“Gençlerin Arapça öğrenmemesinin sebebi ailelerinin gördüğü zorbalık”

Hrant Dink Vakfı Azınlık Hakları Akademisi 2024 mezunlarından Evlin Hüseyinoğlu, akademinin mezunlara sunduğu Alt Hibe Programı kapsamında Küresel Değişim Derneği ve Nehna işbirliğinde “Antakya Yerel Arapça Lehçesi Dil Kartları” isimli projesiyle Nisan–Aralık 2025 tarihleri arasında çalışmalarını yürüttü.
Antakya Arapçasını kayıt altına almayı ve erişilebilir bir öğrenme aracına dönüştürmeyi amaçlayan proje, deprem sonrası hızlanan kültürel ve dilsel kaybı görünür kılmayı hedefliyor. Evlin Hüseyinoğlu hem saha deneyimini hem de dil kartlarının ortaya çıkış sürecini konuştuk.
Antakya Yerel Arapça Lehçesi Dil Kartları Projesi nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?
Antakya Arapçası ebeveynlerimizin kuşağında yaygın olarak konuşuluyordu. Ancak anadilde eğitimin olmaması ve dilin büyük ölçüde sözlü aktarılması nedeniyle genç kuşaklara aktarımı giderek zayıfladı. Deprem öncesinde insanlar günlük yaşamda bu dile maruz kalmaya devam ediyordu fakat deprem sonrası yaşanan göç, özellikle kuşaklar arası teması ciddi biçimde azalttı. Üst kuşaklar Hatay içi göç tercih ederken, Antakya'dan, Ersuz'dan, Altınözü'ne ya da Samandağ'a göç ederken, gençler ve özellikle çocuklu aileler büyük şehirlere dağıldılar. Ayrıca Antakya Arapçası, Suriye, Lübnan ve Filistin’de konuşulan lehçelerle benzerlikler taşısa da Türkçe ile uzun yıllar süren etkileşim sayesinde kendine özgü bir yapıya sahip. Bu özgünlüğün kaybolma riski karşısında dili kayıt altına almak ve erişilebilir bir öğrenme aracına dönüştürmek için bu projeyi başlattık.
Yerel Arapça lehçesi Antakya'daki Hıristiyan toplum için nasıl bir anlam taşıyor? Ve bu dili kaybetmek o toplum için neler ifade eder?
Arapça bizim için yalnızca gündelik iletişim dili değil, aynı zamanda ibadet dili. Öte yandan Antakya’da Arapça yalnızca Hıristiyanlar tarafından değil, Alevi ve Yahudi topluluklar tarafından da konuşuluyor. Bu nedenle dil, farklı topluluklar arasında kurulan sosyal ilişkilerin ve ortak yaşam kültürünün önemli bir taşıyıcısı. Arapçayı kaybetmek sadece bir dilin değil, o dil etrafında şekillenen hafızanın, kültürel birikimin ve birlikte yaşama deneyiminin de kaybı anlamına geliyor.
6 Şubat depremi yalnızca mekânsal değil, kültürel kayıplara da yol açtı. Depremden sonra dille kurulan ilişkide bir değişim oldu mu? Bu proje kültürel kaybın neresinde duruyor?
Depremde yalnızca binaları değil, gündelik yaşamı da kaybettik. Buna bir de deprem sonrası artan göç eklenince kuşaklar arası dil aktarımı ciddi biçimde zayıfladı. Antakya’nın çok katmanlı yapısının en önemli taşıyıcılarından biri dil ve dili korumak, aynı zamanda birlikte yaşama kültürünü, gündelik hayatı ve kolektif hafızayı da korumak anlamına geliyor. Ben kişnişin Türkçesini geçen sene öğrendim. “Kuzbara” bizim için kişniş. Bir yemeği yaparken içine kişniş koyuyorum desem, annem kişniş ne diyecek mesela. Böyle bir dilsel kayıp var arada.
Siz Hrant Dink Vakfı’nın 2024 Azınlık Hakları Akademisi mezunlarındansınız ve bu projeyle alt hibe programına başvurdunuz. Akademide öğrendiklerinizin bu projeyi şekillendirmede yardımını gördünüz mü?
Azınlık Hakları Akademisi benim için dönüştürücü bir deneyimdi. Anadil hakkı konusunu daha sistematik biçimde ele alma fırsatı buldum. Çalışmayı yalnızca bir arşiv ya da saha araştırması olarak değil, hak temelli bir girişim olarak görmeye başladım. Saha çalışmasına katılan genç gönüllülerle de sık sık şunu konuştuk: Bugün bu kayıtları tutuyor olmamızın nedeni, anadilimizi öğrenebileceğimiz bir okulumuzun olmaması. Bu süreç, hem bizim hem de genç katılımcılar için anadil hakkı üzerine düşünmek açısından önemli bir deneyim oldu.
Dil kartlarında yer alan kelimeler önceden belirlenmiş miydi, yoksa saha çalışmaları sırasında mı ortaya çıktı?
Saha çalışması sonunda hedeflediğimizden daha fazla kelime derledik. Görüştüğümüz kişilerle resmi görüşmelerden çok sohbet ettik ve kelimeler de çoğunlukla bu sohbetlerden çıktı. Evlerdeki eşyalar, yemekler, bitkiler ya da gündelik yaşamın içindeki unsurlar üzerinden ilerledik. Çok teknik ya da nadir kullanılan kelimeler, terimlerden ziyade insanların evde, mutfakta, sokakta veya çarşıda karşılaşılabilecek kelimeleri tercih ettik.
Saha çalışması sırasında görüştüğünüz kişiler projeyi duyduklarında nasıl tepkiler verdi?
İnsanlar bu projeye büyük bir ilgi ve duygusallıkla yaklaştılar. Özellikle gençlerle birlikte çalışmamız onları çok mutlu etti. Ayrıca dilin yok olma ihtimali, hem kültürün hem birlikteliğin yok olma ihtimali bir korku yaratıyor insanlarda. Bizim dili kayıt altına alma çabamız kendi topluluğumuzda derin bağlar kurma hissiyle tekrar tanıştırdı. Bir katılımcı şöyle demişti: “Biz bu dili kendi çocuklarımıza öğrettik ama bizim çocuklarımız kendi çocuklarına bu mirası aktaramadılar.” Bu tür ifadeler, projenin neden gerekli olduğunu bir kez daha gösterdi.
Sahada çalışırken sizi çok etkileyen hikâyeler, anılar oldu mu?
Ayrımcı bir tavır vardı 70'ler ve özellikle 80'ler Türkiye'sinde, Vatandaş Türkçe Konuş döneminden beri gelen. Çoğu saha katılımcılarının, şöyle bir anlatısı var: İlkokula başladığında Türkçe bilmediği için öğretmeni ya da aksanı yeterince kentli olmadığı için, arkadaşları tarafından zorbalığa uğrayan insanlar var. Bugün genç kuşakların önemli bir bölümünün Arapça öğrenmemesinin sebebi de ailelerinin gördüğü bu zorbalık. Bu hikâyelerin konuşulması ve genç gönüllüler tarafından da duyulması, saha çalışmasının bizim için en etkileyici yanlarından biri oldu.
Sohbetimiz boyunca insanların hafızalarını ve kültürlerini koruma isteğinden söz ettiniz. Projeyi duyduklarında nasıl katkı sundular?
Beklediğimizden çok daha fazla ilgi gördük. Genç gönüllülerin saha çalışmalarına katılması da kuşaklar arası ilişkileri güçlendirdi. Görüştüğümüz kişiler belki annesini tanıyordu ama artık kendisini de tanıyor. O bağı kurmak bizim için önemliydi. Şunu da eklemek isterim, her gittiğimiz evde büyük bir coşkuyla karşılandık. Antakya’da, misafir olduğunuz evden yemek yemeden dönemiyorsunuz. Çalışmaların bir kısmı sofra başında yemek yerken gerçekleşti.
Dil kartlarının tasarım sürecinde nelere dikkat ettiniz? Görsellerin ve çok dilli yapının kartlara nasıl bir katkısı oldu?
Kartlarda her kelimeye Arapça yazımı, Türkçe harflerle okunuşu ve Türkçe karşılığını ekledik. Böylece hem öğrenmeyi kolaylaştıran hem de referans olarak kullanılabilecek bir içerik oluşturmayı hedefledik. Görselleri de bu nedenle önemli gördük. Kelimelerin görsellerle birlikte sunulmasının öğrenmeyi kolaylaştıracağını düşündük ve illüstrasyonlar için bir sanatçıyla çalıştık. Sade ve erişilebilir bir tasarım tercih ettik.
Deprem sonrası yaşanan göç düşünüldüğünde bu kartlar göç eden insanlar için nasıl bir anlam taşıyor?
Göç eden arkadaşlarımız ve ailelerimiz için bu kartların Antakya’yla bağ kurmanın bir yolu olduğunu düşünüyorum. Örneğin İstanbul’da yaşayan bir ailenin, çocuklarıyla birlikte yemek yaparken kartları kullanarak baharat isimlerini çalıştığını gördük. İnsanlar fiziksel olarak Antakya'dan uzaklaşmış olabilirler ama dil üzerinden, kültürel bağ üzerinden direnç devam ediyor.
İnsanlar bu kartlara nasıl ulaşabilir? Gelecekte bu çalışma için neler yapmayı planlıyorsunuz?
Kartlar şu anda Nehna’nın (www.nehna.org) sitesinde ve sosyal medyasında erişime açık. Gelecekte kartları seslendirmeyi, yani Arapça kelimelerin okunuşlarını da erişilebilir hale getirmeyi planlıyoruz.


