İnsan hayatı boyunca kaç göç yaşayabilir? Kaç yol, kaç ev, kaç insan sığdırabilir aynı valizin içine…
Valiz artık taşmaya başladığında anlarız ki sıradaki göç, en son olandır belki de.
35 yıl sonra doğduğun o küçük şehre yapıyorsan bu son göçü, işler biraz daha karışık hale gelebilir içsel olarak.
İşte ben de tam olarak bunu yaptım. 17 yaşımda üniversite yollarında çıkıp gittiğim bu kente göçmen bir kuş misali onca yıl sonra geri döndüm. Yanımda eşim Onno ile birlikte. Elimizde, içi yılların yükü, iyisi kötüsü, acısı tatlısıyla yaşanmışlıkları ve biriktirdiğimiz tüm anlar, anılarla dolu küçük bir valizle beraber, çocukluğuma geri döndük.
Zonguldak…
Çocukluk hafızamdan geriye kalan birçok şeyin değiştiğini görmek beni biraz yaralasa da yaşam yolunda her şeyin değiştiğinin, dönüştüğünün farkındalığında bir yaşta olduğum için sanırım, eski benden daha kolay alışıyor şimdiki ben.
Evler, sokaklar değişmiş, insanlar değişmiş, çok şey değişmiş, belki dönüşmüş ama İstanbul Pastanesi’nin o mis kokulu ay çöreği aynı güzelliğiyle duruyor. Palamutlar da öyle. Bereketli bir dönemde gelmişiz. Şanslıyız.
İçinde çocukluğumu saklayan bu şehirde artık yeni şeyler görme, duyma, söyleme vakti belki de…
Çocuk benle yetişkin benin, eski iskelede, eski sokaklarda yeni insanlarla, yeni hikâyelerle tanışma zamanı.
İçimdeki heyecan sürekli dürtüyor beni. Kiraladığımız eve sığamıyorum. Hep dışarı atmak istiyorum kendimi. Bu kenti 35 yıl sonra adım adım, karış karış gezmek, koklamak, yeniden tanımak istiyorum. Şehrin hafızasında her ne kadar çocuk Vuslat olarak kalmışsam da, yaş almış Vuslat'ın da bu şehre anlatacakları var. Dile kolay 35 yıl içinde valizime sığdırmaya çalıştıklarım öyle çok ki…
İçimdeki çocuk, hadi koş bak şurada denize girerdin, şuradaki kayıklardan balık alırdınız, şuradaki bahçede dalından mürdüm eriği yerdiniz, yine yapalım, hadi diye sesleniyor sürekli bana. Elbette yapacağım hepsini, yavaş yavaş. Eski insanlarımı bulacak, yeni insanlarla tanışacak, hikâyemi anlatacak ve hikâyelerini dinleyeceğim. Valizime sığdırabildiklerimi çeyiz sandığı açar gibi tek tek açıp anlatacağım. Sığmayanları ve geride bıraktıklarımı da…
Zonguldak değişmiş evet.
Gelişmiş, benim gibi büyümüş. Eskinin yanına birçok yeni gelmiş. Deniz, toprak daha da bereketlenmiş, hareketlenmiş. Çehre güzelleşmiş, yatırımlar artmış. Dünyaya açılan yeni kapılar inşa edilmiş. Ben bıraktığımda trenler buharlı, yollar patikaydı. Kömür tozu yağardı gökyüzünden. DNA’larımıza kadar karbonuz aslında bu şehirde.
Hayat böyle işte. Bazen doğduğun şehre göçmen bir kuş misali dönmek de var yaşamın içinde. Bir eş ve bir valizle…
Kısa bir tanışmadan da bahsetmeliyim. Deniz kenarında oturup iki laf ederken bir çift takıldı ikimizin de gözüne. Bir tarafı felçli bir kadın ve onu yürütmeye, yüzdürmeye, yüzünü güldürmeye çalışan kocası. O kadar etkilendik ki tanışmak istedik. Adam ömrünü karısına adamış. Bir evlat kaybetmişler ve kadın o acıyla felç geçirmiş. Bu ağır hikâyeye rağmen umutlarını yitirmemeye, hayata birlikte tutunmaya devam ediyorlar. Ordulularmış. Çocukları İstanbul’da yaşıyormuş. Onno bir İstanbul Ermenisi olduğunu söyledi. Biraz durduk, baktık… Adam Onno’ya sarıldı ve hoş geldiniz kardeşim dedi. Nefes aldık.
"Bak" dedi, çocuklarım İstanbul’da, biz burada karı koca kalmışız, birbirimize yetmeye çalışıyoruz. Şu an burada başımıza bir şey gelse senden yardım isteyeceğim değil mi… Bir nefes daha… Onno, "Aynı denize giriyoruz aynı palamudu yiyoruz" deyince bizim Ordulu da "Yahu palamudun Türkü Ermenisi mi var?" diye ekledi ve işte o an nefes yerini kahkahalara bıraktı. 35 yıl aradan sonra gelen bu tanışma, ilk arkadaşlık bana umut verdi.
Bu şehrin insanları, güzel insanlar…



