Gülten Kaya ile Hrant Dink ve Ahmet Kaya anıları
19 Ocak’tan evvel Rakel Hanım ve siz tanışıyor muydunuz?
Yok, Ahmet ve ben, Hrant’la tanışıyorduk. O linç sürecinde Hrant Ahmet'in yanına gelmişti.
İlk defa mı geldi, yoksa zaten birbirlerini tanıyorlar mıydı?
Birkaç yerde karşılaşmalar olmuştu. Ama bir ortak arkadaşımız var, onunla beraber, Levent'teki ofisimize geldiler. Hrant Ahmet’le dayanışma ve onu teselli etme duygusuyla gelmişti.
Sevdiler mi birbirlerini?
Seviyorlardı zaten. Değer veriyorlardı birbirlerine. Saygı duyuyorlardı. Yani birbirimizi dışarıdan izleyen insanlardık zaten.
Hrant bir televizyonda konuşuyorsa imkanı yok başka bir şey izlemezdik, o ekranın başında olurduk zaten. Ondan sonra da Hrant'ın konuşması üzerinden kendi aramızda değerlendirmeler yapardık.
Mesela Hrant geldiğinde, bir Harput türküsü var; ‘Hüseynik'ten çıktım yola…’ Ahmet’in türküyü okumasını istemişti. Ondan sonra da kendisi eşlik etmeye çalışmıştı. Bu türküyü çok sevdiğini söyleyince, ‘Hrant da türküler dinliyormuş’ diye düşündük.
Ahmet'ten sonra ben Hrant'la daha çok sivil toplum kuruluşlarının toplantılarında bir araya çok geldim. Sıraselviler’de bir yer vardı, bir restoranın en üst katı. Aynı Cezayir’deki gibi küçük toplantılara yer verirlerdi. Orada bir toplantıdaydık. İnsan Hakları Derneği’nin bir toplantısıydı hatırladığım kadarıyla. Hrant da, ben de oradaydık. Toplantı bitti insanlar dağıldılar. Birbirlerini görenler ayakta sohbet ediyor falan, ben de oturuyorum masada. U şeklinde bir masa yapmışlardı. Hrant da karşımdaydı zaten toplantı sırasında. Ben kafamı bir kaldırdım Hrant da hâlâ oturuyor. Hrant’ın gözleri kan çanağı olmuş, bana bakıyor. Yani gözüne kan oturmuş denir ya, o Hrant’ın aklımda kalan en son görüntüsü.
Bana bakarken yakaladım onu. Fakat hani bir insan ağlamak ister, ağlayamaz, tutar kendini ve kızarır ya, öyleydi o hali.
Ondan sonra sarıldık falan derken dağıldık. Gittik.
19 Ocak günü. Ben Cihangir’deki ofisteydim. Televizyon açıktı. Alt yazı geçti televizyondan. İdrak etmeye çalışıyorum alt yazıyı. Vuruldu, Agos, Agos'un önünde… İdrak ettiğimde ilk Ayşe Önal'ı aradım. 'Ayşe duydun mu Hrant vurulmuş' dedim.
‘Ben şimdi oraya geçiyorum’ dedi. ‘O zaman ben de fırlıyorum’ dedim. Ben buradan, Ayşe de bir yerdeymiş, oradan fırladık. Biz Agos'un önüne geldiğimizde Hrant daha oradaydı.
İlk hatırladığım Sera'nın gelişi. Güvenlik çemberine yaklaştırmıyorlardı. O da ‘O benim babam’ diye feryad ediyordu. Bugün hâlâ kulağımda Sera'nın sesi çınlıyor. Hemen sonra eşi Rakel, ailesi geldi.
İlk anda sadece 15-20 kişi filandık.
Tabii ki Agos'un içindeki o karışıklığı hatırlıyorum. İnsanlar gelmeye başladılar filan, cayır cayır telefonlar çalışıyor...
Bir defter buldum. Bir kalem elime aldım, telefonun başına geçtim ve arayanları not etmeye başladım. Çünkü başka yapabileceğim hiçbir şey yok.
Siz miydiniz? Ben sizi gördüm. Yanınızdan gelip, geçtim. Aklım çok karışıktı. Bomba düşse bu kadar etkilenirdim. Oturanın siz olduğu aklımın ucuna bile gelmezdi. Sadece ‘bir kadın not alıyor’ diye düşündüm.
Evet bendim. Ambulans geldi, Rakeller geldi, ailesi geldi Ayşe onlarla, ben de cayır cayır çalan telefonlara bakıyorum. Çünkü hükümet tarafından arayanlar oluyordu, ‘onları kayda geçirmek lazım’ diye düşündüm. Bunu yapmamın asıl sebebi şu. Herkes o an çok duygusal, telefona bakan biri çok farklı tepkiler verebilir, hükümettekilerle makul konuşmak lazımdı düşüncesi.
Rakel ile de ilk orada tanıştım.
19 Ocak günü çok güçlü görünüyordunuz. Bence yaşadıklarınız tecrübeler sizi güçlü kılmıştı.
Olabilir. Rakel de çok güçlü bir kadın.
Aslında o günden önce de bir kez daha Rakel'le tanışmıştık ama ilişkimizin devamı olmamıştı.
Şafak Pavey’in doğum günüydü. Şafak bir tekne kiralamıştı, Hrant ve Rakel de oradaydı. Kucaklarında ilk torunları Nora vardı. Orada kızımla beraber Nora’nın derdine düşmüştük. Biz istedik ki Nora’yı Hrant’ın elinden alalım sevelim. Vermedi Hrant da. Yapıştı Nora’ya. ‘Ya Hrant yemeyeceğiz. Bir sevelim’ dedim. ‘Düşürürsün sen şimdi’ dedi. ‘Niye düşüreyim. Ben de çocuk büyüttüm’ dedim.
Nora da boncuk gibi bir kızdı, Rabbim ne güzel bir bebekti.
‘Su içireceğim ben ona’ dedi. ‘Bak bahane yaratma, ona ben de su içirebilirim’ dedim. ‘Tamam tamam’ deyip nihayet Nora’yı kucağıma verdi. ‘Ne kadar bencil bir dedesin, böyle şey olur mu?’ dedim.
Ondan sonra Nora bizim gözbebeğimiz oldu.
Bir de Hrant’ın hiç göremediği Nare var. Nare yeni doğmuştu. Ev ise taziye evi, kız susmuyor, ağlıyor. Karolin susturamıyor Nare’yi. Aldım bebeği kucağıma, bir şekilde uyuttum. İnanamadı Karolin. Çok uzun uzun ağlamalardan sonra uyumuştu bebek.
Peki Ahmet Kaya başkalarının kızlarını sevmesine izin verir miydi, korumacı mıydı o da?
Çok kıskançtı o konuda. Bence Hrant’tan farkı yoktu. O da öptürmezdi. Kıskanırdı, kıyamazdı.
Kızlarına çok düşkündü öyle, böyle değil.
Melis iki-üç yaşlarında, abim (Yusuf Hayaloğlu) kızı hoplatıp zıplatıp oyun oynatıyordu. Ahmet deliriyordu abime ‘Abi bir yeri bozulacak’ diyordu. En sonunda bir gün ‘Ya bu oyuncak bebek mi ki bir yeri bozulsun, o da dayısı, bırak da oynasınlar’ dedim.
Onlar oynarlarken gözünü ayıramıyordu Melis’ten. Abime ‘düşürürsün’ diyemedi, ‘bozulacak’ dedi...
Bir gün Melis küçük yürüteciyle halıya takıldı, düşer gibi oldu, düşmedi yani, Ahmet o yürüteci hemen alıp balkona koştu ve dışarı fırlattı.
Yani onun bu hallerinden Melis bisiklet bile kullanamadı. ‘Ondan düşer, bundan bir yeri bozulur’ diye diye...
‘Bırak bu kız bir markete gitsin, insanlarla, parayla bir ilişki kursun, alışveriş yapsın’ diyordum. Bizim kapıda iki tane korumamız var. Ne olabilir ki?
‘Bak karşıya bile geçmeyecek, korumalar da kapıda, bu kadar korumacı davranma, çocuğun özgüveni gelişsin’ dedim.
‘Hayret bir şey ya, nedir bu özgüveni gelişsin falan’ dedi ama biz Melis’i yolladık.
Ahmet hemen cama koştu 'Melis geliyor' diye aşağıya bağırdı. Bana de ‘Sen otomatiği basılı tut, ışık sönmesin’ falan... Ne o, Melis sakız almaya gidecek...
‘Görmemişin bir kızı olmuş, sen de hakikaten betersin’ dedim. Yani kızlarına paranoya seviyesinde bir düşkünlüğü vardı.
Gece sürgünde Paris’ten telefon açıp Melis’i sorardı. Uyuyor dediğimde ‘Sen şimdi telefonu onun kalbinin üstüne bir koy bakayım’ derdi.
Ben koyardım, o da Melis'in kalp atışlarını dinlerdi.
Ben Ahmet’te gördüğüm düşkünlüğü çok az insanda görmüşümdür.
Bence Baron Hrant da evlatlarına çok düşkündü.
Yani belki erken ayrılacakları gibi bir his vardı içlerinde, bilemiyorum.

