Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürüldüğü, eski Agos binası Sebat Apartmanı 24 Nisan 2019'da 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı olarak kapılarını açmıştı. Adını Hrant Dink’in 1996’da Agos’ta yayımlanan “23,5 Nisan” yazısından alan 23.5 Hrant Dink Hafıza Mekânı, demokrasi, eşitlik, adalet ve özgürlük gibi değerleri görünür kılmayı ve hafıza ile umudu bir araya getirmeyi etkinlikler ve programlarla sürdürüyor. 21-26 Nisan tarihleri arasındaki etkinliklerden biri de 22 Nisan Çarşamba günü yapılan "Hatırlamanın Halleri" söyleşiydi. Evrim Altuğ'un moderasyonunu yaptığı söyleşide konuşmacılar akademisyen Ayşe Kadıoğlu ve Ferhat Kentel'di.
‘Tarihi öznelerin yanı başında olmak’
Ayşe Kadıoğlu’nun hatırlamanın boyutlarını açmasıyla başlayan sohbette, hatırlamanın nöropsikolojide hayal kurduğumuz bölgeyle aynı yerden geldiğine dikkat çekti. Kadıoğlu şunları söyledi: “Hatırlamayınca hayal edemiyoruz. Zaten hayal etmeyi hatırladıklarımızı kullanarak yapıyoruz. Bildiğimiz bazı bilgileri aklımıza getiriyoruz. Öyle hayal ediyoruz. Dolayısıyla hayal edebilmek için de hatırlamak, gerekli oluyor. Neden hatırlamalıyım?’
‘Ulus devletlerin resmi tarih söylemleri hep milli gurur duygularının abartılması esasına dayanıyor. Yani gururla hatırlamak (..) İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da ise aslında tam tersi suçluluk duygusu öne çıkabiliyor. Okullarda Nazi döneminde yapılanlar anlatılıyor. Bir daha olmasın düşüncesiyle anlatılıyor ama bu sefer suçluluk oluşuyor. Hatta 1990'larda yeni sağ olgusu daha yeni ortaya çıkmaya başladığında, ‘Biz geçmişimizden suçluluk duymaktan bıktık’ diyordu.”
Hatırlarken gururla veya suçlulukla değil, tevazuyla hatırlamanın önemine vurgu yapan Kadıoğlu, bunun makro analizlerden mikro analizlere geçilerek gerçekleşebileceğini öne sürdü. Yapılması gerekenin, öznelerin hikayelerinin düzenlenmesi ve bu şekilde hatırlanması gerektiği olduğunu söyledi.
Hannah Arendt’in, Hitler’e sunduğu “Yahudi Sorununun Nihai Çözümü” önerisiyle Holokost’un en önemli organizatörlerinden biri olmuş Alman-Avusturyalı subay bürokrat Adolf Eichmann hakkında, “O bir canavar değil aslında. Keşke canavar olsa, canavar değil ama bir özelliği eksik. O da bir başkasının açısından olaylara bakabilme becerisini yitirmiş bir insan gördüm karşımda” sözlerini hatırlatarak, tarih okumalarını öznelerin hikayelerini anlatarak, hatırlayarak yapılması gerektiğini ve böylece hikayelere başkalarının açısından bakılabileceğini söyledi.
‘Yokluğu anlatılıyor varlığı değil’
Son dört yıldır biyografilerle yakından ilgilendiğini söyleyen Kadıoğlu, Osmanlı tiyatrosunun sanatçılarından olan Eliza Binemeciyan’ın hikayesini anlattı.
Bir dönem İstanbul tiyatro dünyasının tartışmasız yıldızı olan Ermeni oyuncu Elize Binemeciyan’ın adı tiyatro salonlarına verilmesi gerekirken şu anda adının yeteri kadar anılmadığını vurguladı.
1880’lerden itibaren tiyatrocu bir ailede yetişen Elize Binemeciyan, kariyerinin zirvesine 1912'de Kösem Sultan oyunuyla ulaştı.
"Tiyatro tarihimiz ona hep yokluğu üzerinden bakıyor" diyen Kadıoğlu, resmi anlatıların Binemeciyan'ı yalnızca 1925'te İstanbul'u terk edişiyle tanımladığını vurguladı. "Sanki bu bir tercihmiş gibi sunuluyor. Oysa sahne arkadaşlarına ve dostlarına neler olduğuna baktığınızda bu gidişin ne anlama geldiğini anlıyorsunuz."
Binemeciyan'ın en yakın dostları arasında yer alan Yenovk Şahen ve Yervant Tolayan, 24 Nisan 1915 gecesi tutuklananlar arasındaydı. Şahen, Ankara'nın Elmadağ ilçesinde öldürüldü. Tolayan ise Çankırı'da hapsedildikten sonra Paris ve Yerevan'a geçti ancak Stalinist rejim tarafından Sibirya'ya sürgün edildi ve 1937'de hayatını kaybetti. İkisi, yollarının son kez kesiştiği İstanbul Merkez Cezaevi'nden ayrı kamplara gönderilmişti.
Kadıoğlu, 1912 ve 1920 İstanbulları arasındaki farka vurgu yaparken en çarpıcı hikayelerin de bireysel yaşam öykülerinde izlendiğini belirterek sözünü bitirdi.
‘Sahi nerede bu insanlar?’
Ardından sözü alan Ferhat Kentel, hafızaya ve hatırlamaya dair sohbete katılımcıları büyüdüğü sokaklarda görsel bir tura çıkarttı. Evlerde, sokak köşelerinde, okul çıkışlarından aklına, hafızasına kazınmış resimlerden anılardan bahsetti.
Zabel Yesayan’ın “Silahtar Bahçeleri” ve “Sürgün Ruhum” kitaplarını okuduktan sonra Yesayan’la yollarının aynı sokaklarda geçtiğini fark etmesiyle daha önce neden bilmiyor oluşunun burukluğunu da yaşadığını söyleyen Kentel, Yesayan’ın kendi memleketinde kendisini yabancı hissettiği gibi bir çoğunluk olarak da kendi ülkesinde bir yabancı gibi hissettiğini söyledi.
Kentel, hafızasında kalan bütün o anılar ve daha sonra geçmiş hakkında öğrendiklerini düşününce “Hafızam kavga ediyor” cümlesini kurdu.
Sohbet, katılımcıların paylaşımları ve sorularla sona erdi. Hafıza merkezinin 26 Nisan’a kadar devam edecek etkinliklerine dair detaylı bilgi ve kayıt formu için Hrant Dink Vakfı'nın internet sitesini ziyaret edebilir, sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz.



