Gece, kadın ve şehir

Bazı şehirler kadınların omuzlarını yukarı kaldırır. Bazıları ise indirir. Önce yürüyüşünüz değişir. Ardından sesiniz. En son geceyle ilişkiniz. Sonra dönüp geriye baktığınızda, aslında çoktan değişmiş olduğunuzu anlarsınız.
Yerevan’a taşındığım yıllar pandemiye denk gelmişti. Yeni bir ülkeye gelmiştim ama aslında hiçbir yere varamamış gibiydim. Şehir yoktu, sokak yoktu, meydanlar yoktu; hayat dört duvarın arasına sıkışmıştı. Dünyam; evimiz, komşularla paylaştığımız bahçemiz ve karşı apartmanların balkonlarından ibaretti. Günlerce aynı balkonlara baktım. Çamaşır asan kadınları, sigara içen adamları, bisiklet süren çocukları izledim. Hepimizin yaptığı gibi ben de bilmediğim hayatları zihnimde tamamladım. Bir şehri tanımayınca, hayal gücünüz onun eksik kalan yerlerini dolduruyor.
Pandemi insanları evlerine kapatmıştı; hemen arkasından gelen savaş ise onları meydanlara döktü. Ölüm kapıdayken şehir bana ilk kez korkulacak değil, birlikte yas tutulacak ortak bir ev gibi göründü. Yerevan’ı önce sokaklarında değil, gencecik çocuklarının cenazelerini omuzlayan kadınların yüzündeki o ağır yasta tanıdım. Ölümün bu kadar yakın, acının bu kadar taze olduğu bir coğrafyada nefes almaya çalışırken tuhaf bir duyguya kapıldım. Suçlulukla karışık bir sığınma hissine…
Şehir, kendi yasını tutarken hepimizi de kolluyordu.
Sokakta eksilen teyakkuz
O ilk sakin geceyi çok net hatırlamıyorum ama o geceden aklımda kalan hissi hiç unutmadım: Hiçbir şey hissetmemiş olmamı.
Bir kadın için bazen en büyük özgürlük tam da budur.
Restorandan çıktım. Gece sakindi, hafif bir rüzgâr vardı. Eve yürüdüm. Arkamı kontrol etmeden. Adımlarımı hızlandırmadan. Cebimdeki anahtarı parmaklarımın arasına sıkıştırıp bir savunma aracına dönüştürmeden. Telefonumu, bir tehlike anında birine hemen ulaşabilmek için avucumda sıkı sıkı tutmadan... Sadece yürüdüm.
Halbuki kadınlar için gece tek başına yürüyebilmek olağanüstü bir cesaret hikâyesi değil, sıradan bir insan hakkı olmalı.
Oysa biz kadınlar, İstanbul gibi devasa ve her an tetikte olmayı emreden şehirlerde eve giden en kısa yolu değil, en aydınlık yolu ezberleriz. Hangi sokakta adımların hızlanacağını, hangi durakta beklenmeyeceğini, kime “Eve vardım” mesajı atılacağını çok iyi biliriz. Telefonun şarjı yüzde onun altına indiğinde kalbin neden daha hızlı atmaya başladığını ancak başka bir kadın anlayabilir.
Ve biz bütün bu teyakkuz hâlini normal sanarak büyürüz.
Bakışların ihtimalini ezberlemek
Geçen gün İstanbul metrosundaydım. Yaz sıcağıydı. Üzerimde ince bir yaz elbisesi vardı. Farkında bile olmadan başımı eğip eteğimi kontrol ederken yakaladım kendimi. Eğildiğimde açıldı mı? Otururken bir yerim göründü mü? Sonra oturuşumu düzelttim. Çantamı biraz daha önüme çektim. Kimse bana bunları yapmamı söylemiyordu. Belki gerçekten bana bakan bile yoktu. Ama beden bazen akıldan önce öğreniyor. Bir kadın, yıllarca aynı şehirde yaşayınca yalnızca sokakları değil, bakışların ihtimalini de ezberliyor. Taciz eden bakışı da, yargılayan bakışı da... O bakışlar orada olmasa bile beden nöbetine devam ediyor.
Sonra bir gün, İstanbul’un o hırçın ritminden uzak, kendi halinde, büyük bir mahalleyi andıran daha küçük bir şehir geliyor. Ve farkına bile varmadan bedeninizden o eski, köklü korkuyu söküp almaya başlıyor. İnsan değiştiğini önce reflekslerinden anlıyor.
Masada bırakılan şey
Zamanla bu hafiflik hayatın başka köşelerine de sızdı. Kafelerde çalışmaya başladım. Bir gün tuvalete gitmek için kalktığımda fark ettim: Bilgisayarım, telefonum ve kulaklığım masada duruyordu; hiçbirini toplamamış, üstelik yan masadakinden göz kulak olmasını bile rica etmemiştim.
Döndüğümde her şey bıraktığım yerdeydi. İlk zamanlar bunun en şaşırtıcı tarafının eşyalarımın güvende olması olduğunu sanıyordum. Sonra anladım. Masada bıraktığım şey telefonum ya da bilgisayarım değildi; yıllardır yanımdan ayırmadığım teyakkuzdu.
İnsan, ömrü boyunca koruyucu bir zırh gibi taşıdığı tetikte olma hâlini de bir gün sessizce bir masanın üzerine bırakabiliyormuş.
Belki de bu yüzden gece korkmadan yürümekle bilgisayarını masada bırakabilmek bana hep aynı duygunun iki farklı hâli gibi geliyor. Birinde bedenini unutuyorsun, diğerinde eşyanı. İkisinin de temelinde insanın sürekli tetikte yaşamak zorunda hissetmediği görünmez bir güven duygusu var.
Kamusal alanın bekçileri: İnsanlar
Kent kuramcısı Jane Jacobs, güvenli şehirleri anlatırken bunu “eyes on the street” diye tarif ediyordu. Bir şehri güvenli yapanın yalnızca polis, kameralar ya da yüksek duvarlar olmadığını; asıl güvenin insanların kamusal hayatın doğal bir parçası olarak sokakta bulunmasından doğduğunu söylüyordu. Kafede oturanlar, dükkânını kapatan esnaf, penceresinden sokağı izleyen komşu, parkta oynayan çocuklar... Kimse güvenlik görevlisi değildir ama herkes, farkında olmadan ortak hayatın tanığıdır.
Belki de bu yüzden Yerevan’da beni en çok etkileyen şey suçun hiç olmaması değildi. Böyle bir şehir zaten yok. Beni etkileyen, güvenin gündelik hayatın sıradan bir parçası hâline gelmiş olmasıydı.
Nitekim Ermenistan Başsavcılığının son yıllarda yayımladığı veriler, birçok suç türünde düşüşe ve suçların aydınlatılma oranında artışa işaret ediyor. Elbette istatistikler tek başına bir şehrin ruhunu anlatmaz. Ama bazen bir toplumun birbirine ne kadar güvendiğine dair küçük ipuçları verir.
Belki de bu yüzden insanlar bilgisayarlarını masada bırakıp tuvalete gidebiliyor. Belki de bu yüzden kadınlar gece yürürken omuzlarını biraz daha aşağı indirebiliyor.
“Git, ben arkandayım”
Bu güven hissi yalnızca benim bedenimde kalmadı; anneliğime de sızdı. İstanbul’da oğlumun eli, elimden ayrıldığı anda ağzımdan neredeyse hep aynı cümle çıkardı: “Elimi bırakma.” Parkta, kaldırımda, kalabalıkta. O cümlenin içime yerleşmiş korkuyu çocuğuma da nasıl miras bıraktığını fark etmiyordum bile.
Sonra bir gün Yerevan’da, açık bir meydanda ağzımdan bambaşka bir cümle dökülüverdi: “Git. Ben arkandayım.”
Aradaki mesafe yalnızca birkaç metreydi. Ama o birkaç metre bana güvenin bazen bir annenin çocuğunun elini biraz daha erken bırakabilmesi olduğunu öğretti.
Güvenlik var, peki eşitlik?
Elbette bunu yazarken sokağın sunduğu bu özgürlüğün kusursuz bir toplumda yaşadığımız anlamına gelmediğini de biliyorum. Çünkü güvenlik ile eşitlik her zaman aynı kapıya çıkmıyor.
Nitekim Ermenistan’da kadın örgütlerinin ve Birleşmiş Milletler kuruluşlarının yıllardır dikkat çektiği en önemli sorunlardan biri aile içi şiddet. UNFPA’nın paylaştığı son verilere göre kadınların yaklaşık yüzde 17’si yaşamlarının bir döneminde aile içi şiddete maruz kaldığını bildiriyor. Ancak uzmanlar bunun buzdağının yalnızca görünen kısmı olduğunu söylüyor. Çünkü birçok kadın yaşadıklarını hiç kimseyle paylaşmıyor; paylaştığında da destek göreceğine inanmıyor. Kamusal alanda hissedilen güven, özel hayatın içinde her zaman aynı karşılığı bulmuyor.
İşte tam da bu yüzden güven ile eşitliği birbirine karıştırmamak gerekiyor. Bir toplum kadınlara geceyi geri verebilir. Ama hayatı henüz eşit paylaşmıyor olabilir. Başka bir deyişle; sokak sizi incitmez, ama bazen insanı en çok kendi evi incitir.
Kasların hafızası
Yine de bütün bunlar, Yerevan’ın bana geri verdiği gecenin önemini eksiltmiyor. Çünkü güven, yalnızca bir şehrin özelliği değil; zamanla bedenin de öğrendiği bir duygu.
Bunu en çok İstanbul’a döndüğümde fark ediyorum. Telefonum yeniden avucumun içinde sıkılaşıyor. Oğlumun eli yeniden elimin içinde kayboluyor. Akşam yürürken adımlarım, ben fark etmeden hızlanıyor.


