Hrant Dink’in büyüsü: Bitimsiz yasın kuvveti
Ne kadar iç yakıcı olursa olsun kişisel bir ölümde yas, zamanın aşındırıcı gücü karşısında ister istemez etkisini kaybeder. Elbette anne, baba, eş kaybı, hele de çocuk kaybı hiç kolay hazmedilebilecek, geçiştirilecek acılar değil. Ne var ki bu kişisel kayıplarda çoğu kez insan hatıralara sığınır, onlarla avunur ve en temelde acısını hafifletmek ister. Zaman, eş dost ilgisi, terapi seansları da bu konuda kaybı yaşayan kişiye el birliğiyle yardımcı olur. Günler geçtikçe hiç bitmeyecekmiş gibi gelen kalp çarpıntıları azalır, zihni kurcalayan pişmanlıklar, kırgınlıklar sahneyi yavaş yavaş terk eder, hatıralar flulaşır, usul usul onsuz yeni bir hayat şekillenir. Ortada kabullenilmesi gereken, değiştirilemez bir hakikat vardır.
Oysa kamusal ölümde unutmak değil hatırlamak esastır. Ölüm, kendisinden ibaret değildir. Bir katliamla, siyasi cinayetle gelen ölüme yalnızca bir yas süreci değil, adalet arayışı, otoriteye karşı isyan duygusu, dert anlatma/anlatamama gibi karmaşık ve her biri birbirinden ağır pek çok duygu da eşlik eder. Hakikati kabullenmek zordur, çünkü birileri daima onu yok sayar, inkâr eder, hatta değiştirmek ister. Bu yüzden de geride kalan olan biteni unutturmamak, bu çok acı olayı hafızada canlı tutmak, gerçeği göstermek için uğraşır. Esas olan hatıralardan ziyade geleceğe kalacak olan mücadele mirasıdır. Çünkü kalanın omuzunda bu ve benzeri olayların bir daha tekrarlanmamasını sağlamanın ağır sorumluluğu vardır.
Hrant Dink olayında tuhaf ve nadir bir biçimde bu iki yas türü de yaşanıyor. Hrant Dink haince bir cinayete kurban gitti; devletin muhtelif kurumlarının da dahil olduğu organize bir cinayete. Hepimizin bildiği gibi, cinayet göz göre göre işlendi. Vurulan yalnız onun bedeni değil, barıştan kardeşlikten umuttan yana olan sözüydü. Cinayetin ardından uzun mahkeme süreçleri yaşandı; eksik, yanlış kararlarla, maksatlı yönlendirmelerle, mahkeme kapılarında bekleyen binlerce kişinin tanıklığı ve itirazlarıyla süren mahkeme süreçleri. Acımızı soğutacak kararlar alınamadı, adalet yerini bulmadı, ancak birbirimize yaslandık, birbirimizden güç aldık. Evet, tüm bu yönleriyle Hrant Dink cinayeti bir kamusal yas sürecinin tüm aşamalarını içeriyor.
Ama bir de Hrant var; çocuksu gülümsemesi, doğduğu toprağı kucaklayan kocaman elleri, büyük bir cemaatin dertleriyle, dünyanın meseleleriyle hemhal olmuş kara gözleri, kalbindeki kıpırtılarla ona bir an için bile olsa kulak vermiş herkesin yanında yöresinde yaşayan Hrant Ahparig! Onun hatıraları yalnızca konuşmalarından yazılarından ibaret değil bizler için, ödülünü unutup da muzırca onu yeniden almak üzere sahneye çıkarken biz de o salondayız. Hakkındaki suçlamalar karşısında ruhundaki tedirginliği paylaşırken bizim kalbimizde de güvercinler kanat çırpıyor. Sevgilisi, eşi, çutağı Rakel’e sarılırkenki fotoğrafı sanki biz çekmişiz. Çoğu kere onu hiç tanımayanlarımız bile kolayca ve rahatça ona adıyla hitap ediveriyoruz. Hrant deyiveriyoruz. Çünkü o arkadaşımız, yoldaşımız, biricik dostumuz, hiç tanımamış olsak bile.
Hiç tanımamış olsak bile Hrant’ın tanığıyız.
Bu yıl on dokuzuncu kez onu anmak için bir araya geliyoruz. Hemen her yıldönümünde yanımda yöremde bulunan insanlar 19 Ocak 2007 gününe dair anılarını anlatırken kamuya mal olmuş bir aydından değil şahsen tanıdıkları bir yakınlarından söz ediyormuş gibi anlatırlar acılarını. Ve o anı gözleri dolarak, kalpleri titreyerek tekrar yaşarlar. Sanki aradan koca bir on dokuz yıl geçmemiş gibi, sanki zamanın hiçbir iyileştirici, sağaltıcı gücü yokmuş gibi, uzun zamandır görmedikleri bir yakınlarını çok özlüyormuş gibi. “Kulaklarım uğuldamaya başladı duyunca, inanamadım.” “Aklım yerimden oynadı sandım, doğru olamaz diye bağırmışım.” “Telefona sarıldım, karımı aradım, dedim kalk Agos’a gidiyoruz, Hrant’ı vurmuşlar.” Böyle cümleler düştü o kaldırıma, çoğu onu şahsen hiç tanımayan insanların ağzından.
Hrant’ı kamusal olmaktan çıkaran, kalbimizin taa derinlerine kadar genişleten bu hissiyatın açıklanabilir bir yanı var mı, emin değilim. Hangi toplumbilimci gerçekçi bir yorum getirebilir, hangi psikolog makul bir açıklama sunabilir, bilemiyorum. Belki de açıklanamaz bir şey bu; Hrant’ın büyüsü.
Bildiğim bir şey var, Hrant’a özgü olan o güç ne ise, on dokuz yıldır binlerce insanı bir araya getiriyor, o gün onun katledilişine tanıklık edenler hatıralarını sessiz sedasız kardeşlerine, çocuklarına anlatıyor. Bitimsiz yasın büyük kuvveti, memleketin semalarında bir umut ihtimali yaratıyor; Hrant’ın sözünün yerde kalmayacağına, barışın ve adaletin bir gün gerçekleşeceğine, suyun illâki çatlağını bulacağına dair bir umut!
Dostumuz, arkadaşımız, yoldaşımız, vicdanımız, kalbimiz. Bir kez daha sana sesleniyoruz şimdi: Buradayız Ahparig!

