Bir savaş varsa, Gezi’de doğdu
İktidar popüler kültüre hiç nüfuz edemediğini fark etti
Başlıkta okuduğunuz söz, yalnızca bir tespit değil; Türkiye’de kültür-sanat alanının nasıl kuşatıldığının kısa bir özeti aslında. Gazeteci-yazar Şenay Aydemir, İletişim Yayınları’ndan çıkan “AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat” kitabında, iktidarın son 20 yılda kültürü, bir kontrol mekanizması olarak nasıl kurmaya çalıştığını, yaratıcıların sınırları çizilmiş bir düzene nasıl sıkıştırıldığını anlatıyor.
Aydemir’e göre “kültürel iktidar” diye adlandırılan şey, aslında kültürel hegemonya tartışmasının siyaset eliyle yeniden kodlanmış hâli. Gezi’den sonra güçlenen kimlik ve kültür siyaseti, bir yandan alanı piyasalaştırırken bir yandan da sınırlarını belirledi: Kimi zaman “havuç”la teşvik edilen, kimi zaman “sopa”yla bastırılan bir düzen… Sansür ve otosansürün kalıcılaştığı bu tabloda, yaratıcıların nerede durduğu ise tartışmanın merkezinde.
Aydemir, kitabında devlet politikalarını, kültür tartışmalarını, popüler figürleri ve kritik dönemeçleri yan yana getirerek bir tür arşiv kuruyor. Türkiye’nin kültür-sanat hafızasında geriye doğru açılan bu yolculuk, bugün yaşananların tesadüf değil, uzun süredir inşa edilen bir politikanın sonucu olduğunu gösteriyor. Şenay Aydemir ile kitabı üzerinden son 20 yılda Türkiye’de kültürel iktidar, sansür–otosansür, ekonomik baskı, dizi, sinema ve yayıncılık politikalarını konuştuk.
Kültürel iktidardan bahsediliyor. Nedir bu kavram, neden bu kadar önemli?
Önemli mi bilmiyorum ama Türkiye’de “kültürel iktidar” kavramı, iktidarın 2010’larda bu şekilde ifade etmeye başlamasıyla yerleşti. Oysa “kültürel iktidar” diye bir şey olmaz; bunun adı kültürel hegemonyadır. AKP iktidarı, kendileri dışındaki yaşam biçimlerini “Kemalist, Batıcı, Sol” diye tanımladığı için burayı da bir iktidar alanı olarak gördü ve böyle kodladı. Çünkü her şeyi iktidar olmak / olmamak üzerinden okudular: siyaset, ekonomi, spor… Muhtemelen kültür alanını da bu nedenle böyle tanımladılar.
90’ların başından beri bu alanı yakından takip ediyorum. Bu, akademinin ve alanın entelektüellerinin, zaman zaman Gramsci referansıyla dile getirdiği bir tartışmaydı. Popüler tartışmaların odağına gelişi 2010’larda, AKP’nin ideologlarının bunu bu şekilde gündeme taşımasıyla oldu. Sonraki yıllarda yaşananlar özellikle “kültür savaşı” söylemi ve toplumu kültürler ile kimlikler üzerinden bölerek buradan güç devşirme siyaseti, hem bu kavramın hem de arkasındaki niyetin ne olduğunu görünür kıldı. Bugün hâlâ önemli; fakat giderek etkisini yitiriyor. Yine de bir dönem, özellikle Gezi’den sonra Erdoğan ve AKP’yi başkanlık rejimine taşıyan şey, açıkçası bu kimlik ve kültür siyasetiydi.
Erdoğan ve iktidar çevrelerinden isimler sık sık kültürel alandaki hegemonyaya dair açıklamalar yaptılar, hedefler koydular kimi zaman da kendilerini eleştirdiler. İktidar istediklerini yapabildi mi bu alanda?
Karşımızda istediğini sürekli yenileyen, sonra vazgeçebilen, çok pragmatist bir yapı var. O yüzden şöyle diyeyim: 10 yıl önce istedikleri olmadı. Ama bugün için istediklerinin çoğunu elde ediyor görünüyorlar. Neydi 10 yıl önce istedikleri? Erdoğan’ın özellikle ödül törenlerinde, etkinliklerinde, 2011–2012’lerde sıkça dile getirdiği “dünyaca ünlü sanatçı yetiştirme” meselesi… Bir dönem bazı muhafazakâr ideologların da söylediği gibi: “Artık geliyoruz, güçlüyüz; muhafazakâr sanat patlayacak, küresel ölçekte etki yaratacağız.” Ancak bu iddia, Gezi ile tuzla buz oldu. Sonrasında Erdoğan’ın bunu yüksek sesle dillendirmediğini gördük. Bu açıdan bakıldığında ortada bir başarıdan söz etmek mümkün değil. Ama bugün, kültür-sanat alanının bir endüstri olarak düzenlenmesi konusunda özellikle 2017’den sonra ciddi mesafe alındı. Kamu fonlarından kimin yararlanacağı, yayıncılık ve dizi sektörü gibi milyar dolarlık alanların ekonomik olarak nasıl dizayn edileceği gibi meselelerde çok ciddi mesafeler söz konusu.
AKP’nin kültür-sanat da dâhil olmak üzere farklı alanlarda izlediği bir yöntemden bahsedebiliriz. Safına çek, başaramazsan kriminalize et, böl, cezalandır gibi. Kültür-sanat alanında böyle bir yaklaşım görüyor musunuz?
Bu da dönem içinde değişen bir şey. Nasıl ki bugünden Gezi’ye baktığımızda 13 yılda “Ne acayip şeyler yaşadık” diyorsak, kültür sanat alanında da statik değil hiçbir şey. Gezi sonrası doğrudan fiziki bir ayrışmaya hamle edilmiş gibi gözlemliyorum ben. Kendi sanat topluluklarını oluşturma gibi. Ama bu 2015-2016'larda daha çok iftarlarda vücut bulan, daha çok eski şöhretlerin Erdoğan'ın etrafında toplandığı pozlar verdiği, bazı devşirmelerin olduğu bir popüler sanat alanı inşa etme girişimi vardı. Ama bu işe yaramadı. Zaten 2017-2018'lerde içerden de buna eleştiriler gelmeye başlamıştı. “Bu mu bizim sanatımız gibi...” Başkanlık rejimi ve 2018’de Erdoğan’ın “başkan” seçilmesinden sonra ikili bir tablo oluştuğunu gözlemliyorum; adeta “havuç–sopa” gibi. Bir yandan rejimin kırmızı çizgilerle belirlediği bir ana hat var: Ermeni soykırımı, Kürtler, LGBTİ+’lar, kadın bedeni ve “halkın millî-dinî değerleri” gibi alanlara dair sanatsal içerikler ya da kendini bu şekilde tanımlayan sanatçılar dönem dönem hedef hâline getirildi. Kürtçe içerikler yasaklandı. Soykırım demek hedef hâline getirildi. LGBTİ+’ların ille de rejime muhalif olmaları gerekmiyor; sahnede görünmeleri, filmlerde ya da oyunlarda herhangi bir biçimde ima edilmeleri bile sınırlandı. Bir tarafı bu.
Bir havuç sopa meselesi
Diğer taraf nasıl?
O da dönemsel ihtiyaçlara göre belirlenen bir durum. Anın ihtiyacına göre sınırlar çiziliyor. Kültür Yolu gibi, Tabii platformu gibi, TRT 2 ve TRT gibi alanlarda bir “havuç” politikası izlendi. “Bu mindere gelirseniz, size ekmek var. İlle bizim gibi düşünmek zorunda değilsiniz.” Yani alanı finansallaştırıp piyasalaştırdıktan sonra yaratıcıları bu şekilde “çekmek.” Mesela Kültür Yolu’yla ilgili rapor ve yazılara baktığımızda, çok fazla genç sanatçının buna iştirak ettiğini görüyoruz. Çünkü hem para kazanabiliyorlar hem de eserleri görünürlük kazanıyor. Dolayısıyla bir tür havuç–sopa dengesi var. “Havuç” tarafı da şöyle işliyor: “Bakın, size üretim imkânı sağlıyoruz. Gelin dizi-film çekin, sergi açın, kitap yayınlayın.” Ama bu alanın sınırları baştan çiziliyor. Aslında amaç, üretim sahasını çerçevelemek: Nelerin üretilemeyeceği belirlenirken, nelerin üretilebileceğinin de sınırları tanımlanıyor. Bir bakıma, “Sana bir tarla veriyorum ama yalnızca benim söylediğimi ekebilirsin” denmiş oluyor.
Sınırlar bu kadar “çizilmişken” sanatçılardan gerçekten özgün bir şey çıkmasını bekleyebilir miyiz?
Alanı ve günceli benden daha hızlı takip ediyorsun, sen söyle bekleyebilir miyiz? Büyük bir sinemamız var mı? En güçlü olduğumuz yerden başlayalım. Yerli edebiyatımız yıkılıyor mu? İşte asıl tahrip edici olan şu: İlle de iktidara yakın ya da onun kontrol ettiği bir yapıyla çalışmak zorunda değilsiniz. TRT’ye dizi çekmeniz, Tabii’de bir dizi yapmanız ya da Ketebe’de roman yayımlamanız gerekmiyor. Yayımlanan romanları da görüyoruz, edebi niteliklerinden söz etmiyorum, bu benim yetki ve uzmanlık alanım değil. Ama dönüp dolaşıp aynı içerikleri görüyoruz. Türkiye’de edebiyat üzerine düşünen herkes, buradaki daralmadan, sığlaşmadan, tekdüzelikten, metaforlarla konuşan dilden bahsediyor. Ki Türkiye’de bu anlamda çok güçlü bir politik yazın geleneği var. Ama bugün bunu görmek çok zor. Buradan bir şey çıkar mı çıkmaz. Bir de şöyle düşünün, güncel sanatçısınız. Yaptığınız eserin ekonomik kıymetini verecek üç-dört büyük müze ya da sanat merkezi var; hepsi Türkiye’nin 3-5 büyük burjuva ailesine ait. Hepsi devletten ihale alarak dağları bayırları deliyor. Siz de kırmızı çizgileri aşan bir iş yaptınız ya da yapmaya cesaret ettiniz. Satamazsınız, sergileyemezsiniz, yapamazsınız. Bahsettiğim bağımlılık ilişkisi tam da bu. Bugün sanatçıyı, yaratıcıyı dönüştürdükleri şey bu.
"Mesele ekmek parasıysa ona göre konuşsunlar o zaman"
İktidarın çizdiği sınırlar, sansür ve bununla birlikte giderek yerleşen bir otosansür var. Siz de kitapta sansürün “sivilleşmesi”nden söz ediyor ve örnekler veriyorsunuz. İktidarın belirlediği çerçevenin yanı sıra, festivallerin ve kültür kurumlarının ürettiği bir otosansür mekanizması da oluşmuş görünüyor.
Burada şunu iyi görmek lazım. Bunlar, yıllar içinde “ekmek parası” söylemiyle meşrulaştırıldı. O yüzden bazı ayrımları netleştirelim. “Sanatçı” ve “sanat” kelimeleri bu kadar kolay kullanılmasın mesela. Eğer ortaya çıkan şey bir meta ise o zaman ona meta gibi davranalım. Kıymetini de öyle verelim. O metanın üreticisi de üretimde emeği olan biri gibi davransın, “Şu kitabı yazdım, bedeli budur” desin. Ama kendine büyük bir yaratıcılık, büyük bir “sanatçılık” vehmediyorsa, o zaman okurun da, siyasetin de ondan o vehimle beklentileri olacaktır ister istemez. Ben mesela alanıma bağlı olarak Türkiye’nin bugünkü yönetim hallerini düşününce, daha iyi filmler, daha iyi hikâyeler bekliyorum. Sadece güncele gönderme yapan işler değil; iyi anlatılar bekliyorum. Metaforlarla, dolambaçlı sözlerle konuşulmasını istemiyorum. Risk alınmasını istiyorum. Ve bunların hiçbirinin “ekmek parası”nın arkasına saklanılacak şeyler olduğunu düşünmüyorum. Eğer gerçekten ekmek parası peşindelerse, o zaman öyle yaşasın, öyle konuşsunlar. Büyük laflara, “Memleket benim için şudur, aşk şöyledir…” demeye gerek yok. İşinizi yapın ve kenara çekilin. Eğer risk almıyorsanız, kendinizi işini yapan insanlardan daha yukarıda da görmeyin.
Gezi Direnişi nerede duruyor?
Bir savaş varsa, bu şuradan doğdu: İktidar popüler kültür alanına neredeyse hiç nüfuz edemediğini Gezi’de fark etti. Orada somutlaşan şey, sadece bazı popüler kültür figürlerinin görünmesi değildi; popüler kültürün şarkılarla, duvar yazılarıyla sokağa taşmasıydı. Sonrasında “cins, kıl, misvak” gibi kendi popüler kültür unsurlarını üretme çabaları da bu yüzden ortaya çıktı. Bir kuşakta muazzam bir popüler kültür birikimi olduğu anlaşıldı. Popüler kültür alanının ne kadar önemli ve kıymetli olduğu ortaya çıktı. Bunun parçası olmayanları da bizim onların sanatçıları kriminzalize etmek çıktı ortaya. Sonuçta savaşı tetikleyen şey biraz da Gezi oldu. Popüler kültür alanının ne kadar kritik ve kıymetli olduğu ortaya çıktı. Bu yüzden buraya dair bir “gözetme”, yakından takip etme hali doğdu.
"'Sanatçı çağının ilerisindedir' sözüne inanmıyorum"
Sanatçılar Gezi’yi sahiplendi, sonrasındaki toplumsal olaylarrda aşina olduğumuz isimlerden tepkiler gördük. Yıllar geçti İmamoğlu, YSK'nın İstanbul seçimini iptal etmesinin ardından “Sanatçıymış konuşmazmış, konuşacak” çıkışı yaptı. Bununla beraber sanat dünyasında yine bir hareketlenme gördük. Öte yandan Ayşe Barım tutuklandığında sessizliğe gömülenlere de çok kızıldı. Halk sanatçılardan ses çıkarmasını bekliyor diyebilir miyiz?
Yanlış bir beklenti bu bence. “Sanatçı çağının ilerisindedir” sözüne de inanmıyorum. Tarihte belki 20–25 örnek vardır; çoğu zaman sanat geriden gelir. Bugün de aslında ses çıkıyor. Hatta beklediğimden daha iyi. Popüler kültürde cesaret eden çok kişi var. Herkesten beklenemez ve gerek de yok. Zaten toplumsal hareketler de cesaret veriyor. Herkes 12 Eylül öncesini, 70’leri anlatır. O dönem halkın büyük bölümü örgütlü, sokakta, grevler yaygın. Sol hareketler güçlü ve meşru. Böyle bir zamanda sanatın bunun dışında kalması mümkün değildi. “Neşeli Günler” gibi ana akım filmlere bile grev ve direniş temalarının girmesi biraz da bundan. Kamusal alanda bu kadar görünür olunca popüler anlatıların içine de sızıyor ve üstelik bir süreklilikle.
Bugün ise Gezi’de ya da 19 Mart sonrasında gördüğümüz sokak hareketleri kısa sürede sönümlendi. Bu yüzden o dönemki coşkuyu bugünden beklemek haksızlık. Sonuçta bunlar kamuoyu önderi değil. Daha çok bizim gibi insanlar. Özellikle popüler alan için söylüyorum. Korkuları, kaygıları ve riskleri var. Yaratıcı alanda kalan, edebiyatla, filmle ve sanatla uğraşanlar için konuşursak: Zaten ağır bir baskı altındalar. Sürekli teşhir, kriminalize etme ve itibarsızlaştırma kampanyalarıyla karşılaşıyorlar. Sözlerinden cımbızlanarak hedef gösteriliyorlar. Buna rağmen bence fena değiller. Hatta çoğu zaman siyasetin önünde durabildikleri oluyor. Yaratıcı alanın kötü bir sınav verdiğini düşünmüyorum. Gücün gölgesinde yapılabildiği kadar yapılıyor. Kahramanlık beklemek anlamsız. Yapanlara saygı duyarız. Ama herkesi kahraman olmaya zorlayamayız. Gerektiğinde ses çıkarmak önemli. Hepsi bu. Bu nedenle yaratıcı dünyanın başarısız olduğu kanaatinde değilim. Siyasal gücün bu kadar baskın olduğu bir yerde insanların her an büyük riskler almasını beklemek gerçekçi değil.
Kitapta ortaya çıkan sanat eserlerin hangi koşullarda üretildiğinin önemli olduğunu vurguladığınız bir bölüm var. Orayı biraz daha açar mısınız?
Sinemadan, kendi alanımdan örnek vereyim. Bugün Türkiye’de “art house / sanat sineması” diye tanımlanan bir alan var. 2005’ten sonra bakanlık destekleriyle birlikte bu alan giderek bu fonlara bağımlı hale geldi; özellikle de bir kuşak için. Bu destek olmadan filmler için harekete geçmek bile imkansız. Önce bu parayı alıyorsunuz ki üstüne başka yapımcı bulabilesiniz, Avrupa’dan fon isteyebilesiniz. Çünkü Avrupa’daki fonlar ilk olarak şunu soruyor: “Kendi ülkenden ne kadar kaynak buldun?” “Yok” dediğinizde, “O zaman neden ben vereyim? Git önce kendi ülkenden al” diyorlar. Onlara göre Türkiye’de bakanlık fonu var, TRT’nin fonu var, festivallerin fonları var, önce oraya başvurmanız bekleniyor.
Bu da kaçınılmaz olarak sizi bakanlığa bağımlı hale getiriyor. Üstelik destek kurulları da değişti: Yasa çıktığında 8’e 3 sektör lehineydi kurul, şimdi durum değişti. Üstelik o “sektör” temsilcilerinin önemli kısmı da zaten bakanlık tarafından beslenen kurumlar. Gerçek anlamda üretici yapılar değiller; dönemsel olarak kurulup temsilci gönderiyorlar. Böyle olunca, bakanlığın işaret etmediği bir projeye oradan destek çıkması çok zor. Türk aile yapısına dokunamıyorsun; kadın bedeni sevişmek, koklaşmak yasak, yoksulluk anlatamıyorsun, bazı konulara giremiyorsun. Şimdi Bakanlıktan destek almak zorundasın bu koşullarda nasıl senaryo yazacaksın? Nasıl yaratıcı olacaksın? Film yapıyoruz ama memleketin meselelerine dolaşmadan değemeden… Kast ettiğim buydu.
2000'lerden bu yana Türkiye'nin sanat anlamında ciddi başarıları da var. Cannes, Altın Ayı, Nobel vs... İktidar tarafından Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’daki başarısının ya da Orhan Pamuk’un Nobel’inin bu kadar “sahiplenilmemesinin” nedeni ne sizce?
Kimin yaptığı, kazandığıyla ilgili diye düşünüyorum. İdeolojik bakışla ilgili bir şey, “bizden-onlardan” meselesi hep vardı. Yanılıyor olabilirim ama Orhan Pamuk döneminde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dü; yine de mesafe korundu. Aslında sonradan sahiplenilebilir, ‘Bu ortamı biz yarattık, ödülleri aldılar. Bizim iktidarımızda ödüller alındı’ denebilirdi. Ama yapılmadı. Yaratıcıları nasıl kodladığıyla da ilgili olduğunu düşünüyorum. AKP’nin ve Erdoğan’ın bu meseleye dikkati daha çok 2011’den sonra yöneldi ve hikâye giderek ‘siz–biz’ diye ayrıştı. Tahminim bu; elbette kendilerine sormak lazım.
Bir “formül” beklemiyorum ama buradan çıkmak için ne gerekiyor? Şu tablo içinde gerçekten bir çıkış mümkün mü, tünelin ucunda ışık var mı?
Artık bu meselenin doğrudan siyasetin konusu olması gerektiğini düşünüyorum. Siyasetçilerin değil. Siyasetin. Yani bu alanın yaratıcılarının, üreticilerinin de siyasetin öznesi olması gerek artık. Adım adım buraya gelindi, ortada bir yapı, bir rejim var. Bu yapı ve bu rejim değişmedikçe, bu etki kırılmadıkça, bunun toplumsallaşması ve yaratıcılığın artması mümkün değil.
Dolayısıyla başka bir şeyi, başka bir siyasal hayali, başka bir siyasal ortamı, başka bir ülkeyi talep edip bunu kurmak için harekete geçmediğimiz sürece pek anlamı olmayacak diye düşünüyorum. Kişisel başarılar olabilir ama ortam bu. Bunu da anlıyorum. Yine de alanların geneline bakınca, tek tek insanların yaşayabileceği bir durumdan söz ediyorum. Ama mesela sanat alanı açısından yine de umutluyum. Takip ettiğim alan için söylüyorum, sinema. Az önce bahsettim; sinemada film üretmek büyük ölçüde artık bakanlık desteklerine bağımlı hale geldi. O destekler de giderek daha siyaseten dağıtılıyor. Ama bir yandan da küçük bütçelerle, bu desteklere ihtiyaç duymadan film yapmaya başlayan bir kuşak var. Yeni bir kuşak geliyor. Bu kuşak imece usulü, dayanışmayla başka türlü bir sinemanın, başka türlü bir estetiğin önünü açabilir. Tıpkı 90’ların başında Yeşilçam’ın çöküşünün ardından Yeşim Ustaoğlu, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz gibi bir kuşağın çok zor şartlardan çıkması gibi. Belki şimdi de bir yerlerde pişiyordur; gençler arasında konuşuluyordur.
Sinemadan umutlu gibisiniz...
Az önce söylediğim gibi: sinemadan “kesin” bir umut değil bu ama bir ihtimal. Mesela kısa filmde ciddi bir damar var. O damar gelişip uzun metraja akacak bir yol bulabilir. Bir yandan Kürt illerinde, özellikle Diyarbakır’da bir yapılanma oluşuyor; Kürt sinemasının gelişmesine dönük bir çaba var. Belki bu döneminin itici gücü olur, bir şeyleri dönüştürür. Ama başa dönersek: artık bu mesele siyasetin konusu. siyasetçilerin değil, siyasetin. “Sağcıyım, solcuyum, futbocuyum futbolcu” deme dönemi çoktan geçti; bundan sonra daha da zorlaşacak. Yaratıcıların siyaset yapmak zorunda olduğu bir döneme giriyoruz. Ya kabullenecekler ya da siyaset yapacaklar: Bu rejimin içinde yaşamayı kabullenip böyle devam edecekler. Ve bunun parçası olarak, bunun içinde kalarak.
Siyaset yapmaktan kastınız nedir?
Söylemek istediğim şu: “siyaset” derken iki tür siyaset yapmayı kastediyorum. Biri eserleriyle siyaset yapmak; diğeri ise kendi alanlarını siyasallaştırmak. Bu da örgütlenmek, bir araya gelmek, mücadele etmek; kolektifler kurmak… Mesela yeni sergi alanları yaratmaya çalışmak, yeni yayınevleri için kolektifler kurmak, başka türlü film gösterimlerinin olanaklarını düşünmek gibi. Yoksa aksi halde, bu rejimi onayladıkları anlamına gelmez.
Dünyadaki pek çok otoriter rejimi, toplumun büyük kısmı zaten onaylamaz. Ama dayatılır, kabul ettirilir ve insanlar orada yaşamaya mecbur kalır. Otoriter rejimlerin çoğu böyledir: geniş kesimlerden gerçek bir rıza görmez ama yine de sürer. Ben özellikle bu alanda kültür alanında bu rızayı üretmeye dönük bir basınç görüyorum. Ve bunun işe yaradığını da düşünüyorum açıkçası. Kültür Yolu gibi projelerle, kamu kaynakları kullanılarak bu rızanın üretildiğini; bunun da meyvelerinin toplandığını düşünüyorum. Biz şu an daha çok “hazır” sanatçılarla konuşuyoruz. Ama yeni üretmeye başlayanlar, ilk romanlarını yazanlar, ilk filmlerini çekmeye çalışanlar, ilk sergisinin heyecanını yaşayanlar… Bu rejimle nasıl ilişkileneceklerini ben açıkçası bilmiyorum. Ve nasıl ilişkileneceklerini de…
"Şimdi gazetecilik değil gazeteciler var"
Bir yandan siz de yıllardır kültür-sanat gazeteciliği yapıyorsunuz. Bugünkü gazeteciliğe bakınca — özellikle kültürel hegemonya ve sanatçı meselesinden söz ederken onların haberlerini ve fikri takibini yapacak gazetecilerin de durumu pek parlak görünmüyor. Bununla ilgili neler söylersiniz?
Kültür-sanat gazeteciliği maalesef hep böyleydi: ilk feda edilen, ilk küçültülen alan. Birçok gazete zaten kapandı. Doğrusunu isterseniz bu 10–15 yıllık bir süreç. Ama bir yandan da az önce konuştuğumuz her şeyle bağlantılı olarak, gazeteciliğin formunun giderek “tanıtım” gazeteciliğine dönüştüğünü görüyorum. Eserle ve yaratıcıyla aramızdaki mesafenin korunamadığını, o mesafenin kaybolduğunu gözlemliyorum. En çok canımı sıkan şeylerden biri bu, çağın ruhu, farkındayım; ama yine de sorunlu.
Bir de iş şöyle bir yere evriliyor: Ben öyle bir ekolden geliyorum ki, haberi, yorumu, izlenimi, eleştiriyi okura yapardık. Şimdi sanki bunlar okura değil de doğrudan yaratıcıya yapılıyormuş gibi. Yönetmen, oyuncu, yazar görsün; yayınevi Instagram’da paylaşsın “oh ne güzel” mantığı. Kimseyi tek tek suçlamıyorum ama dönemin iş yapma biçimi bu.
Oysa gazeteciliğin işi, haberin öznesiyle mesafe kurabilmek. Bugün bu mesafe büyük ölçüde yok oldu. Eskiden her alanda muhabirler olurdu: parlamentoda, ekonomide… Bilgi, muhabir üzerinden akardı. Şimdi ise doğrudan “tepeden” aranıp bilgilendirme yapılıyor; ekonomi şefi bile ertesi gün genel yayın yönetmeninin yazısından öğreniyor. Böyle bir deformasyon.
Yıldız gazeteciler çağındayız. “Şu yönetmenle ben görüştüm” dili yaygınlaştı. Bu, gazetecinin kendini öne çıkaran, habere nüfuz eden bir tavır; ama mesafeyi kapatıyor. Oysa bizim kitapta yazan her şeyi de, yazarın söylediklerini de, haber kaynağının aktardıklarını da şüpheyle okuyup mesafe koymamız gerekir. Şimdi biraz “gazetecilik” değil, “gazeteciler” var. Yayınlardan ziyade kişilerin öne çıktığı bir dönem. Onlar da çeşitli kaynaklardan besleniyorlar. Kısacası: Gazetecilik yapmak için iyi bir dönem değil.

