GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN - 41
Gece vakti günlüğümün sayfaları arasında
dolaşıyorum yaşlı hatıralarla...
Tarih: 25 Şubat 2012
Yer: İstanbul
Tarihin eli, görmek isteyene
doğru yolu gösterir!
Bu kitabı (1915: Ermeni Soykırımı)
yazmak için bilgisayarın başına otururken,
benim hayatımda galiba
geçmiş muhasebesi olmadan
olmuyor dedim
kendi kendime.
İçimde tuhaf duygular,
soru işaretleri uyandı.
Acaba böyle bir kitabı yazmak
benim açımdan
"oportünistlik"
ya da "kahramanlık taslamak"
sayılabilir miydi?
Kimileri hakkımda
böyle düşünebilir miydi?
Veyahut her yıl belirli tarihlerde
hüzünlü yüz ifadeleriyle
Agos’un koridorlarında boy göstermek,
19 Ocak’larda Hrant Dink’i
anma törenlerine,
yürüyüşlerine katılmak…
Ermeniler acaba
“Cemal Paşa’nın torunu”yla
kendi acılarını
paylaşmak istiyorlar mıydı,
isterler miydi?
Bilemedim.
Ama sonra, Erivan’da
güneşin etrafı kızıla boyayarak
sisler içinde doğduğu
o sabah vaktini anımsadım.
Ermeni Soykırımı Anıtı’na
üç beyaz karanfil
bırakırken
kendi başıma mırıldanmıştım:
“Sevgili Hrant, beni buraya
senin acıların getirdi;
senin ve atalarının
o acılarını anlamaya,
yüreğimde hissetmeye çalışıyor
ve paylaşıyorum.
Rahat uyu kardeşim.”
2008’in Eylül ayındaki
o Erivan sabahını unutamıyorum.
Günün ilk aydınlığı içinde
Ararat’ın,
Ağrı Dağı’nın zarif doruğu
sislerin içinde bir beliriyor,
bir yitiyordu.
“Tarihin eli”
diye not almıştım o sabah,
“Görmek isteyene doğru yolu
gösterir.”
1919’da,
Britanya’nın sömürge ordusu,
Hindistan’da
halkın üstüne ateş açarak
insanlığa karşı bir suç işlemiş,
Amritsar Katliamı'nı yapmıştı.
1997 yılında
Britanya Kraliçesi II. Elizabeth,
Hindistan halkından
özür dilerken
“Amritsar’da yaşananlar felaketti,
ama tarihi değiştirmek
olanaksız,” demişti.
Tarihi elbette değiştiremeyiz
ama tarihle yüzleşmek
elimizde.
Geçmişin acı gerçekleriyle
yüzleşmeden,
hesaplaşmadan
geleceğe nasıl ilerleyeceğiz ki?
Acılara sessiz kalınamaz!
Geçmişin bugünü teslim almasına
izin veremeyiz.
Ayrıca 1915 acısı maziye değil,
bugüne ait bir mesele.
Tarihle -ama bizimki gibi
"icat edilmiş tarih"le,
tahrif edilmiş tarihle değil
gerçek tarihle
barış yaparak
ve de tarihi istimar illetinden
kurtularak huzura erebilir,
barışı yakalayabiliriz.
Gerçek barış ve demokrasi
ne yazık ki
hep tarifsiz acıların içinden
geçerek, Hrant Dink örneğinde
olduğu gibi
ancak büyük bedeller
ödenerek gelebiliyor.
Anlaşılan o ki,
toplumların hayatında
bazı taşlar
bir bedel ödemeden
yerinden oynamıyor
ya da yerli yerine oturmuyor.
Paul Auster romanında,
“İş işten geçmeden konuş şimdi
ve söyleyecek
hiçbir şey kalmayıncaya
kadar da
konuşabilmek umudunu taşı.
Ne de olsa
zaman azalıyor” der.
Ben de oturdum
kitabımı yazmaya başladım,
"kayıp tarihimiz"in izinde…
Tarih: 8 Nisan 2011
Yer: New York
New York’ta güzel bir bahar günü.
Güneşli, insanı yaşama sevinciyle
dolduran günlerden biri.
Soho’da, Cafe Fanelli’deki
muşamba örtülü masama
pencere içindeki saksının
yaprakları arasından güneş bile vuruyor.
Not alıyorum.
Bizim memlekette tarihe dokunmak güç iş.
Yalnız bilgi değil,
yürek istediği için de öyle.
Amerika’sında, Avrupası’nda
böyle bir mesele yok.
Oralarda tarihe dokunmanın riski olmaz.
Bizdeyse öyle değil.
Türkiye’de tarihe gerçekten dokunmaya
başladın mı alarm
zilleri çalmaya başlar.
Çünkü resmi tarih vardır bizde.
Bunun dışına çıkmak tehlikelidir.
Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte
"devlet"in kendisi bir tarih yazmış,
belki daha doğru deyişle bir tarih icat etmiş,
etrafına da kırmızı çizgiler çekmiştir.
Bu çizgiler sınırlardır.
Bizim memlekette tarihe ancak
bu sınırların içinde kalarak
dokunabilirsin, o kadar.
Abdülhamid mi, Vahdettin mi?
Sınırlar bellidir.
1915 mi, Ermeni tehciri mi?
Kırmızı çizgilere dokunan yanar.
Atatürk mü?
Elbette "tabu"dur.
“Atatürk diktatördü!” diyebilir misin?
Dedin mi, hakaretten
mahkemeyi boylarsın.
Latife Hanım mı? Halide Edip mi?
Resmi tarih ne yazıyorsa odur.
İzmir yangını?..
Gerçeğini ne kadar yazar okul kitapları?
Kürt isyanları,
Dersim katliamı,
Alevi sorunu…
Devletin ezberleri ne buyuruyorsa,
ötesine gidilemez.
İskilipli Atıf Hoca mı?
Yazmaz ki işin aslını, nasıl asıldığını.
Trakya olayları.
Varlık Vergisi.
6-7 Eylül.
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül,
Türkiye’yi allak bullak etmiş olan askeri darbeler.
Resmi tarih işin içyüzünü yazar mı?
O kadar çok yasak vardır ki,
alternatif tarih yazımı bu ülkede
kelleyi koltuğa almak gibi bir şeydir.
Çünkü Türkiye’de tarihle uğraşmak,
bugünle uğraşmaktır,
"dün"le değil, "bugün"le boğuşmaktır.
Hatta denebilir ki:
Siyasal bir mücadele sayılır
bu ülkede tarihle uğraşmak…
Tarihe kırmızı çizgilerin ve tabuların
ötesinde dokunmaya başladığın vakit,
geçmişte neler olup bittiğini gerçekten yazmaya
başladığın vakit, bugünün sorunları
ve bu sorunların nedenleriyle
karşı karşıya kalırsın.
1915 ve Ermeni meselesinde,
Kürt sorununda, Alevi sorununda,
"asker sorunu"nda tarihe dalıp
işin aslını kurcalamaya başladığınız anda,
hop dedik sesi kulağınızda çınlar.
Bu ses size uğraştığınız işin
hiç de tekin olmadığını bildiren
bir ilk uyarı mesajı sayılabilir.
Sizi yıllar yılı "yalanda yaşatan"lar,
bu ülkede "gerçek korkusu"nun
devam etmesini isterler.
Çünkü gayet iyi bilirler:
Gerçek insanları özgürleştirir!
Bunu bildikleri için de kırmızı çizgilerin içinde
yaşayan, etliye sütlüye karışmayan
"tutsak akıl"ları sever onlar.
Geçmişi fazla kurcaladın mı,
bugünlere gelineceğinin
çok iyi bilincinde oldukları için de, gerçeklerin üstüne
milli birlik ve beraberlik adına
şal örtmeyi çok iyi bilirler.
Tarihin derinliklerinden birtakım zombilerin çıkarak,
Türk’ün ülkesini milletini ham yapacak diye
her yaştan yüreklere korku salmayı
bir devlet görevi olarak bellemişlerdir.
Karanlığı severler!
Aydınlık onları korkutur.
Demokrasi, hukuk, insan hakları
ve özgürlük istemezler.
Birinci sınıf demokrasiyle Türkiye’ye irtica geleceğine,
Türkiye’nin bölüneceğine, parçalanacağına inanırlar.
Kökler, İttihat Terakki’ye gider.
“Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır!"
zihniyetiyle her türlü cinayeti işlemiş,
her türlü kıyımı yapmış, ellerine kan bulaşmıştır
İttihatçılar’dan beri.
Sevgili Hrant;
Sen onları çok iyi tanıyor ve biliyordun.
Acıların sana rehberlik etmişti bu konuda.
Tarihe dokunurken
ateşle oynadığının da farkındaydın.
Bu ülkede tarihe dokunmanın,
yalanda yaşamayı reddetmenin,
aklı özgürleştirmeye kalkışmanın
ne kadar netameli,
tehlikeli bir zanaat olduğunu
elbette biliyordun.
Ama her şeye rağmen son derece kararlıydın,
taşları yerinden oynatmak konusunda.
Akıllar özgürleştikçe, geçmişin acılarının
bir daha yaşanmayacağından,
bu toprakların sonunda trajedilere
doyacağından kuşkun yoktu çünkü.
Tarihin, bu memleketi
artık paçalarından çekemeyeceği
bir dönemin önümüzde açılması için
taşları yerinde oynatmaya gayret ettin sonuna kadar.
New York’ta hava güzel.
Café Fanelli’de düşünüyorum:
Taşları yerinden oynatmak!
Veyahut:
Kendine yönelik şiddet!
Evet öyle ahbap!
Acep ne demektir,
insanın kendi kendine yönelik şiddeti?
Hiç düşündün mü?
Bazı taşları yerinden oynatmaya,
bazı tabulara dokunmaya çalışırken,
insanın kendi kendisine uyguladığı şiddetin
bazen verdği acıyı hiç hissettiğin oldu mu?
Bu şiddeti ben Los Angeles UCLA konuşmasını
hazırlarken, soykırım sözcüğüyle boğuşurken de,
kendi içimde bir nebze hissettim galiba...
Elimde Nilüfer Göle’nin son kitabı var kaç gündür:
Mahremin Göçü.
İstanbul’dan Los Angeles’a, sonra New York’a uçarken
havada geçirdiğim uzun saatlerde okuyup bitirdim.
Kahve doluyor öğle yemeği için.
Ama rahatsız değilim.
Bir masada kocaman göbekli inşaat işçileri,
hamburgerlerini iştahla yiyip biralarını içerken
gürültülü gürültülü koyulaşmış bir sohbet havası.
Keyifli bir masa. Sakallısı bana takılıyor,
büyük yazar diyerek...
Tarih yazımından söz ediyor Nilüfer Göle:
“Tarih yarasını tamir etmeye çalışırsanız,
çok kötü bir milliyetçiliğe düşersiniz.
O yaraların tamir edilmeye çalışılması yüzünden
Türkiye’de kaba saba tarih yazımlarıyla karşılaştık.
Şimdi de onlardan kurtulmaya çalışıyoruz.”
James Joyce’un Ulysses’inden bir cümle:
“Stephen dedi ki, tarih hep uyanmak istediğim
bir kâbustur.”
O "kâbus"ta neyip olup bittiğini
yerli yerine oturtmaktan başka çaremiz var mı?
Hele bizim memlekette…
Sahte tarihler yazarak bitmiyor kâbuslar.
Nilüfer Göle şöyle devam etmiş:
“Müslümanların, Müslümanlıklarını saklamadan
yaşama çabası önemli.
Benzer şekilde Türkiye’de yaşamak için
Kürtler de Kürtlüklerini yok saymak zorunda bırakıldılar...
Ermeniler sanki geçmişleri yokmuş gibi davranıp
geleceklerine yönelik sürekli korku içinde bırakıldılar.
Bütün bunların ürettiği sancıları yaşıyor Türkiye.
Hiç kolay değil. Çünkü bu geçmişle hesaplaşmak,
bugün de bu farklılıkları kabul etmek demek...
Farklılıkların kabul edilmesi, Cumhuriyet’le birlikte
yaratmaya çalıştığımız kolektif bilincin
değişmesi demek.
Kimse kendine kötü gözle bakmak istemiyor.
Kendimize aynada baktığımızda bile düzeltiriz.
Bir bakış daha atar, bir daha düzeltiriz
kötü bir şey yakaladığımızda...
Toplumlar da öyle, kendi hatalarını
görmek istemiyorlar.”
Nilüfer Göle, artık Türkiye’nin olgunlaşmaya başladığını,
çelişkiler içinde yaşama ve varolma yolunda
mesafe aldığını belirtirken ekliyor:
“Çok bedel ödendi. Hrant Dink’in öldürülmesi
unutulmayacak. O cinayet -kendi açımdan söylüyorum-
beni sonsuza kadar değiştirmiştir. Sanki bir Hrant’tan önce,
bir de Hrant’tan sonra diye bölündü tarih...
Hrant, Ermenilerin iyileşmesi, Türklerin de
büyümesi, olgunlaşması için diyaloga
ihtiyaç olduğunu söylüyordu.
Ermenilerin bu ülkenin, bu toprakların
insanları olduğunu unutmuş bir Türkiye var.
Bu ne kadar korkunç bir inkârdır farkında mısınız?”
Ve şöyle devam ediyor:
“Taşları oynattığınız zaman kızarlar.
Kızılmaktan bıkmamak lazım.
Aydın olmanın bir parçası da kendine yönelik şiddet.
Yalnızca dışarıda değil, kendi içinizde de
taşları sürekli yerinden oynatmak zorundasınız.
Çünkü aydın olmak için kendinize ihanet
etmek zorundasınız.”
Nilüfer Göle, “Hrant Dink’in öldürülmesi,
soykırımı bir kez daha yaşattı bize.
Bu hepimize, Türkiye’ye yapılmış
korkunç büyük bir kötülüktür” derken
ne kadar haklı...



