Hrant: Sana karşı örülen duvarı aşmak!
Bir cinayetin 20. yılına girmek, Türkiye’nin tarihine iki yeni kuşağın eklendiği bir toplumsal zaman demek aynı zamanda. Her yeni kuşak kendinden önceki geçmişi biraz silikleştirir haliyle. Dünya her kuşakta yeniden kurulur ve 20 yıl öncesi ve döneminin cinayetleri giderek çok eski bir zaman gibi görünmeye başlar.
19 yıl önce katledilen Hrant ise toplumsal zamanın tam da böyle işlemediğini gösteren bir tarihsel serüvene ortak etmişti bizi. Doğrudan seslenme imkânı bulamadığı Z ve Alfa kuşağını değil sadece. Hrant’ın dahil olduğu “Boomer” kuşağını da değil. 19. yüzyıldan 21. yüzyıla kadar uzanan bütün o ölmüş kuşakları, bugünün yaşayan kuşaklarıyla bir araya getiren, dahası geçmiş soru ve sorunları bugündeki sorunlara taşıyan bir yol çizmişti Hrant. Ve her şeyi yeni baştan görmeyi teklif eden uzun bir tarihsel zamanı takip edilebilir şekilde kat etmişti. Somut bir tarihe kendine has bir ruh üfleyerek, sözünü bir vicdana dönüştürmesi ise onun Türkiye’nin toplumsal hayatına bastığı kendi parmak izini gösteriyordu.
Türkiye’nin “cinayet endüstrisi”nin hedef aldığı bedeninin düştüğü yerde bugün hâlâ konuşuyor olmasının, her yeni kuşağı kendi kimliğinde geçmişle yeniden buluşturmasının sebebi de bu olsa gerek. Bugünkü “Türk insanı”nı yapılandıran ve çok da uzak olmayan bir yakın geçmişi yeniden konuşma daveti değildi sadece onunki. Aynı zamanda dinamik, yapıcı ve yaratıcı bir yeni politik tarzın, yani Türkiye’nin pek bilmediği bir demokratlığın da örnek girişimiydi.
Kendisini birleşik ve bütün bir “toplum”muş gibi sunmaya çalıştıkça farklı toplulukları arasındaki bağı daha da koparan ve kopardıkça cinayetlerden pogrom ve kırımlara kadar uzanan her türlü şiddeti olağan bir yönetim anlayışına dönüştüren bu çok parçalı ülkeye, Hrant gerçek bir toplumun nasıl yaratılacağını gösterdi. Sadece “gömülmek için toprağında gözü olduğunu” söylemedi. Her meselesinde sözü olduğunu da gösterdi. O bir Ermeni olarak Türkiye’nin hayatının içine girdi.
Bir Ermeni’nin Türkiye siyasetine müdahil olması
Artık şunu kabul edebileceğimiz bir 20 yıldan söz ediyoruz: Hrant, Türkiye siyasetinde özel bir “yatırım” alanı olan “cinayet endüstrisi”ne verilmiş bir “kurban” değildi. Kendisine karşı kurulmuş Türkiye siyasetine müdahil olan dinamik, yaratıcı ve cesedi sadece saygıyla arkada bırakılmayacak bir tarihsel figürdü. Çoklu bir dil kullanabilen ve sesini kendisine karşı kurulan duvarları da aşacak şekilde yeniden yaratabilen Hrant’ın geleneğini sadece kahredici bir cinayet ve adalet mücadelesinin ötesine taşan bir seküler tarih okumasına taşımak, bu nedenle, kaçınılmaz geliyor bana. Kendisini birleşik ve bütün bir “toplum”muş gibi sunmaya çalıştıkça farklı toplulukları arasındaki bağı daha da koparan ve kopardıkça cinayetlerden pogrom ve kırımlara kadar uzanan her türlü şiddeti olağan bir yönetim anlayışına dönüştüren bu çok parçalı ülkeye, Hrant gerçek bir toplumun nasıl yaratılacağını gösterdi. Sadece “gömülmek için toprağında gözü olduğunu” söylemedi. Her meselesinde sözü olduğunu da gösterdi. O bir Ermeni olarak Türkiye’nin hayatının içine girdi. Fakat Ermeni’nin Türkiye’nin her meselesine uzanan bir “biz” olduğunu da anlamamızı sağladı. Onun çağına kadar Ermenilik “uluslararası alanda başımıza iş açan ve hakkımızın yenildiği” bir dış meseleyken o ve geleneği ile birlikte yaşadığımız her sorunda “hepimizi birer Ermeni’ye” dönüştüren bir politik bağa da dönüştü.
Şimdi ben bu nesnel bağların Hrant ve Hrant’ın temsil ettiği bir gelenek tarafından nasıl kurulduğunu anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.
Türkiye yurttaşlığı ve Hrant
Hrant “gayrimüslim cemaat” halinde kalmaya zorlanmış toplulukların yaşadığı “bunaltı”ya karşı yeni ve kamusal bir yol açmıştı öncelikle. Bunaltının içeriğini anlamak için şunu bilmek gerekir: Farklı Hıristiyan toplulukları “İslam dışı” (gayrimüslim) bir kategoride bir araya getirdiğinizde Cumhuriyet yurttaşlığını iki önemli ima ile inşa etmiş oluyordunuz. Birincisi yurttaşlık İslam merkezli bir kamu alanının içine yerleştiriliyordu. Gayrimüslim, bu merkeze dışarıdan eklenen ve kolaylıkla yeniden dışarı atılabilecek bir “emanet”ten başkası değildi. İkincisi ise bir “gayrimüslim” olarak tüm varlığınızı, sürekli azalmak tehlikesine karşı korumak çabasıyla kurabiliyordunuz. “Gayrimüslim vakıfları”nın malvarlığının sınırlandırılmasına, son alınan kararlarda olduğu gibi vakıf cemaatlerinin seçmenleri ve seçmen bölgeleri ile oynanmasına ve hatta 1974 tarihli Yargıtay kararında olduğu gibi “yabancı vakıf” haline getirilmenize karşı aralıksız olarak davalar ve yargılamalar süreciyle nefesinizi tüketmekten başka çare bırakmıyordu bu gelenek onlara. Çok açıktı ki onlar “yurttaş” değillerdi ve “azınlık cemaatleri” olarak sadece kendi varlıklarını her gün bir başka biçimde gelen saldırılara karşı hukuk arayarak geçirmeliydiler.
Hrant işte bunu; bir azınlık cemaati olmayı ve yerine razı olmayı reddetti. O bir “gayrimüslim” değildi. Bir Ermeni idi. Dahası bir Ermeni olarak sözünü kendi cemaatinin ötesine taşıdı. Sesini bütün Türkiye’ye yayacak, buna hakkı olan, Türkiye’deki her meselede kendi payını isteyen bir “kamusal özne” olduğunu iddia etti. Türkiye kamuoyunun içine dahil olması ve gayrimüslimleştirilen Hıristiyan toplulukları dinamik bir kamusal etkinliğin içine çekmesi de işte böyle başladı. O sahte yurttaşlığı gerçek bir yurttaşlık serüvenine doğru eylemli olarak taşıdı.
Ermeni aydınlar Türkiye’nin güncel serüvenlerinde gerçek bir gelenektir artık. Agos bir cemaat gazetesi olmaktan çıkıp farklı topluluklar arasında bağlar kuran bir Türkiye gazetesi haline gelmiştir. Karin Karakaşlı, Garo Paylan, Rober Koptaş, Yetvart Danzikyan, Pakrat Estukyan, Hayko Bağdat, vb. gibi daha niceleri kendi cemaatine çekilmek yerine daha geniş ve ferah alanlarda kendilerini var etmeyi tercih ederek Türkiye siyasal düşüncesinde Ermeni aydınlar geleneğini buralardan takip ederek devam ettirdiler.
Hrant bir Ermeni olarak girdi hayatımıza ve kendisini Türkiye’nin meşru paydaşı olarak yeniden yaratırken hepimizi de birer Ermeni haline geleceğimiz bir politik ve düşünsel serüvenin parçasına dönüştürdü. Bugün de takip edebileceğimiz bir demokrat hareketin yollarını açtı.
Kurucu şiddet ile yeniden yüzleşmek?
Hrant, Türkiye’nin kurucu hukukunun şiddet ile olan yapısal ilişkisini de güncel bir mesele olarak önümüze koyuvermişti. Hem de tam içeriden. Hem de bir yerli olarak. Hem de hepimizi yaratan, bugünü inşa eden güncel bir yapının ta kendisi olarak. Hrant açısından Türkiye siyasetinin içinde konum almanın en zor ve büyük bedel gerektiren boyutu da tam burasıydı. “Soykırım iddiaları”na karşı şerbetlenmiş Türkiye yöneticileri için de “sabrın sınırı”na gelindiği başlıktı bu aynı zamanda. Çünkü kurucu hukukun “çağdaşlık” vaatleri ile “suç” iddiasını birlikte tartışmak kaçınılmaz hale geldikçe Türk milliyetçiliğinin geleneksel söylemlerindeki konfor devre dışı kalıyor ve “gayrimüslim nefreti”ni de aşan bir “Ermeni nefreti”nin daha da köpürtülmesi için bugüne kadar kimleri kimleri yemiş bir toplumun önüne yeni bir kurbanın bedeninin fırlatılmasını da mümkün hale getiriyordu. Hrant gerçekte “soykırım karşıtı hukuk” başlığı altında bir uygarlık sözleşmesinden hareket ediyordu. Kısa 20. yy ile birlikte gelen anti/terör hukuku ve nefret suçunun tersine soykırım karşıtı hukuk politikayı mümkün kılan bir uygarlık teklifini içeriyordu. Bu da Türkiye’nin kurucu şiddetinin derinlikleri ile yüzleşerek kendisine yeniden bakmasını ve kendisini yeniden yaratmasını teklif ediyordu.
Hrant bu tartışmayı da yerlilik ve cesaret içinde yüklendi. Ve tabii ki “bu ülkede güvercinlere dokunulamayacağına” olan güvenle…
Haksız mı çıktı? Hayır!
“Ermeni”den “Hepimiz Ermeniyiz”e
Hrant ile birlikte bütün o ölmüş Ermeni kuşakların, aydınların kısıtlanmış sesleri yankılandı hayatımızda. Besteci Gomidas Vartabed’in kısılmış sesini milyonlarca insan duydu. Avukat ve düşünür Krikor Zohrabyan’ı tanımak, Türkiye avukatlığının derinliklerini ve kurucu köklerini öğrenmek başlı başına derslerden birisidir örneğin. Hrant bir Ermeni olarak girdi hayatımıza ve kendisini Türkiye’nin meşru paydaşı olarak yeniden yaratırken hepimizi de birer Ermeni haline geleceğimiz bir politik ve düşünsel serüvenin parçasına dönüştürdü. Bugün de takip edebileceğimiz bir demokrat hareketin yollarını açtı. Ermeni olmanın ve bu kimliği geçmişten bugüne taşımanın bugün Türkiye’de yaşadığımız her kamusal mesele ile doğrudan ilgili ve oraya ait olduğunu anladığımız yer burasıydı.
Bir bebekten bir katile ve bir katilden bir iş insanına
Hrant’ın olağanlaştırdığı politik ve entelektüel cüretin Türkiye’nin cinayet endüstrisinin hedefi olacağını tahmin etmek güç değildi kuşkusuz. Ekonomik ve siyasi bir yatırım olarak aydın cinayetlerinin bir bebeği önce katile ve katili de bir iş insanına, bir mafya liderine veya bir siyasetçiye dönüştürdüğünü biliyoruz. Hrant bize işte bu uğursuz cinayet endüstrisinin yapısal temellerinin nasıl olup da önce Ermenilere, sonra Kürtlere ve Alevilere ve hatta kendi genel başkanlarını Ankara’nın ortasında kurşunlayan tetikçilere kadar uzanacak bir şiddet sarmalı yarattığını göstermiş, onu nasıl aşacağımızı da eylemli olarak öğretmişti…
İki on yıl sonra hala yaşayan ve hala konuşmaya devam eden Hrant işte budur. Türkiye tarihine; siyaseti ve hukukuna adalet çığlığını taşıyan bu sesi, devam ettirmek artık bize düşüyor.
Hayatımıza kattığın tüm bu güç, özgüven ve yarattığın büyük miras için minnetle Ahparig…
*Dr., Hukukçu

