarihî düşük oy oranlarıyla karşı karşıya olduğu bu dönemde, yeni nesil çetelerle mücadele etmek yerine bir siyasetçinin korkularını siyasi malzemeye dönüştürmek Eralp'in başkanlığını engelleyebilir ama ülkenin sorunlarını çözmez.
Çeteleşme, mafyanın ve suç örgütlerinin yükselişi yalnızca Sol Parti'nin ve Elif Eralp'in sorunu mu? Şansölye Merz meseleyi gerçekten çözmek istiyorsa işe bu soruların cevabını arayarak başlayabilir.
Üstelik Almanya'da birinci parti hâline gelen aşırı sağcı AfD'nin yükselişi burnunun dibindeyken, Merz'in asıl düşünmesi gereken bu tehdittir herhalde.
Berlin'de kimin çıkarları korunacak?
Berlin'deki tartışmanın merkezinde konut sorunu var. Kiralar yükseliyor, dar gelirli aileler yaşadıkları mahallelerden uzaklaşma tehlikesiyle karşı karşıya. Konut, barınma ihtiyacından çok yatırım aracına dönüşüyor.
Sol Parti ise Berlin'deki emlak kartellerine karşı ucuz kiralık konut hakkını ve kiracıların korunmasını savunuyor.
Ancak Berlin'de sol bir hükümetin kurulması, konut piyasasında büyük ekonomik çıkarları bulunan çevreler açısından ne anlama geliyor? Bu çıkar ilişkileri de araştırılmalı değil mi?
Eralp'e yönelik bütün eleştirilerin arkasında emlak şirketlerinin bulunduğunu söylemek için elimizde kanıt yok. Fakat konut politikalarıyla ekonomik çıkarlar arasındaki çatışmayı görmezden gelmek de mümkün değil.
Bir kentin yönetimi değişirken yalnızca makamlar değil, bütçe öncelikleri, yatırım kararları ve kamu kaynaklarının dağılımı da değişebilir.
Filistin'i savunmak, terörü savunmak değildir
Almanya'nın tarihsel suç ve sorumlulukları nedeniyle antisemitizmle mücadele demokratik düzenin vazgeçilmez yükümlülüklerinden biri. Yahudilere yönelik tehdit, ayrımcılık ve şiddetle mücadele öncelikli.
Ama Filistinlilerin yaşam hakkını, özgürlüğünü ve eşitliğini savunmak da antisemitizm ve terör destekçiliği değildir.
İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek Yahudileri hedef almak değildir. Filistinlilerin haklarını savunmak da Hamas'ın sivillere yönelik saldırılarını meşrulaştırmak değildir. Antisemitizm ve her türlü ayrımcılıkla mücadele siyasi rakip seçmez; seçiyorsa ortada ilkesel değil, araçsallaştırılmış bir mücadele vardır.
Peki Elif Eralp'in hiç mi suçu yok?
Bence var: Başarılı bir kadın siyasetçi olmak. Başarılı bir göçmen siyasetçi olmak. Berlin'deki emlak kartellerine karşı halkın ucuz kiralık konut hakkını savunmak. Toplumdaki bütün dezavantajlı grupların siyasetteki sesi olmak. Filistin dâhil, istisnasız herkesin ve her toplumun temel haklarını savunmak. Elif Eralp'in suç listesi oldukça kabarık (!) Ama her koşulda, siyasi eleştiriyle bir insanı itibarsızlaştırma çabası arasındaki sınırı korumak gerekmiyor mu?
Kadın siyasetçi, göçmen kökenli, solcu olabilirsiniz. Ama seçim kazanıp başkanlığa aday olduğunuzda işler birden değişir. O zaman yalnızca siyasi programınız değil, korkularınız, özel notlarınız, aileniz için duyduğunuz endişeler bile tartışmanın konusu olur.
Eralp'in röportaj notlarını yayımlamak kamu yararı açısından gerekli görülüyorsa, AfD'ye giden fazladan oyların ve iç edilen kamu fonlarının siyasi anlamını araştırmak da gerekli değil mi? Bir siyasetçinin güvenlik kaygıları sorgulanıyorsa, onu korkutan koşullar da sorgulanmalı.
Yoksa ortaya tuhaf bir sonuç çıkacak: Tehdit edenler değil, tehdit edilmekten korkanlar cezalandırılacak. Aşırı sağın güçlenmesi değil, sol göçmen kökenli bir kadının seçim kazanması daha büyük tehlike gibi sunulacak.
Ve sonra dönüp kadınlara, göçmenlere, gençlere diyeceğiz ki: “Siyasete katılın. Entegre olun. Sorumluluk alın. Ülkenin geleceğini birlikte belirleyin.”
Ama sakın seçim kazanmayın!
Hele başkanlığa hiç aday olmayın! Zinhar!



