Tsovinar diye anılan Parvana:
Hrazdan'ın ikonik Sovyet heykeli
Alevler içinde göğe uzanan kadın heykeli, Hrazdan şehrine yaklaşırken parlak metal bir meşale gibi donmuş, Hrazdan gölünün içinden yükseliyor. 22 metre yükseklikte, etkileyici bir anıt. Gölün öbür kıyısında su yüzüne “konmuş” gerçek bir Tupolev-134A manzaraya başka bir sürreel boyut ekliyor. Bir bakıma, Ermenistan’ın unutulmaya terk edilen Sovyet geçmişinin ikonu bunlar. Müthiş cesur, müthiş naif, biraz da hüzünlü. Heykel, Hrazdan'ın en ikonik sembollerinden biri olmasına rağmen, henüz resmi tarih ve kültür anıtları listesine dahil edilmemiş.
Neyin nesidir diye sorunca bütün popüler kaynaklar bize aynı öyküyü anlatıyor. Tsovinar heykeliymiş. Ermeni mitolojisinde bir su perisiymiş. Heykel yüzünden gölcüğe Tsovinar Gölü adı veriliyormuş. Uydurma tabii. Ermeni mitolojisinde Tsovinar diye bir su perisi yok. Tsovinar şimşek demek. Sasunlu Davit destanında, Davit’in ataları Sanasar ile Bağtasar’ın annesinin adı.
Heykeli Sovyet döneminin tanınmış heykeltraşı Haçatur Hakobyan (28 Haziran 1951 – 8 Mart 2015) yapmış. Anıt II. Dünya Savaşı'nın bitiminin 40. yıldönümü kutlamaları vesilesiyle sipariş edilmiş. Resmiyette "Mavi ve Berrak Gökyüzü Çok Yaşasın" adı verilmiş, 1985’te törenle açılışı yapılmış. Ancak sanatçının eserine yüklediği anlam bambaşkadır. Heykel mavi ve berrak bir gökyüzünü yansıtmıyor. Su perisi de değil konu, aşk ateşiyle yanan, göz yaşları göl olan bir kadın. Parvana, yani Pervane.
Heykeltraş, büyük şair Hovhannes Tumanyan’ın 1902 tarihli Parvana şiirinden esinlenerek heykeline bu adı vermiş. Parvana, bugün Gürcistan’a ait olan Cavahk (Cavaheti) bölgesinde, Ahılkelek’in 20 km kadar doğusundaki bir diyarın ve oradaki gölün adıdır. Tumanyan o yöreye ait bir halk efsanesini Nersesyan Lisesi’nde sınıf arkadaşı olan Grigor Vantsiyan’dan duymuş ve 1902’de ünlü baladını kaleme almıştır.
Parvana gölünün efsanesi
Kral Parvana'nın, eşsiz ve benzersiz güzellikte bir kızı vardır. Kızın isteği üzerine kral, Kafkasya'nın tüm cesur erkeklerini, kızının sevgisine layık olup olmadıklarını görmek için, kızın huzurunda güç ve zarafetlerini sınayacakları bir yarışmaya davet eder. Ancak kız, çeviklik yarışmasının kendisini içtenlikle seven bir erkeği bulmanın ve seçmenin doğru yolu olmadığını düşünür. Yarışmaya gelen cesur erkekler kıza "hazineler, altın, gümüş, paha biçilmez taşlar ve mücevherler" sunarlar. Ama kız bu hazineleri kabul etmez. Müstakbel eşinden sönmeyen bir aşk ateşi bulmasını ve getirmesini ister. Damat adayları bu şartı yerine getirmek için dağ bayır demeden dünyayı dolaşarak sönmeyen aşk ateşini ararlar…
Sönmeyen aşk ateşini arayan cesur savaşçılar kelebeklere dönüşüp kendilerini alevlere atıp yanarlar. Yıllar geçer, ancak hiçbir cesur erkek sönmeyen aşk ateşini getiremez. Sonsuz aşkın imkansızlığı dünyayı anlamsız ve soğuk kılar. Sonunda kızın da umudu tükenir, ağlamaya başlar ve berrak gözyaşlarından bir göl oluşur; bu göl kendisini, şehri ve kaleyi yutar. Parvana Gölü, güzel aşkın özlemini ve gizemini sonsuza dek içinde barındırır.
Aşk, güzellik ve idealin sonsuzluğuna dair arayış, Tumanyanın "Parvana" baladında en yüksek ifadesini bulur. Tumanyan, eserlerine özgü bir üslupla, baladı güzel bir manzarayla başlatır. Kral Parvana'nın aşılmaz kalesinin epik ve sakin tasviri, kralın kızının güzel lirik imgesiyle tamamlanır. Baladın başlangıcı, yavaş yavaş kaybolan ve yerini hüzünlü bir tabloya bırakan bir mutluluk beklentisi havası yaratır. Hrazdan’da her mevsim göreceğiniz Haçadur Hagopyanın heykelinin gerçek hikâyesi de budur.
H. Tumanyan’ın Parvana baladının başı ve sonundan birkaç mısra bizi o efsane ile tanıştırıyor:
Yüce Abul ve Mıtin dağları
Bel bele, heybetle dururlar,
Omuzlarında, Javakhk'ın yükseklerinde,
Başka bir dünya saklarlar.
Orada, bir kartal gibi,
Parlak mavi göğün kucağında,
Bu görkemli dağların kralı,
Parvana otururdu ak hisarında.
Kral Parvana'nın bir kızı vardı;
O zamanda hiçbir avcı,
Karanlık Dağda avlanırken
Onun kadar güzel geyik görmemişti.
Tasasız çocukluğuyla,
Babasının yaşlılığını ve dağlarını süsledi,
Ve yaşlı Kral Parvana,
O narin çiçekle mutlu yaşadı.
Onu daha büyük bir baht bekliyordu.
Mutlu gün sonunda geldi,
Ve kral, her kaleye, her krallığa
Sevinçli elçiler gönderdi.
O cesur adam nerede, dedi, eğer varsa,
Eşsiz kızıma layık olan?
Atını, silahlarını ve zırhını alsın,
Gelsin, kendini göstersin ve bahtını denesin...
Böylece yıllar geçti.
Kralın üzgün kızı
Dağlara baktı, baktı,
Issız yollara baktı,
Umudu tükendi... ve ağladı.
O kadar uzun ağladı ki,
Gözyaşları göl oldu,
Şehri ve kaleyi kapladı.
Kaplandı, yok oldu, onunla birlikte...
Şimdi, onun yerinde, kederli
Derin Parvana Gölü dalgalanıyor,
Bir gözyaşı kadar berrak:
Ve o kederli suların altında,
Bugüne dek
Eski kralın ak hisarı
Ve görkemli binalar görünür.
Ve derler ki o kelebekler,
Gecenin karanlığında,
Nerede çıra, nerede alev,
Nerede ışık yanarsa,
Toplanıp uçuşurlar,
Ve akıllarını yitirip,
Ateşe düşüp yanarlar,
Derler ki işte onlar,
Parvanadır,
Aşkla yanan cahillerdir.
kanatlanıp uçtular,
Ruhtan hafif kelebek oldular,
Ve hala alev görünce,
Sabırsızca içine atlarlar.
Her biri ateşi tutmak,
sahip olmak için çabalar...
Ve yanarlar, sonsuz yanarlar,
Cesur Parvanalar.
(Gölün kıyısındaki Tupolev uçağının ise bambaşka bir hikâyesi var. Onu da başka bir yazıda aktaralım.)

