“‘Satır aralarını okumak’ ne demektir, biliyor musunuz?” Cebir öğretmenimiz Baron Harut, bir sabah derse bu soruyla başladı. Kimya, fizik ve weometri derslerimize de o girerdi; onun bu tür ısınma sorularına alışkındık. Bir soruyla yola çıkıp, oradan sonuçlara vararak öğretme yöntemi hoşuma giderdi. ‘Satır araları’ sorusuna kimseden cevap gelmeyince, “Her zaman satır aralarını okumanız gerekir, yoksa hakikati asla bulamazsınız; olgusal gerçekler faydasız kalır” dedi. Ardından, yeni okuduğu bir gazete haberinden söz etti. Haberde, ABD’deki işsizlik oranının yüzde 6 civarında olduğu belirtiliyor, oranın sanayileşmiş birçok diğer ülkeye kıyasla düşük olmasından övünçle söz ediliyormuş. Baron Harut, ABD nüfusunun 200 milyon olduğunu, bu verinin ülkede 12 milyon kişinin işsiz olduğu anlamına geldiğini söyledikten sonra şöyle dedi: “Düşünün, Lübnan nüfusunun dört katı kadar insan işsiz. Ne büyük bir trajedi... İşte, ‘satır aralarını okumak’ derken kastettiğim bu. Okumakla yetinmeyin, analiz etmeyi öğrenin.”
Sene 1971 ya da 1972 olmalı. 1966’da, orta ikinci sınıfta Beyrut Yepremyan Okulu’na başlamıştım. Ben beşinci ya da altıncı sınıftayken okula yeni bir öğretmen ekibi geldi. Hepsi genç üniversite öğrencileriydi. Ders işleme yöntemleri o zaman dek gördüklerimizden farklıydı ve çok daha ilginçti. Eski kuşak öğretmenler kadar sert davranmıyorlardı; sabırlılardı ve her şeyden önemlisi, hiç ukala değillerdi. Dersleri çok zevkli geçerdi. Hatta, okul dışında da arkadaşlık ediyorduk. O dönem için pek alışıldık bir durum değildi bu ama bir yandan da, bizden sadece birkaç yaş büyüklerdi. Birbirlerini tanıyorlardı; bazen içlerinden biriyle bir kültürel etkinliğe gittiğimizde diğerleriyle de karşılaşıyorduk. Anlatayım...
70’li yılların başlarında, ben 14-15 yaşlarındayken Beyrut’ta hayat değişiyor gibiydi. Bunca yıl sonra dönüp o döneme baktığımda, yeni bir kültürel ve siyasi hareketin işaretlerini görüyorum. Belki de değişim çok daha önceleri başlamıştı da, ben ancak ilk gençlik yıllarımı geride bırakırken fark edebilmiştim olan biteni. Her alanda yeni bir soluk hissediliyor, her şey farklı bir ümitle yapılıyordu. Genç öğretmenlerimizin yenilikçi pedagojik yaklaşımları bir yana, tiyatroda, müzikte ve süreli yayınlarda da yeni bir hareket vardı, özellikle de şehrin Ermeni toplumu içinde. ‘Kilise - okul - Taşnak kulübü’ üçlüsü güç kaybediyordu. Benim gibi, izcilik yapan, ayinlerde görev alan, gençlik kulübüne üye olan çocuklar, artık sözünü ettiğim öğretmenlerin etkisi altındaydı. Yepyeni, avangart bir solcu gençlik yetişiyordu. Örneğin, o zamana dek Hamazkayin Derneği’nin ve okulların tiyatro oyunlarını izliyor, beğeniyorduk ama artık, Ermeni tiyatrosunu modernleştiren Berc Fazlıyan ve arkadaşları vardı. ‘Sacco ve Vanzetti’, ‘Joe Hill’ gibi filmler, bize James Bond ve Django filmlerinden daha anlamlı geliyordu artık.
Yeni öğretmenlerin bazıları, eskilere kıyasla çok daha yaratıcıydı. Bunlardan biri de Baron Garo’ydu. O zamanlar bir Ermeni okulunda bütün bir eğitim yılı boyunca tek bir ders kitabı kullanmadan ders anlatmayı kimse hayal bile edemeyecekken, o bunu yapmıştı. Ermeni Edebiyatı hocamızdı. Her defasında, bize dağıtmak için getirdiği tomar tomar ders notlarını taşımaktan, belki hazırladığı ‘sürpriz’i sunacak olmanın da heyecanıyla, nefes nefese kalmış hâlde girerdi sınıfa. Gerçekten de sürprizlerle dolu olurdu o kâğıtlar – pek aşina olmadığımız edebiyatçılar, sadece tanınmış eserlerini bildiğimiz ünlü yazarların hiç okumadığımız öyküleri, edebiyatımızın gizli cevherleri... Baron Garo o öyküleri ve ders notlarını teksir makinesinde çoğaltırdı, bu yüzden ellerinde hep mavi lekeler olurdu. Tüm bunların kaynağı, özellikle de haklarında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz Sovyet Ermenistanı’ndaki yazarlara dair bilgiler, büyük ölçüde kendi kütüphanesiydi sanırım. Okul yönetimine, ders kitabı kullanmadan yürütülecek bir müfredat programını nasıl kabul ettirebilmişti acaba? Derslerini çok sever, iple çekerdim. Ermenice edebiyata âşık etmişti beni.
Lübnan’dan Kanada’ya taşınmamızdan hemen önce, böyle heyecan dolu bir döneme adım atmış, çok erken bir yaşta yetişkin birine dönüşmeye başlamıştım. Üstelik, kimse masumiyetimi elimden almaya çalışmıyordu; tam tersine, tanıştığım insanlar, yeni öğretmenlerim ve onların arkadaş çevreleri, karanlık bir tünelin ucundaki ışığa doğru ilerleyebilmem için bana rehberlik ediyorlardı. Onun hikâyesini de bir dahaki sefere anlatayım.
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz



