17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası kapsamında Kadıköy Sineması’nda 18 Mayıs akşamı düzenlenen etkinlikte, yönetmen Tayfun Pirselimoğlu’nun imzasını taşıyan "Hiçbiryerde" filminin gösterimi yapıldı. Gösterimin ardından, yönetmen Pirselimoğlu ile Cumartesi İnsanları’ndan senarist ve yönetmen Zelal Buldan moderatörlüğünde bir söyleşi düzenlendi.
Kayıp yakınlarının, Cumartesi İnsanları’nın, hak savunucularının ve siyasetçilerin doldurduğu salonda, açılış konuşmasını yapan Setenay Yarıcı, filmin sadece bir sanat eseri olmadığını vurgulayarak, "Bu gösterim, her hafta meydandan haykırılan bir anne ile çocuğun, eşlerin, babaların hikayesidir; yani bir hafıza kaydıdır" diye konuştu. Yarıcı ayrıca, filmin 2002 yılında İstanbul Film Festivali sürecinde uğradığı sansür girişimini ve engelleri hatırlatarak, mücadelenin geçmişten bugüne sansüre karşı da bir varoluş savaşı olduğunu dile getirdi.
Memleket gerçeği: "Kaybolma hali"
Söyleşide, Haydarpaşa Garı bilet gişesinde çalışan Şükran’ın (Zuhal Olcay) kaybolan oğlu Veysel’i arayış öyküsünün arkasındaki felsefi ve politik derinlik ele alındı. Yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, hikayeyi kurarken acıyı parmakla göstermeden, oradaki sarsıcı varlığı hissettirmeyi amaçladığını belirtti. Pirselimoğlu, "Bu memleket maalesef bir kayıplar memleketi. Kaybetmek, birinin kaybolması benim en büyük takıntılarımdan ve kişisel travmalarımdan biri" diyerek, filmin ismini ilk başta “İnkar” olarak tasarladığını ancak sonradan tek bir kelime halinde bir araya gelen “Hiçbiryerde” isminde karar kıldığını ifade etti. Bu birleşik yazımın, kendi başına yekpare ve ağır bir acıyı temsil ettiğini aktardı.
Moderatör Zelal Buldan ise filmin yarattığı "hayaletimsi" atmosfere dikkat çekerek, sokakta yürürken kaybedilen bir yakınına birilerini benzetme halinin kolektif bir travma olduğunu kendi yaşamından örneklerle anlattı. Buldan, filmde Şükran karakterinin dile getirdiği "Yalnız ölülerin fotoğraflarının duvarda asılı olduğunu çok geç fark ettim" repliğinden yola çıkarak, çocuk yaşta adım attığı Galatasaray Meydanı’ndaki karanfiller ile fotoğrafların zihninde bıraktığı izleri aktardı.
Üç kuşağın adalet ısrarı
Gösterim sonrası mikrofon uzatılan kayıp yakınları ve katılımcılar, filmin aradan geçen 24 yıla rağmen güncelliğinden hiçbir şey kaybetmediğini ve adalet talebinin ilk günkü kararlılıkla sürdüğünü vurguladı.
Cumartesi İnsanları’ndan Besna Tosun, mücadelenin 31 yıl önce anneler tarafından başlatıldığını, bugün ise o annelerin çocukları ve torunları tarafından omuzlandığını ifade ederek sanatın, unutturma politikalarına karşı en büyük güçlerden biri olduğunu vurguladı. Tosun, resmi kurumların ve hukukun dilsizleştiği yerde sinemanın nasıl bir sese dönüştüğünü şu ifadelerle aktardı:
“12 Eylül'de kaybedilen Hüseyin Morsümbül'ün annesi Fatma Morsümbül de bu mücadeleye ilk katılanlardandı, onu da kaybettik. Ama bugün bu filmle, salondaki çoğu insan onu belki de ilk kez gördü, onunla tanıştı. Onlar hayatta değil ama seslerini bir şekilde hâlâ topluma ulaştırmaya çalışıyoruz. Bazen bu mücadeleyi anlatmak için hazırlanan o koca koca raporlar ya da mahkeme tutanakları yaşadığımız travmayı görünür kılmaya yetmiyor; insanlar görmüyor olabilir. Bizim yıllarca görünür kılamadığımız bir şeyi bir filmle görünür kılabiliyor sanat ve daha çok insana ulaştırabiliyor. O yüzden bu tarz filmlerin çoğalmasını çok önemsiyoruz.”
"Başladığımız yerdeyiz"
Filmin zamansızlığına ve kayıp yakınlarının iç dünyasındaki sarsıcı tasvirine de değinen Tosun, adaletin hâlâ başladığı yerde durduğunu belirterek ekledi:
“Bu film 24 yıl önce yapılmış ama çok güncel ve çok gerçek. O sessiz telefonlar... Bunu yaşamayan kayıp yakını yoktur. Ya da sevdiğimiz birine benzetip sokakta birilerinin peşinden gittiğimiz çok olmuştur. Yönetmen kayıp yakınlarıyla görüşerek bu filmi yapmış ve o insanların söyledikleri kendisine gerçekten ulaşmış, anlamış. Çok ağır bir travmayı tetikleyebilecekken, aksine onların o sesini duymuş ve buraya yansımış. Aslında başladığımız yerdeyiz; üç taleple çıktık yola: Gözaltında kaybetmeler son bulsun, akıbetler açıklansın ve failler yargılansın. Bu mücadele sayesinde fiili olarak yeni insanların gözaltında kaybedilmesinin önüne geçtik; bu, hak ihlalleri yaşanmıyor demek değil ama bu suçun önüne geçildi. Ancak diğer taleplerimiz aynı şekilde duruyor. 30 yıl önce söylenen şeylerin aynısını söylüyoruz. Bu kadar baskıya, yasağa ve cezasızlığa rağmen aynı kararlılıkla bu mücadeleyi sürdürmek çok büyük bir şey. Annelerimize çok şey borçluyuz.”
“Galatasaray’dan duyuramadığımız sesimiz”
Filmde Şükran karakterinin büründüğü o arayış halinin kurmaca değil, gündelik hayatın kendisi olduğunu söyleyen Cumartesi İnsanları’ndan İkbal Eren ise perdede doğrudan kendi hayatıyla, abisi Hayrettin Eren’in yokluğuyla yüzleştiğini ifade etti.
Eren, filmdeki detayların kayıp ailelerinin psikolojik gerçekliğiyle nasıl birebir örtüştüğünü ve izlerken sarsıldığı anları şu çarpıcı cümlelerle aktardı:
“Filmi izlerken kendi hikayemle kesişen anlar çok oldu. Örneğin Şükran'ın tren garında oğlunu gördüğünü zannedip peşine düşmesi, benim de çokça yaşadığım bir olay. Çok defa abime birilerini benzetip peşine düştüğüm oldu, hâlâ da oluyor. Şükran’ın duvardan oğlunun fotoğrafını indirmesi, benim ailemle çok benzeşen bir davranış biçimi. Ya da bir teyzenin ona 'Oğluna kavuşacaksın, kapının arkasında' demesi... Aslında birçok kayıp yakınının olağanüstü güçlerden, fallardan de medet umduğunu gösteren kareler bunlar. Bunları biz çokça yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz. Onun için yönetmen çok iyi bir gözlem yapmış, gerçekten bir kayıp yakınını çok iyi aktarmış.”
Yaşam hakkı talebi
Buluşmaya katılan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM) MYK üyesi Musa Piroğlu ise meseleyi sadece kayıp yakınlarının bir acısı olarak görmenin eksik bir yaklaşım olacağını, bunun tüm toplumun ortak özgürlük ve demokrasi sorunu olduğunu vurguladı:
“Yıllardır süren bir mücadele var ortada ve bu mücadele tek bir şeyi ortaya koyuyor: İnsanların gözaltında kaybedildiği bir coğrafyada hiç kimsenin yaşam özgürlüğü yoktur. Bu tür filmler, soruna tamamen yabancı kalan, hissedemeyen, empati kuramayan pek çok insanın bile gerçekle yüzleşmesini sağlıyor. Cumartesi Anneleri'nin talebi, aslında bu ülkenin geleceğinin ve bu ülkedeki insanların kendi yaşam hakkının talebidir. Bu talebi amasız, fakatsız herkesin sahiplenmesi gerekiyor.”



