Yağmurlu bir cumartesi sabahı, koşar adımlarla İstanbul Modern'in yolunu tutuyorum. Biraz sonra, "Sarı Zarflar" filmiyle, Berlin Film Festivali'nden Altın Ayı'yla dönen yönetmen İlker Çatak ve ortak yazarı Enis Köstepen'le buluşacağım. Kapıda beni karşılayan sevgili Uğur'la da nihayet yüz yüze tanışıyoruz.
İlker Çatak ve Enis Köstepen karşılıyor beni. Klasik tanışma faslı, ödül için tebrikler derken vaktimiz de kısıtlı olduğu için sohbete başlıyoruz.
İlker Çatak'ı 2024'te Almanya'nın Oscar adayı olan "Öğretmenler Odası" filminden tanıyoruz. O zamanlar Türkiye medyasında Çatak'la herhangi bir röportaj yapılmadığına şaşırdığımı hatırlıyorum. Kısa bir portresini yazıp şunları öğrenmiştim hakkında:
1984 yılında Berlin’de bir Türk ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş Çatak. Liseyi İstanbul’da bitirdikten sonra yeniden Almanya’ya dönmüş. Üniversitede ekonomi eğitimi almaya başlamış ancak bu bölümün kendisine göre olmadığını anlaması çok da uzun sürmemiş. Malum son: Ailesini dahi şaşırtan bir kararla okulu bırakıyor. Onu sinemaya başlatan şey ise sorular. En çok da cevabını aradığı sorular olmuş.

Türkiye timeline’ına hoş geldiniz Çatak
Aradan geçen iki yılın ardından bir anda Türkiye'nin ismini bildiği, ödüllü bir yönetmen olarak karşımızda Çatak. Sürpriz olmayacağı üzere Türkiye medyasının kendisine ilgisi de büyük. Sohbet ilerledikçe daha rahat konuşmaya başladığını fark ettiğim Çatak'ın, "Sarı Zarflar" vesilesiyle Türkiye medyası ve Twitter kullanımını büyük bir şaşkınlıkla deneyimlediğini fark ettim. Bizim buluştuğumuz sabah yayımlanan T24 röportajından sonra gelen tepkilere (biraz sonra detayları okuyacaksınız) şaşkın ve hislerim beni yanıltmıyorsa kırgın. Ama en çok da "Anlamıyorum, neden?" sorularını tekrarlıyor. Ona gülerek, "Hoş geldiniz" diyorum. Doğrusu bu diye demiyorum ama biz Türkiye'de yaşayan Türkiyelilerin derisi kalınlaştı. Bu durumda, burada her gün yakından şahit olduğumuz olayların, mecbur bırakıldığımız durumların payı büyük. Birebir ve yakından.
“Sarı Zarflar”ın bende yarattığı his, Türkiye’ye, burada yaşananlara fazla uzaktan bakan bir çift gözün anlattığı bir hikâye oldu. Çatak, politik baskılar nedeniyle işlerini ve sosyal statülerini bir gecede kaybeden sanatçı Derya ve Aziz (Özgü Namal- Tansu Biçer) çiftiyle tanıştırıyor izleyicileri. Yönetmen Çatak bu çiftin hikayesiyle politik baskıların gündelik hayata, insan ilişkilerine ve ailelerimize nasıl sızdığı sorularının peşinden gidiyor. Akademisyen ve sanatçı olan çiftin, bir gecede işlerinden edilmesiyle başlayan süreç, aslında sadece sosyal statülerini değil, aile yaşamlarını ve ilişkilerini de sarsıyor.
Kağıt üstünde bu soruların, yönetmenin İstanbul ile Ankara’yı Hamburg ve Berlin olarak izletme fikrinin, doğrudan söylenmese de Barış Akademisyenleri’nin yaşadıklarını anlatmasının kulağa heyecan verici geldiğinin farkındayım. Böylesine politik konuları o kadar kontrollü ele alıyor ki izlerken bu korunaklı hal, izleyicide büyük boşluklar yaratıyor. Kürt tiyatrocu karakterlerin adlarını Baran ve Rojda olarak seçmesi, Aziz’in annesi ve Derya’nın ağabeyi üzerinden aydın- muhafazakar çatışması yaratması ya da insanı yoran mahkeme sahnesi gibi klişe ve kalıplaşmış fikirlere yer vermesi izleyiciyle film arasındaki bu mesafeyi de artırıyor.
Çatak her ne kadar politik ve faşist baskıların yalnızca Türkiye’de değil, Almanya başta olmak üzere dünyanın her yerinde olduğunu göstermek istese de Türkiye’deki politik gerçekliğe dair daha sözü olan bir anlatı nasıl olurdu sorusuyla baş başa kaldım ben. Çatak’ın rejisinin hakkını da teslim ettikten sonra sözü Çatak ve Köstepen'e bırakıyorum, buyursunlar:
Türkiye’de izleyiciyle buluştu “Sarı Zarflar.”Nasıl hissediyorsunuz, önce onunla başlayayım. İlk tepkiler geldi mi kulağınıza?
İlker Çatak: Heyecanlıyız. Filmin Türkiye’de vizyona girmesi, filmi çektiğimiz insanlarla burada olmak, bu günleri ailelerimizle, sağlığımızla yaşayabilmek çok güzel.
Enis Köstepen: Basın gösteriminden sonra salonun kalabalık olduğunu ve çıkışta yoğun tartışmalar yaşandığını aktardı arkadaşlar. Heyecanlandırdı bu beni. İlker’e de söyledim, filme eleştirel yaklaşanlar, ikna olmayanlar da izlenmesi ve tartışılması gerektiğini söylüyor, insanlar birbirine “Bu filmi izleyin ve konuşun, konuşalım” diyor. Bundan daha fazlasını isteyemeyiz diye düşünüyorum.
Ben de o insanlardan biriyim. Sorularım, eleştirilerim var. Bazılarının cevaplarını arayacağım şimdi. Diyaloglarla başlayalım istiyorum. Kimi sahneler, senaryo Almanca düşünüp yazıp sonradan mı çevrildi diye düşündürdü beni. Hangi dilde yazdınız senaryoyu?
İlker: Türkçe yazdık. Belki yavanlığı da olabilir ama oyuncuların hepsine kelimeleri, diyalogları ağızlarına oturtabileceklerini söyledim. Kendimi teslim ettim onlara. Bir yandan da Enis başta olmak üzere Türkçe bilen çok fazla insan baktı.
Enis: Evet, aslında orada da enteresan bir durum var. Kimi yorumlarda diyaloglara takılmış izleyiciler, bir yandan herkes oyunculukların çok iyi olduğunu söylüyor. Oyunculuklar bu kadar iyiyse diyaloglar da o kadar kötü olamaz diye düşünüyor insan. Siz de mi teklediniz?
Evet, bazı cümleleri ve söylemleri garipsedim. Kulağımı tırmalayan, karakterleri kartonlaştırdığını düşündüğüm cümleler oldu. Film ilerledikçe karakterleri tanıyıp alışmaya başladım ama genel olarak o yabancılaşma hali oldu diyebilirim.
İlker: Şunu da söyleyeylim. Filmde 60’ın üzerinde diyalogu olan karakter var. Bu oyuncuları Avrupa’nın farklı ülkelerinden bir araya getirdik. Aralarında Türkçeyi sonradan öğrenmiş olanlar da vardı. Bu tercihi özellikle ve bilinçli bir şekilde yaptık. Herkesi Türkiye’den getirmek istemedik; bu yaklaşım filmin ruhuna aykırı olurdu. Asıl mesele, o insanların aynı projede buluşabilmesiydi. Sonuçta film Almanya’dan finanse edildi ve tamamen Türkçe olarak çekildi. Bu durum, özellikle marjinalize edilen ve çoğunlukla göçmen rollerine sıkıştırılan oyuncular için oldukça anlamlı hale geldi. Böyle bir projede yer almak onlar için gerçekten değerliydi. Benim için de asıl önemli olan buydu.
Berlin’deki gösterim öncesinde Variety’e verdiğiniz bir röportajda filmin çıkış noktasını, en temelinde bunun siyasi baskılarla uğraşan bir evlilik hikâyesi olduğunu söylüyorsunuz. Bir de ben sorayım çıkış noktanızı?
İlker: 2014 yılında İstanbul’da “Sadakat” adlı bir film çektik. Bu, üniversitedeki bitirme projemdi. O dönemden beri, o hikâyenin aslında devam edebileceğini düşünüyordum. Politik bir bağlamda, bir evliliğin çatırdamasını merkezine alan bir uzun metraj fikri aklımdaydı.
Daha sonra bu arkadaşların tiyatrodaki hikâyelerini duyduktan sonra Enisler geldi ve “İlker, Türkiye’de bir şey yapmak ister misin?” diye sordu. Ben de bu fikri sundum. Ardından araştırma süreci başladı; insanlarla konuştuk, yazdık, geliştirdik. Oldukça uzun bir süreçti. 2021’de bu projeye ciddi anlamda başladık.
Enis: Daha Öğretmen Odası’nın setine girecektiniz.
İlker: Evet, daha sete girmemiştik. Ve gel gör ki 2026’ya gelmişiz.
Enis: Bu da başlı başına bir şey aslında. Aradan beş yıl geçmiş olmasına rağmen film fikir olarak eskimedi. Oysa eskime ihtimali de vardı. Hatta dünya, bir anlamda Türkiye’ye biraz daha yaklaştı diyebiliriz. Çünkü fikir aşamasındayken filmin dönemle kurduğu ilişkinin değişip değişmeyeceğini bilemiyorsunuz. Filmi bitirdiğiniz dönemle, yola çıktığınız dönem aynı olmuyor. Beş yılda çok şey değişebiliyor.
İlker: Ama mesela filmi izleyenler Almanya’nın, özellikle Doğu Almanya’nın hikâyesini de görüyor. Sonra birileri çıkıp “Biz de Macaristan’da o dönemde benzer şeyler yaşadık” diyor. Yani insanlar kendi deneyimleriyle de bağlantı kurabiliyor.
Enis: Festival sırasında Deadline’da çıkan bir eleştiri de filmi Trump Amerikası üzerinden okumuştu.
İlker: Evet, “Trump Amerikası üzerine yapılmış en iyi film” gibi bir yorumdu. Oysa biz o dönemde Trump’ın yeniden başa geleceğini öngöremezdik. Akademiye bu ölçüde saldıracağını da bilemezdik. Gazze’de yaşananları, Almanya’nın bu konudaki tutumunu da… Bunların hiçbiri o zaman öngörülebilir değildi.

Festival üzerinde hükümet baskısı var
Berlin demişken... Almanya hükümeti tarafından desteklenen Berlin Film Festivali boykot ediliyor, dünyanın dört bir yanından boykot çağrıları yükseliyor. Haliyle ben de sormak istiyorum: Boykot çağrılarına rağmen festivale katıldınız, ne söylersiniz? Ayrıca Berlin’deki atmosfer nasıldı?
İlker: Festival atmosferiyle başlayayım. Festival gerçekten koruyucu bir tutum sergiledi ve “Hak ve hukuk çerçevesinde söyleyebileceğiniz her şeyi söyleyebilirsiniz” dediler. Bu, soykırım meselesini de kapsıyor, Filistin bayrağını göstermeyi de. Bunlar yasaklı semboller değil. Dolayısıyla festivali düzenleyenler, ifade özgürlüğünü korumaya çalışan insanlar. Ancak onların da üzerinde hükümetin baskısı var. Alman hükümetinin daraltılmış bir antisemitizm tanımı söz konusu. Ayrıca Almanya’da giderek yaygınlaşan, fişleyici bir medya ortamı da var.
Boykot meselesine nasıl bakıyorsunuz, ikinize de sorayım bunu.
İlker: Festivali boykot etseydik hepimiz mesela o Filistinli arkadaş o sahneye çıkıp o hükümetin ortak olduğu suçu yüzlerine vuramayacaktı. Bunun üzerine olan bu tartışma olamayacaktı. Yani festivali boykot etmekten ziyade oraya çıkıp tartışmayı, o zorlu mücadeleye girmenin, kolaya kaçmadan yüzleşmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum.
Enis: Emin Alper’in de söylediği gibi, 2025 yılı için BDS’nin açıkladığı oldukça net bir boykot çağrısı vardı. Ancak 2026 Berlin süreci için BDS’nin böyle açık bir boykot çağrısı yoktu. Diğer Filistinli film oluşumları da, katılmama yönünde tavır alsalar bile, katılanlara kürsüyü kullanma ya da başka yollarla Filistinli sinemacılara destek olma gibi seçenekler sunuyordu. Türkiye’deki tartışma ise, bu alternatiflerin Filistinli oluşumlar tarafından da ortaya konduğunu büyük ölçüde göz ardı ederek ilerledi.
Festival bitti ama krizler bitmedi. Kültür Bakanlığı’nın Berlinale özelinde bir toplantı yapılacağını ve bu toplantıda festivalin geleceğine dair kararlar alınacağını söyledi, yükselen iddialardan biri de Berlinale direktörü Tricia Tuttle’ın görevinden ayrılacağıydı. Ardından katılımcılar ve çalışanlar için bir “davranış kuralları” belgesi hazırlanacağı da ifade edildi. Siz ise böyle bir uygulamanın açık bir sansür olacağını ve gerçekleşmesi durumunda bir daha asla filminizi festivale göndermeyeceğinizi söylediniz.
Evet, bahsettiğiniz gibi Tuttle’ın görevden alınacağına dair bir dedikodu çıktı. Alman hükümeti bu iddiayı doğrudan yalanlamadı. Ardından bir hafta içinde bir araya geldiler ve süreç şöyle şekillendi: Tuttle görevine devam edecek, ancak bazı yönlendirmeler getirilecek. Ve tabii ödül sonrasında bize ayrı bir ilgi de oldu. Yönetimin alacağı bu kararlar da soruldu. Ben de bunun üzerine, söz konusu yönergelerin büyük bir saçmalık olduğunu söyledim. Sonuçta belirli haklar çerçevesinde hareket etmek gerekir; bunun dışına çıkıldığında bu doğrudan sansürdür. Söyleşide değindiğim şey de tam olarak buydu, sizin aracılığınızla açıklamış olayım.
Tekrar filme dönmek istiyorum. Çift hikâyelerinde bir karaktere daha yakın hissetmeye meyilli oluyoruz, birinde daha kendimizden bir şeyler buluyoruz. Senaryoda eşiniz Ayda Çatak’ın da imzası var. Sizin daha çok sempati duyduğunuz bir karakter var mıydı, varsa buna nasıl mesafe koydunuz?
Enis: Ben İlker’i Aziz'e karşı daha fazla mesafe alması için zorladığımı söyleyebilirim.
İlker: Evet, Enis bana “Aziz’i fazla idealize etmeyelim” dedi, çok da haklıydı. Bir yazar olarak yargınızı yaptığınız işin dışında tutmanız gerekiyor bence. Ben iki karakteri de sevmeliyim. Hatalarıyla, yanlış kararlarıyla, İlker olarak kabul edemeyeceğim şeyler yaptıklarında bile… Ayda'yla da diyalogları yazarken hep karşı karşıya geçip karakterlerin avukatlığını yapıyorduk. Bazen ben kadın oluyordum, bazen o oluyordu. Değişiyorduk bunu. Sahneleri yüksek sesle okuyorduk. “Bu argüman yeterli değil” dediğimiz anlarda daha güçlü gerekçeler bulmaya çalışıyorduk. Bu şekilde yazınca, yönetmenlik de kolaylaşıyor. Çünkü oyuncular güçlü bir zemine sahip olduklarında neyi oynadıklarını net biçimde biliyorlar.
Enis: Bir de hep düşündüğüm bir şey var: Filmin başında bu karakterler kendi dünyalarının merkezindeler. Sonra o merkezi kaybediyorlar. Bence o savrulma hâlini olabildiğince hakkaniyetli vermeye çalışıyoruz. Ama o kayıp anı herkes hissediyor; hem kendileri hem seyirci. Aslında hikâye, o merkezi kaybetme ve o merkezde başlayan sorgulamanın hikâyesi.
Sizinle konuştukça bu filmi daha çok bir çift hikâyesi olarak düşündüğünüzü anlıyorum. Barış Akademisyenleri, KHK’lılar o kadar zor ve sert şeyler yaşadılar ki ben de bu filmin daha sert olmasını beklediğimi fark ettim. Açıkçası başka bir anlatı nasıl olurdu diye düşünmeden edemedim, fazla uzaktan bakılmış gibi hissettirdi bana bu hikâye. Ben daha sert bir filme ihtiyaç duyuyorum. Elbette her beklentiyi karşılayamazsınız, bu sizin bakış açınız ama bu uzak kalma halini ya da hikâyeyi bu şekilde ele almayı size sormak istedim.
İlker: En baştaki ilk taslaklardan birinde hatta taslak bile sayılmaz, daha çok tretman aşamasında bir hapishane hikâyesi de yer alıyordu. Ama sonra hepimiz şunu düşündük: Bu fazla karanlık. Biraz daha umut, ya da en azından tamamen umutsuz olmayan bir ton aradık. Üstelik o yönde ilerledikçe, anlattığımız ilişkinin kendisini de kaybetmeye başlıyorduk.
Enis: Söylediğiniz beklentiyi anlıyorum. Haliyle oluyor bu siyasi ve daha sert bir film beklentisi. Çünkü üzerinden on yıl geçmiş, kurmaca alanında çok da ele alınmadı Barış Akademisyenleri meselesi. Dönüp bakınca az bir süre olmadığını görüyoruz. Türkiye’de, 2015–2016 sürecinden sonra yaşadıklarımıza dair yapımlar oldukça sınırlı. Belgesel alanda daha fazla üretim var, ancak onların da gösterim imkânları çok farklı. Bu yüzden filmin bu beklentilerle nasıl karşılaşacağı, bugün için bizim de sorumuz. Ama film başka bir şey, beklentiler başka bir şey. Seyirci kendi beklentisini biraz kenara bırakıp bizim hayal ettiğimiz dünyaya kendini açarsa ve o dünyanın yarattığı duyguyla bir diyalog kurarsa, en değerli olan bu. Aksi durumda seyirci filmi kendi gerçeklik testine tabi tutuyor. O zaman da kimine göre böyle bir karakter yok, kimine göre var; kimine göre böyle konuşulmaz, kimine göre tam da böyle konuşulur oluyor.
İlker: Bir de galiba şu var, biz seyirciler olarak, özellikle Amerikan sinemasında gördüğümüz biçimiyle, bir haksızlık olduğunda ona karşı duran ve direnişle yola çıkan karakterlerin hikâyelerine, yani kahraman anlatılarına alışığız. Bu yüzden birçok kişi “Bu bir kahramanlık hikâyesi değil de bir adaptasyon hikâyesi mi?” diye şaşırabiliyor ve buradan bir beklenti kayması oluşuyor. Açıkçası ben bunu seviyorum; seyirciyi orada ters köşeye düşürmek hoşuma gidiyor. Örneğin bir eylemde “hak, hukuk, adalet” dendiğinde Aziz karakterinin yaşadığı yabancılaşma bence daha ilginç bir psikoloji. Neden insanlar omuz omuza duramıyor? Ya da siyaset bizi nasıl bölüyor, ailelerimizi nasıl etkiliyor? Bunun mekanizmaları neler? Bizi asıl ilgilendiren sorular bunlardı.

Bunların ismi geçmiyor ama zaten izlerken deneyimin olduğunu anlıyoruz. Siz mesela o olayları nasıl takip edebildiniz? Neler biliyordunuz ve çalışma sürecinde nasıl hazırlık yaptınız?
Böyle bir hikâyeye yelken açtığınızda KHK'dan nasibini almış insanlarla konuşmamak olmazdı elbette. Biz de birçok insanla konuştuk. Ankara’da Süreyya Karacabey, Berlin’de Fırat Erdoğmuş gibi isimler başta olmak üzere sanat ve akademi dünyasından birçok kişiyle görüştük. Enis bizimle çok geniş bir literatür paylaştı. Nilgün Toker’in "Beklerken" makalesi, Barış Ünlü’nün "Türklük Sözleşmesi" kitabı bizim için önemli kaynaklar oldu. Altı aya yakın araştırma yaptık, Sonuçta oldukça yoğun bir araştırma sürecinden geçen bir hikâye ortaya çıktı. Almanya ayağında ise, orada yaşayan ve sürgünde olan oyuncu arkadaşlarla temas kurarak projeye dahil ettik.
Biz de sizin de sohbet başında dediğiniz gibi şunu çok sorguladık: İnsanlar gerçekten çok zor dönemlerden geçti; hatta intihar edenler oldu. Senaryoyu yazarken Süreyya Karacabey’in katkısı çok değerliydi, sete girmeden önce metni okudu. Şunu bize şunu dedi: "Evet, o dönemde bizimle birlikte sokak akademisini yapmayanlara dair bir kırgınlık vardı ama bir yandan da başka gerçeklikler var. İnsanların aileleri bölündü. Ve siz o insanların hikâyesini anlatmayı seçiyorsunuz." Dolayısıyla herkesin aynı hikâyeyi anlatma zorunluluğu yok. Kimse kimseye kamerayı nereye çevirmesi gerektiğini söyleyemez. Eğer birinin başka bir derdi varsa, o da kendi merceğini oraya çevirir.
Türkiye baskının her alanda hissedildiği, hukuk kavramının içinin boşaltıldığı bir dönemden geçiyor. Keza dünyada da durum farklı değil. Soykırımlar, katliamlar, ırkçılık… Türkiye’de politik baskıyı her alanda yoğun biçimde hissediyoruz. Bu ortamda izlediği işlerden ve takip ettiği sanatçılardan da bir şey söylemelerini bekleyenlerin sayısı da bir hayli fazla. Siz Almanya’da nasıl deneyimliyorsunuz bunu? Üzerinizde bir baskı var mı, sizin bu konudaki yaklaşımınız nasıl?
İlker: Evet, böyle bir beklenti var. Ama beni daha çok kurcalayan, zamanın getirdiği genel bir baskı hissi. Herkesin her an bir renk, bir bayrak seçmesi ve kendini hızla bir politik mesele içinde konumlandırması bekleniyor. “Bu konuda ne düşünüyorsun, hemen söyle. Orada mısın, burada mısın?” gibi bir zorlanma var. Oysa bu hız, bu başlıklar üzerinden kurulan iletişim, birçok konuda derinleşmemizi engelliyor. Film de aslında biraz bunu kurcalıyor. Tiyatro sahnesinde geçen “Rengini belli et, herkes nerede durduğunu bilsin” cümlesi tam da buna işaret ediyor.
Sanatçılardan böyle bir şey bekleniyor, evet. Bir anlamda da haklı bir beklenti; çünkü kamusal bir görünürlüğünüz varsa bu bir sorumluluk getirir. Ama bu sorumluluk, herkesin istediği anda, istediği biçimde konuşmak zorunda olduğunuz anlamına gelmez. Ben neyi, ne zaman ve nasıl söyleyeceğime kendim karar veririm. Siz benden tam da o anda bir şey duymak istiyorsunuz diye bunu yapmak zorunda değilim. İletişim biçimim sizinkinden farklı olabilir ve bunun kabul edilmesi gerekir.
Enis: Bir anlamda bu durum, Wim Wenders’ın ilk açıklamasını daha anlaşılır kılmak için kapanışta yaptığı konuşmayı hatırlatıyor. Sinemanın diliyle aktivizmin, siyasetin dili birbirine temas eder ama aynı şey değildir. Yine de bu tür taleplerin baskısını hissediyorsunuz. Bir yandan böyle bir hikâye anlatmak istiyorsunuz, ama benim için meselenin bir tarafı da şu: Hayat nasıl devam edebiliyor? Bazen her şeyin durmasını istediğiniz anlar oluyor ama hayat bir şekilde akıyor ve siz ona uyumlanıyorsunuz. Film de biraz bu uyumlanma sürecinin hikâyesi.
Filme dair çokça konuşulan şeylerden biri de İstanbul ve Ankara rollerinde Hamburg ve Berlin’i izlememiz oldu. Bu tercih sizin fikriniz diye biliyorum Enis Bey, nereden çıktı bu fikir?
Enis: Enis: Berlin’e doğru yeni bir göç dalgası zaten yaşanıyordu, hâlâ sürüyor. Bu filmin de bir tür göçle oraya taşınabileceğini düşündüm; gönüllü ama aynı zamanda zorunlu bir sürgün hâli gibi. Bunu İlker’e de sordum: Böyle bir şey mümkün mü? Oradaki “Türkiye”yi bulmak, Hamburg’daki İstanbul’u, Berlin’deki Ankara’yı…
Bu fikir ortaya çıktıktan sonra, Almanya’yla kurulan paralelliklerin Avrupa’ya, hatta Amerika’ya kadar genişleyebileceğini fark ettik. Böylece hikâye yalnızca Türkiye’ye özgü olmaktan çıkıp daha katmanlı bir yapıya kavuşabilir diye düşündük. Nitekim İlker’in bir önceki filmi “Öğretmenler Odası”nın başarısı, filmin Almanya’nın Oscar adayı olması ve ardından kısa listeye kalması, İlker için böyle bir filmi Almanya’da çekme ihtimalini de somutlaştırdı.
T24’ten Binnaz Saktanber’e verdiğiniz röportajdan sonra eşiniz Ayda Çatak’ın sizin için fedakarlık yaptığı, hiçbir kadının bu ayrımcılıktan ve fedakarlık adı altında arka plana itilmesine kadar uzanan çok çeşitli yorumlar yapıldı. Ne söylemek istersiniz bu konuda?
Söylediğimin arkasında kötü bir şey yok orada. Ben orada açık açık “Eşimin hakkını ödeyemem” dedim. Ve bunu açık açık söyledim. Kimse bir yerlerden bulup getirip “Bu adamın geçmişinde böyle bir şey var, hadi linçleyelim” demedi. Ayda’yla orada karşılıklı minnet duygumuzu tüm samimiyetiyle anlattık. Linç etmek istiyorlarsa etsinler ya da o başlığı kullanmak istiyorlarsa kullansınlar. Biraz da insanların vicdanlarına bırakıyorum.
Tüm bu tepkilere ve eleştiriler nasıl hissettiriyor, şaşırıyor musunuz?
Şaşırıyorum. Yani tam da anlamış değilim, bilmiyorum. İnsanlar kavga mı arıyor ne arıyorlar bilmiyorum anlamıyorum yani.
"Öğretmenler Odası"ndan sonra hiç röportaj vermemiştiniz Türkiye medyasına. “Sarı Zarflar”la birlikte Türkiye medyası ve Twitter’ıyla tanışmış oldunuz.
Evet, o zaman hiç röportaj vermemiştim. Twitter’da artık var olmanın bile başlı başına sorunlu olduğunu düşünüyorum. İnsanlar ne beni ne Ayda’yı ne de bizi gerçekten tanımadan kolayca yargılıyor; üstüne bir de ahlaki üstünlük taslıyorlar. (Gülerek) Taslasınlar, sorun değil. Bir de onlardan dayak yiyelim, tam olsun.
Berlinale’de gündeme gelen sorulardan biri, filmin Türkiye’de çekilmesi hâlinde oyuncu performanslarının etkilenip etkilenmeyeceğiydi. Özgü Namal’ın bu konudaki yanıtı da oldukça konuşuldu. Ancak mesele, filmin nerede çekileceğinden çok Türkiye’de vizyona girip girememe ihtimaliydi diye düşünüyorum. Siz senaryoyu yazarken ya da oyunculara teklif götürdüğünüzde, herhangi bir çekinceyle karşılaştınız mı?
İlker: Elbette bunları konuştuk. Sonunda birbirimizin gözünün içine bakıp “Bu yolculuğa birlikte çıkıyor muyuz?” dedik ve herkes senaryoya onay verdi. Yola böyle çıktık. Ama teklif götürüp dahil olmak istemeyenler de oldu; bu da son derece anlaşılır.
Bir yandan da tansiyonu biraz düşürmek gerektiğini düşünüyorum. Aynı hayat görüşünü paylaşan insanların bile birbirine saldırıyor. Ben buna gerçekten çok üzülüyorum. Sonuçta bu kavga başkalarının işine yarıyor. Bu yüzden sosyal medyayı tamamen bıraktım; daha sakin, daha az nefret içeren bir hayat mümkün. Herkese de öneriyorum.
Enis: Şunu da eklemek lazım: Bu filmin Türkiye’de gösterilmesini hep istedik ve Türkiye’de yaşayan oyuncularla çalıştık. Ama yazım sürecinde de neyin mümkün olup olmadığını düşünüyorsunuz; sınırsız bir özgürlük alanında yazmıyorsunuz.
Filme dahil için de şunu yapsaydım ya da bunu yapabilirdim dediğiniz bir şey oldu mu?
İlker: Belki bir daha çeksem diyalogu daha az kullanırdım, bunu şimdi daha net fark ediyorum. Az önce söylediğiniz şey gerçekten çok değerli ama altyazı okuyanlar için takip etmek zor olabiliyor; hem yoğun hem de hızlı konuşuluyor. Bunu düşünüyorum bir yandan. Ama sonra da diyorum ki “Ne güzel kendi dilinde de çekmişsin çekeceğin filmi.” Keşkelerle yaşamamak gerekiyor!




