Dört haftadır bu sayfalarda yayımlanan bölümlerde, “hendek savaşları” olarak hatırlanan çatışma sonrası TOKİ konutlarına yerleştirilen kadınların yeni yaşam alanlarındaki uyum süreçlerini ele almıştım. Yaklaşık dokuz ay süren saha çalışmam boyunca farklı kentlerde yaklaşık yüz kadınla birebir yapılan görüşmeler eşliğinde şunu söyleyebilirim ki, bu mekânlarda gündelik hayatın içinde ortaya çıkan küçük ama ısrarlı eylemler, kadınların hayatlarını yeniden kurma çabasının önemli bir parçasını oluşturuyor. Bu bölümde odağı özellikle bu eylemlere çeviriyorum. Kadınların zorunlu olarak yerleştirildikleri bu mekânlarda geliştirdikleri müdahaleler, yalnızca bir uyum süreci değil; aynı zamanda hayatı yeniden kurmaya yönelik sessiz ama kararlı bir gündelik direniş biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Kadınların kendilerine dayatılan yaşam koşullarını pasifçe kabullenmediğini, aksine gündelik hayatın içinde küçük ama ısrarlı müdahalelerle yaşamlarını yeniden kurmaya çalıştıklarını görebiliyoruz. Ev, burada yalnızca dört duvar değil, hem maddi hem de hayal gücüyle şekillenen bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Kadınlar, zorunlu olarak yerleştirildikleri mekânları “ev”e dönüştürmek için temizlikten düzenlemeye, bitki yetiştirmeden eşyaların yeniden yerleştirilmesine kadar pek çok eylem geliştiriyor. Cizre’den 37 yaşındaki Filiz, “Bu evler bize verildi, artık içinde yaşamanın, burayı ev yapmanın bir yolunu bulmak zorundayız” derken, bu zorunlu uyumun ardındaki iradeyi açıkça dile getiriyor. Literatürde de vurgulandığı gibi, ev sabit bir durum değil, sürekli kurulan, bozulan ve yeniden yapılan bir süreçtir.
Bu çabalar aynı zamanda kadınların gündelik direniş ve özneleşme alanını oluşturuyor. Ev içindeki faaliyetler -yemek yapmak, misafir ağırlamak, çocukların alanını düzenlemek, rutini yeniden kurmak- yalnızca bakım emeği değil, kontrol duygusunu yeniden kazanmanın yolları. Akademik çalışmalar, bu tür rutinleri “banal direniş” olarak tanımlar: Büyük politik hamleler değil, ama hayatı sürdürülebilir kılan küçük karşı koyuşlar. Kadınlar için ev, ne tamamen kaybedilmiş bir geçmiş ne de romantize edilen bir ideal, içinde bulunulan koşullarla pazarlık edilen bir mekâna dönüşüyor böylelikle. Bu yüzden geçmişe duyulan özlemle bugünü yeniden kurma çabası yan yana ilerliyor. Ortaya çıkan şey, ne bütünüyle evsizlik ne de tam anlamıyla yerleşiklik: Kadınların gündelik işlerle şekillendirdiği, kırılgan ama dirençli bir “ev hâli”.

Bir halı, bir saat, bir hayat
Yerinden edilmenin ardından geriye kalan eşyalar, kadınlar için basit birer nesne değil, kendilerini, geçmişlerini ve hayatla bağlarını tutabildikleri son dayanaklar hâline geliyor. Akademik literatürün de işaret ettiği gibi, gündelik nesneler kimliğin ve süreklilik hissinin taşıyıcısıdır; insanlar savaş ve zorunlu göç gibi kırılma anlarında tanıdık eşyalara tutunarak “kendilerini kurtarmaya” çalışır. Bu nedenle yanmış bir halı, çizilmiş bir buzdolabı ya da yıllardır aynı duvarda asılı duran bir saat, maddi değerinden çok daha fazlasını ifade eder. Cizre’den Devlet (37), yanık izleri hâlâ duran halıyı neden atmadığını şöyle anlatıyor: “Anneme aitti. Yanan yerlerini kestim ama çöpe atamadım. Hepsi bu evin hafızası.”
Bu eşyalar aynı zamanda yeni mekânlarda ev kurma çabasının temel araçlarıdır. TOKİ dairelerinde kadınlar, kaybettikleri hayatı birebir geri getiremeseler de tanıdık nesnelerle mekânı kendilerine benzetmeye çalışıyor. Antropologların “ev yapma” dediği bu süreçte, nesneler yer değiştiriyor, yeniden kullanılıyor, hatta bambaşka anlamlar kazanıyor. Şırnak’tan terzi Kudret, çatışma sırasında yalnızca dikiş makinesini alıp çıktığını söylüyor: “Başka bir şey alsam ne olacaktı? Ev yoktu. Ama bu makineyle nereye gitsem çalıştım, çocuklarımı doyurdum.” Cizre’den Semra (35) ise eşi cezaevindeyken yatak odasına astığı eski saati gösteriyor: “Bu saat eşimin hediyesi. Zaman durmuş gibi ama o hâlâ burada.”
Bu hikâyeler, savaşın yıkımının yalnızca binalarla sınırlı olmadığını; nesneler üzerinden süren bir yas ve direniş olduğunu gösteriyor. Bir okul fotoğrafının enkazdan çıkarılıp saklanması, bir güvercinin balkonda beslenmesi ya da bir Che Guevara atkısının çocuklara miras bırakılması, geçmişi silmeye karşı verilen sessiz ama inatçı bir cevap. Kültür kuramcılarının vurguladığı gibi, nesneler belleği depolar; insanlar onlarla birlikte yaşadıklarını hatırlar ve kendilerini yeniden kurar. Bu yüzden kadınlar için eşyalar, kaybın sembolü olduğu kadar, hayata devam edebilmenin de yolu. Ev yıkılmış olabilir ama o evden kurtarılan birkaç parça, hâlâ “biz buradaydık” demeye devam ediyor.
Rutinle direnmek
TOKİ’ye yerleştirilen kadınlar için “eve dönmek”, eski mekâna değil; eski gündelik pratiklere yeniden tutunmak anlamına geliyor. Akademik literatürün de vurguladığı gibi, ev bir yerden çok yapılan işlerle, tekrar eden hareketlerle ve paylaşılan anlarla kuruluyor. Bu nedenle kadınlar, yeni dairelerde eski alışkanlıkları yeniden üretmenin yollarını arıyor: Kapı önünde oturmak, kapıları açık bırakıp bir koridoru avluya çevirmek, patlıcan közlemek ya da halı yıkamak gibi. Cizre’den Aynur, “Bazen kapının önünde oturuyoruz. İki kapı açık olunca sanki avlu gibi oluyor” diyerek bu küçük düzenlemelerin nasıl ortak bir alan yarattığını anlatıyor. Bu pratikler, kaybedilen hayatın birebir geri dönüşü değil ama tanıdık bir hissin yeniden kurulması.
Bu çaba, yalnızca gündelik işlerle sınırlı değil, ritüeller ve aidiyet de bu yeni mekânlara taşınıyor. TOKİ’lerde düğün yapmak çoğu zaman izne bağlı ve kısıtlı olsa da, bazı aileler bu engellere rağmen kendi düğün geleneklerini beton blokların arasına taşıyor. Şırnak’ta yapılan düğünlerde halaylar, süslemeler ve kalabalık sofralar, yeni yerleşimleri kısa süreliğine de olsa mahalleye dönüştürüyor. Evlerin içinde kurulan “şark köşeleri” ise hem misafir ağırlamak hem de eski oturma düzenini sürdürmek için tercih ediliyor. Yaz aylarında yapılan düğünler, salonlara ve izinlere rağmen sokağa taşınıyor; beton blokların arasında kurulan sofralar ve halaylar, kadınların gündelik hayat kadar kolektif sevinci de mekâna geri çağırma ısrarını gösteriyor.
Avlusu ya da küçük de olsa yeşil bir bahçesi olan kadınlar, betonla çevrili TOKİ hayatında yeşillik özlemini evlerini aşırı yeşillendirerek gidermeye çalışıyor. Saksılar, asmalar, çiçekler ve küçük bostanlar; yalnızca estetik bir tercih değil, kaybedilen eski hayatla yeniden bağ kurma çabası. Akademik literatürün de vurguladığı gibi, zorla yerinden edilenler için evi güzelleştirme pratikleri, kaybın acısını soğuran ve aidiyet hissini yeniden üreten güçlü araçlar. Nusaybin’den 50 yaşındaki Rewşen, “Bahçeye baktıkça nefes alıyordum eski evimdeyken. Eskiden her yer yeşildi, şimdi yeşili eve taşımaya çalışıyorum” diyor. Bir başka kadın ise balkonunu göstererek, “Toprak olmazsa içim daralıyor. Saksılarla da olsa yeşili kendime geri getiriyorum” sözleriyle bu ihtiyacı anlatıyor. Bu bitkiler, sadece süs değil; betonun ortasında yaşamı, hafızayı ve direnci filizlendiren sessiz bir karşı duruş.
2015-16 Çatışmaları: Beton Sessizlik ve Kayıp-1: Kadınların hayatında devam eden yıkım
2015-16 Çatışmaları: Beton, Sessizlik ve Kayıp-2: “Bir mahalleyi tek binaya sıkıştırdılar”
Banyo kiler oldu, balkon teras
Yerinden edilmenin ardından kadınlar, kendilerine verilen bu yeni mekânlarda yalnızca barınmaya değil, kendilerini yeniden kurmaya çalışıyor. Odaların ve balkonların nasıl kullanıldığı, bu çabanın en görünür izlerinden biri. Akademik çalışmaların da vurguladığı gibi, evin iç düzeni ve mekânla kurulan ilişki, kişinin kimliğini ve dünyadaki yerini yansıtır. Ancak TOKİ daireleri, eski hayatın ihtiyaçlarını gözetmeden tasarlandığı için kadınları sürekli yeniden uyarlama yapmaya zorluyor. Şırnak’tan 33 yaşındaki Fadile, “Bu evlerde kiler yok. Banyoyu kiler yaptık. Başka çaremiz yok” diyerek bu zorunlu dönüşümü anlatıyor. Cizre’den 58 yaşındaki Safya ise, “Eski evimi çok seviyordum ama mecburen bunu da sevmek zorundayım” sözleriyle, bu yeni eve alışmanın duygusal ağırlığını dile getiriyor.
Buna rağmen kadınlar, mekânın sınırlarını kabul etmek yerine onu zorlayarak eve dönüştürmenin yollarını buluyor. Balkonlar terasa çevriliyor, ortak alanlar sahipleniliyor, odalar yeniden işlevlendiriliyor. Şırnak’tan 65 yaşındaki Sabriye Teyze, yasaklara rağmen balkon kapısını kestirip saksılarla dolu bir teras yarattığını anlatırken, bunu açıkça bir direniş olarak tanımlıyor: “Yasak dediler ama yaptım. Burası benim evim.” Eski terasının hayalini bu yeni balkona taşıyan Sabriye Teyze için bu düzenleme, yalnızca estetik değil, kendini yeniden var etme biçimi. Bu örnekler gösteriyor ki kadınlar, kendilerine dayatılan mekânlarda pasifçe uyum sağlamıyor; odaları, balkonları ve gündelik rutinleri dönüştürerek evi yeniden icat ediyor.
Betonun arasında emek
TOKİ’lere yerleştirilen kadınlar için çalışma hayatı, çoğu zaman evin içinde ya da beton blokların arasında yeniden icat edilen bir geçim mücadelesine dönüşüyor. Eskiden mahalle ilişkilerine, tanışıklığa ve güvene dayanan ev içi üretim -terzilik, el işi, nakış- bugün aynı kolaylıkla yürümüyor. Cizre’den 48 yaşındaki Zehra, yıllardır evde terzilik yaptığını ama dükkânların çoğalmasıyla işinin azaldığını söylüyor: “Eskiden insanlar eve gelirdi. Şimdi herkes dükkâna gidiyor.” Buna rağmen kadınlar kurslara katılıyor, sertifika almaya çalışıyor, evde üretmeye devam ediyor. Şırnak’tan Kudret ise TOKİ ortamını kadınlar için daha “rahat” bulduğunu söylüyor; kadın müşterilerin erkeklerin yoğun olduğu çarşı dükkânları yerine ev içi ya da apartman arası üretimi tercih ettiğini vurguluyor. Bu örnekler, çalışma imkânlarının daraldığını ama tamamen ortadan kalkmadığını gösteriyor.
Öte yandan bazı kadınlar, zorunlu koşulları daha kalıcı ve cesur girişimlere dönüştürüyor. Yüksekova’dan Zarife, çatışmalarda her şeyini kaybettikten sonra yeniden dikiş makinesi alıp Kürt kıyafetleri dikmeye başlıyor: “Bunu başkalarına muhtaç olmamak için yaptım.” Kızı Melsa, annesinin bu süreçte ehliyet alıp kurslara gittiğini ve kendi terzi dükkânını açtığını anlatıyor. Diyarbakır Sur TOKİ’de Feride, ailesiyle birlikte eski komşuların buluştuğu küçük bir çay bahçesi işletiyor; kâr henüz yok ama mahalle duygusu yeniden kuruluyor. Nusaybin’de ise iki kız kardeş, düşük kiralı TOKİ dükkânlarında geleneksel kıyafet satışı yapıyor; biri “Altın borç alarak açtık” diyor. Bu hikâyeler, kadınların yalnızca geçim sağlamadığını; çalışmayı özgürlük, saygınlık ve söz sahibi olma alanı olarak gördüğünü gösteriyor. Betonun arasında kurulan bu küçük işler, büyük kayıpların ardından ayakta kalmanın somut yollarına dönüşüyor.
Topraksız ve tandırsız olmaz
Yerinden edilmenin ardından kadınlar için bahçe ve tandır, yalnızca birer fiziksel alan değil, kendini yeniden kurmanın, nefes almanın ve hayata tutunmanın yolları hâline geliyor. Toprakla temas edememek, özellikle yaşlılar için bedensel ve ruhsal bir sıkışma yaratıyor. Bu yüzden TOKİ’lerin çevresindeki boş alanlar, ortak yeşil alanlar ya da evlerin küçük avluları hızla bostana, sebze bahçesine dönüşüyor. Cizreli mimar Eyüp, “Bizim insanımız toprağa basamazsa hasta olur” diyerek bu ihtiyacı açıkça ifade ediyor. Nusaybin ve Cizre’de pek çok aile, herkesin kullanımına açık yeşil alanları domates, salatalık ve ağaçlarla donatıyor; bu durum yeni gerilimler yaratsa da, topraktan vazgeçilmiyor. Şırnak’tan Ayşin (21), dedesini anlatırken “Bahçeye gidince huzur buluyor. Orada nefes alıyor” diyor. Bahçe, betonun ortasında bir sığınak, kaybedilen eski hayatın küçük bir devamı.
Aynı ısrar tandırlarda da görülüyor. Devlet yıksa da, belediye müdahale etse de kadınlar tandırı yeniden kuruyor. Beş çocuk annesi Nezahat, “Yıktılar, tekrar yaptık. Yine yıkarlar ama vazgeçmeyiz” diyerek bu inadı anlatıyor. Nusaybin’de kadınlar kendi aralarında para toplayıp ortak tandır kuruyor; beş daire aynı tandırı kullanıyor. Diyarbakır Çölgüzeli TOKİ’de kadınlar boş alanlarda kışlık hazırlık yapıyor, patlıcan közlüyor, ekmek pişiriyor. 75 yaşındaki Şükran, eski hayatını hatırlatarak “Sur’da bahçemiz, tavuklarımız, tandırımız vardı. Burada yok ama yine de yapmaya çalışıyoruz” diyor. Bahçe ve tandır etrafında kurulan bu pratikler, kadınlar için sadece yemek ya da üretim değil; kolektif hafızayı, dayanışmayı ve ‘evde olma’ hissini yeniden mümkün kılan sessiz ama güçlü bir karşı duruş.




