Haiti'nin iki yüzyıllık yalnızlığı: “İsa, neredesin?”

23 Ağustos Pazar gecesi ile 24 Ağustos Pazartesi sabahı arasında, Haiti'nin başkenti Port-au-Prince'in yukarısındaki tepelerde bulunan Kenscoff beldesinde silahlı çeteler tarafından düzenlenen bir saldırıda yaklaşık 50 kişi katledildi. Belde, aylardır bu silahlı çetelerin aşırı şiddetiyle inliyor.
Burası bir zamanlar ılıman iklimi, tarımı, çiftçileri ve sakinliğiyle bilinen bir yerdi. Pétion-Ville'in yukarısındaki bu dağlık bölge, son yıllarda Haiti'yi içine çeken şiddetin yeni cephelerinden birine dönüştü. Son üç gündür bölgeden dünyaya yayılan video görüntüleri çok büyük bir vahşeti anlatıyor:

“O gece kurşun sesleri sabaha kadar sürdü. İnsanlar evlerinden kaçtı. WhatsApp ve Facebook üzerinden yardım çağrıları gönderildi. Ama kimse gelmedi. Daha önce saldırıya uğrayan mahallelerden kaçan insanlara sığınak olan bir kilise de hedef alındı. Evler yakıldı, insanlar kaçırıldı.”
Birleşmiş Milletler'in son verilerine göre en az 47 kişi bir gecede katledildi. 50'den fazla insan kaçırıldı. Ölenler arasında çocuklar da vardı.
Sabah olduğunda geriye cesetler, yanmış evler ve yakınlarını arayan insanlar kaldı. Bir kadın bütün gece bir duvarın üzerinde ve bir ağaca sığınarak hayatta kaldığını anlatıyordu. Başka biri kocasının ve ağabeyinin öldürüldüğünü söylüyordu.
Bir adam toprağa kapanmış dizleri üstünde ağlayarak soruyordu: “İsa, neredesin?”
İnsanın insana yaşattığı bu vahşete İsa’nın bir yanıtı var mı bilemiyorum. Ama Haiti'yi anlatmaya tam buradan başlamak gerekiyor belki. Çünkü bana göre bu soru yalnızca Tanrı'ya sorulmuyor. Devlete de soruluyor. Dünyaya da. Ve iki yüzyıldır Haiti'nin kaderinde rol oynayan büyük güçlere de…
Bugün Haiti hakkında çıkan haberlere baktığınızda birbirine benzer kelimelerle karşılaşıyorsunuz: Çeteler. Cinayet. Uyuşturucu. Kaos. Yoksulluk. Başarısız devlet. Peki ama Haiti nasıl bu hale geldi?
Çünkü hiçbir ülke tarihsiz, öncesiz ve sonrasız biçimde “başarısız devlet” olmaz. Haiti'nin tarihi ve hikâyesi çetelerle başlamadı ki.
Kristof Kolomb'un 1492'de bugün Haiti ve Dominik Cumhuriyeti'nin bulunduğu, Hispaniola adını verdiği adaya ayak basmasından çok önce burada Taíno halkları yaşıyordu. Avrupalıların gelişiyle ada sömürgeleştirildi. 1697'ye kadar İspanyol İmparatorluğu'nun bir parçasıydı. 17. yüzyılın sonunda adanın batı bölümü Fransa'nın kontrolüne geçti. Esir edilen Afrikalılar tarafından işletilen şeker kamışı tarlalarının hakim olduğu yer Saint-Domingue adını aldı. Sonra burası dünyanın en kârlı sömürgelerinden birine dönüştü. Şeker. Kahve. İndigo. Ve Fransa’nın el koyduğu bütün bu zenginliğin altında köleleştirilmiş Afrikalıların bedenleri vardı.
Avrupa'nın zenginliği ile Haiti'nin yoksulluğu arasındaki ilişkinin başlangıç noktalarından biri tam olarak burasıdır.
Sonra köleler efendilerini yendi
1791'de tarihin akışını değiştiren bir şey oldu. Köleleştirilmiş insanlar isyan etti. 13 yıl süren devrim sonunda, 1804'te Haiti bağımsızlığını ilan etti. Böylece Haiti, modern tarihin en olağanüstü siyasal deneyimlerinden birine dönüştü:
Köleliği ortadan kaldıran ve başarılı bir köle ayaklanması sonucunda kurulmuş tek devlet oldu. Düşünün. Köle olarak görülen insanlar, dönemin en büyük askerî güçlerinden birini yeniyor ve kendi devletlerini kuruyorlar.
Bugün Haiti'ye “başarısız devlet” diyen dünyanın, çoğu zaman hatırlamak istemediği tarih bence budur işte: köle isyanıyla kurulan tek ülke. Bağımsızlığını ilan eden bir devlet… Çünkü Haiti yalnızca bağımsız olmadı. Bir fikri sömürgeci dünyaya kanıtladı: Köle efendisini yenebilirdi. Ve 19. yüzyılın köleci dünyası açısından bundan daha tehlikeli bir düşünce olamazdı.
Bağımsızlığın bedeli ağır oldu

Haiti özgürlüğünü kazandı. Ama özgür bırakılmadı. Yeni devlet uzun süre diplomatik ve ekonomik izolasyon altında kaldı. Eski sömürgeci Fransa ise Haiti'nin bağımsızlığını tanımasının karşılığında çok ağır bir tazminat talep etti. Buradaki tarihsel ironi dayanılmazdır: Köleleştirilmiş insanların torunları, özgürlüklerini kazandıkları için eski köle sahiplerine para ödemek zorunda bırakıldılar.
Kölelik kaldırılmıştı fakat eski sömürgeciyle kurulan ekonomik tahakküm ilişkisi başka araçlarla devam etti. Haiti'nin daha kuruluş yıllarında sırtına yüklenen bu borç, ülkenin ekonomik gelişimini kuşaklar boyunca etkiledi.
Ardından başka müdahaleler geldi. Amerika Birleşik Devletleri Haiti'yi 1915'te işgal etti ve 1934'e kadar ülkede kaldı. Sonra Duvalier ailesinin 1957'den 1986'ya kadar süren diktatörlük dönemi geldi. Darbeler geldi. 1994'te ABD öncülüğünde çok uluslu müdahale geldi.
2004'te yeni bir darbenin ardından Birleşmiş Milletler müdahalesi geldi. 2010'da ise korkunç deprem. Ardından kolera salgını. Haiti'nin yakın tarihi aynı cümlenin farklı biçimlerde tekrarından oluşur hale geldi: Devlet zayıflıyor. Dış müdahale geliyor. Kriz büyüyor. Yeni müdahale geliyor. Devlet biraz daha zayıflıyor. Şiddet artıyor…
Bugünkü Haiti'yi anlamanın anahtarlarından biri de bu devlet boşluğu. Devletin olmadığı alan boş kalmıyor. O boşluğu başka bir güç dolduruyor. Bugün bu güç büyük ölçüde silahlı sokak çeteleri.
2021'de Devlet Başkanı Jovenel Moïse'nin öldürülmesinden sonra Haiti'deki siyasal yapı daha da çözüldü. Başkanlık makamı uzun süre boş kaldı, parlamenter ve yargısal kurumlar ağır biçimde işlevsizleşti. Çeteler giderek suç örgütleri olmaktan çıkıp toprak kontrol eder hale geldi. Mahalleleri ve yolları kontrol ediyor, haraç topluyor, insan kaçırıyor, tecavüz ediyor, öldürüyorlar. Devlet egemenliğinin çekildiği yerde kendi egemenliklerini kuruyorlar. Kenscoff'ta yaşanan katliam da bundan bağımsız değil.
Kenscoff neden önemli?
Kenscoff yalnızca bir dağ kasabası değil. Port-au-Prince'in üzerinde, Pétion-Ville'e ve başkentin güney bağlantılarına hâkim stratejik bir bölgede bulunuyor. Dolayısıyla burada yaşanan çatışma yalnızca birkaç mahallenin kontrolü için verilen bir mücadele değil. Çetelerin başkentin çevresindeki hâkimiyetini genişletme mücadelesinin parçası.
Üstelik saldırı yeni değil. Birleşmiş Milletler daha Nisan 2025'te alarm vermişti. 27 Ocak ile 27 Mart 2025 arasında Kenscoff ve Carrefour'daki saldırılarda en az 262 kişi öldürüldü, 66 kişi yaralandı. İnsanlar evlerinin içinde infaz edildi. Kaçmaya çalışanlar yollarda vuruldu. Kadınlar ve kız çocukları cinsel şiddete uğradı. Evler yakıldı. Binlerce insan kaçmak zorunda kaldı.
Yani 23 Ağustos 2026 gecesi yaşananlar beklenmedik bir şey değildi. O halde, herkes saldırının geleceğini biliyorsa, insanlar neden korunamadı?
Milyonlarca güvenlik gideri var, güvenlik yok

Haiti hükümeti yıllardır güvenlik güçlerini güçlendirdiğini söylüyor. Polise yüz milyonlarca avroya denk gelen bütçeler ayrılıyor. Zırhlı araçlar alınıyor. Özel askerî şirketlerle milyonlarca dolarlık sözleşmeler yapılıyor. Uluslararası güvenlik misyonları kuruluyor. Birleşmiş Milletler destekli yeni güçler konuşlandırılıyor. Ama Kenscoff'ta insanlar yine de öldürülüyor.
Anlaşılacağı üzere, güvenlik yalnızca güvenlik bütçesiyle kurulamaz. Mesele de yalnızca “yeterince polis var mı?” sorusu değil. Daha birincil bir soru çıkıyor ortaya: Devletin kendisi nerede?
Çünkü devlet yalnızca silahlı adamları başka silahlı adamlarla durdurmak değildir. Devlet okul demektir. Hastane demektir. Mahkeme, adalet demektir. Yol demektir. İş demektir. Tarım demektir. Bir insanın yarın sabah uyandığında hayatının devam edeceğine inanabilmesi demektir. Bütün inanılanlar çöktüğünde, geriye yalnızca silah kalır. Ve silahın olduğu yerde en örgütlü olan yönetmeye adaydır.
“İsa, neredesin?”
Katliam sabahı, Kenscoff'ta iki dizinin üzerine çökmüş ağlayan adamın sorusu takılıyor aklıma yeniden: “İsa, neredesin?”
Ama ben bu soruyu başka türlü de duyuyorum: Devlet, neredesin? Dünya, neredesin?
Ve asıl, Haiti'nin bugünkü yoksulluğundan söz eden Avrupalı dünya için daha rahatsız edici olanı: Haiti'nin zenginliğinin yüzyıllar boyunca kimlere nasıl aktığı neden konuşulmuyor sorusudur.
Haiti'nin hikâyesini yalnızca çeteler üzerinden anlatırsak, tarih 23 Ağustos 2026 gecesi başlamış gibi görünebilir. Oysa 1492 var. Kölelik var. Saint-Domingue var. 1804 devrimi var. Fransa'ya ödenen bağımsızlık bedeli var. Amerikan işgali var. Diktatörlükler var. Darbeler var. Uluslararası müdahaleler var. Deprem var. Kolera salgını var. Bütün bu tarihsel kırılmaların, müdahalelerin ve felaketlerin sonunda işte, bugün Kenscoff'ta bir kadın öldürülen eşi ve çocuğunun ardından ağlıyor.
Bu tarih, bize başka bir şeyi anlatıyor: Şiddetin içinde büyüyen o zeminin nasıl oluştuğunu.
Elbette bu tarih, Haiti'nin kendi yöneticilerinin, siyasi elitlerinin ya da bugün insanları katleden çetelerin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Ama onların hareket ettiği zeminin nasıl yaratıldığını anlamadan bugünkü Haiti de anlaşılamaz.
Bilinçli bir şiddetle biçimlenen o zemine iyi bakmak gerek. Bu, bazı ülkelerin aslında başarısız olmadığını ama başarısız bırakıldığını görmemizi sağlar.
Kenscoff'ta bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca daha fazla zırhlı araç, daha fazla polis ya da daha fazla Birleşmiş Milletler gücü değildir. İnsanların yeniden bir devlete, bir kuruma, yarının bugünden daha güvenli olabileceğine inanabilmesidir.
Kenscoff'ta katliam sabahı sorulan o yalın “İsa, neredesin?” sorusuna cevap vermesi gereken yalnızca İsa değildir belki de.



