Seçim Sonrası Ermenistan
İktidar ve muhalefet aynı yaranın iki ucundan mı besleniyor?

Birkaç hafta önce, seçim sonrası Ermenistan'ında demokrasinin asıl sınavının, muhalefet sınavı olduğunu söylemiştim. İlk yazıda karşı olmak ile alternatif olmak arasındaki farkı; ikinci yazıda ise siyasetini bütünüyle bir düşman üzerine kuran "karşıtlık siyasetinin" anatomisini konuşmuştuk. Bu siyasetin kolay, hızlı ve konforlu olduğunu ama bir gelecek vaat etmediğini; toplumu da yarasına saplanmış hâlde bırakabileceğini söylemiştim. Bu hafta bu kaybın psikolojisine bakmak istiyorum. Çünkü bir toplumu geçmişine takılı bırakan şey çoğu zaman kaybın büyüklüğü değil, o kayıpla ne yapacağını bilememesi. İşin ilginç yanı, bu bilememe hâlinin hem muhalefetin hem de iktidarın işine yaraması. Von der Leyen'in bölge ziyaretini mercek altına aldığım zorunlu bir haftalık aradan sonra, kaldığımız yerden devam etmek gerekirse soru şuydu: Bir toplum kaybına neden böyle saplanıp kalır?
Freud’un yaklaşık yüz yıl önce tanımladığı “Yas ve Melankoli” ayrımı basit ama keskin. Önce tanımları netleştirelim. Yas, kaybı kabul etme sürecidir. Acı vericidir, uzun sürer, ama bir gün biter ve insan gündelik hayatına geri döner. Melankoli ise bu sürecin tıkanmış hâlidir. Kaybını kabul etmez, kendisinin bir parçası haline getirir ve orada bir hayalet gibi yaşatır. Melankolik insan, bu kaybın hayaleti incinmesin diye yeni bir hayat kurmaktan kaçınır. Ancak yas yalnızca bireyin iç dünyasında yaşanan psikolojik bir süreç değil. Büyük kayıplar, özellikle savaş, yerinden edilme ve toplumsal travma söz konusu olduğunda, aynı zamanda siyasal bir ilişki biçimine dönüşüyor.
Sürekli statükonun sağlam olduğu geçmişi hatırlatmak
Bunu bireyden toplumsal siyasete taşıdığımızda, geleceğe dair söyleyecek sözü olmayan, sermayesini geçmişten alan ve statükonun sağlam olduğu geçmişi durmadan hatırlatan bir siyasetle karşılaşıyoruz. Dolayısıyla bu siyaset, ayakta kalmak için bir düşmana muhtaçsa, o düşmanı da diri tutmak zorunda ve yarayı kapatmak değil, açık tutmak işine gelir. O siyasetin meşruiyeti, tam da yaranın kapanmamasına bağlıdır. Ancak bu, iyileştiren değil, sürekli kanatan bir nostalji demek.
Ermenistan’da Karabağ’ın, kayıpların ve “onur”un etrafında dönen muhalefet dilinin bu kadar güçlü olması da bundan kaynaklanıyor çünkü son Karabağ savaşı yalnızca bir toprak kaybı değil. Bu aynı zamanda otuz yıllık bir “muzaffer ulus” hikâyesinin, o sarsılmaz sanılan güvenlik hissinin de çöküşü demekti. Dolayısıyla böyle bir kaybın yasını tutmak, bir toplumun kendine anlattığı hikâyeyi baştan yazmasını gerektiren zahmetli, sancılı, öz eleştiri isteyen bir gereklilikti. Melankoli ise toplumu bütün bu zahmetten muaf tutuyor. Çok nedenli, sancılı bir hesaplaşma yerine bütün yük tek bir adrese yıkılıyor ve geriye bir tek "Biz haklıydık, ihanet edildik" cümlesi kalıyor. Bu cümle acıyı dindirmiyor ama onu hem katlanılabilir hem de seferber edilebilir kılıyor. Bu melankolik tutum acıyı anlamlandırmanın en kestirme yolu olmakla beraber bunu kronikleştirmenin de en etkili yolu.
Yas, unutmak anlamına gelmiyor
Peki nasıl yas tutmak gerekiyor? Judith Butler, yasın bir zayıflık ya da geri çekilme değil; ne kadar birbirimize bağlı olduğumuzu gösteren bir şey olduğunu söylüyor. Ve bu kesinlikle unutmak anlamına gelmiyor çünkü geçmiş hiçbir zaman tam olarak geçmiyor. Sözü duyulmayanların, adaleti sağlanmamışların hayaletleri bugünü rahatsız etmeye devam ediyor. Mesele, bu hayaletlerle nasıl bir ilişki kurduğunuz. Melankolik siyaset onları bugünkü düşmana karşı bir intikam aygıtı olarak çağırıyor. Yas tutabilen bir toplum ise adalet taleplerini ciddiye alıp yeni bir ortak geleceğin harcına çeviriyor. Kısacası acıyı bir silah gibi değil, bir pusula gibi kullanmak gerekiyor.
İktidarın payı
Buraya kadar hep muhalefetten konuştuk. Oysa bu yükü tek başına ona yıkmak haksızlık olur çünkü iktidarın da bu işte payı var. Bir iktidar sürekli “ileriye bakalım” deyip toplumun acısını görmezden geldiğinde, yas tutulamaz hâle gelip bastırılan acı da melankoliye dönüşebilir. Muhalefet zaten bu bastırılmış acıyı devralıp öfkeye çeviriyor. Böylece iki taraf arasında tuhaf bir ortaklık kuruluyor. İkisi de aynı yaranın iki ucundan besleniyor ve yaranın kapanması ikisinin de işine gelmiyor. Sonuçta biri geçmişi, öbürü öngörülemez bir geleceği diri tutarken melankoli toplumu geriye, korku ise ileriye çekiyor.
“Gerçek Ermenistan” ne anlama geliyor?
İktidarın “Gerçek Ermenistan” fikri tam da bu noktada tarihsel Ermenistan hayali yerine tanınmış sınırları, kayıp merkezli bir hayal yerine yaşayan bir Cumhuriyet’i öne çıkarıyor. Aslında bu fikir toplumu melankoliden yasa geçirme çağrısı olarak da okunabilir. Paşinyan’ın seçim döneminde gündeme getirdiği “Ararat mı, Aragats mı” tam da bunun sembolüydü. Sınırın öte yakasındaki ulaşılamaz dağ yerine, bu yakadaki gerçek toprağa odaklanma çağrısıydı. Ancak burası çok ince bir eşik. “Geçmişi geride bırak” çağrısı, biraz zorlandığında “kaybını unut” baskısına dönüşebilir ve hiçbir toplum da yarasının görmezden gelinmesini istemez. Yukarıda söylediğimiz gibi bastırılan yas melankoliyi azaltmak yerine derinleştirebilir. Muhalefetin bu fikre gösterdiği sert tepki de gücünü buradan alıyor.
Dolayısıyla toplumu melankoliden yasa, korkudan güvene taşımak isteyen bir iktidarın yapacağı şey, muhalefetin alanını daraltmak değil genişletmek olmalı. Kendini rahatsız etmeyecek kadar güçsüz bir muhalefetten memnun olan bir iktidar, aslında yarayı kendi eliyle açık tutmak istiyor demektir.
Sonuçta melankoli ile korku el ele verince faturayı ne iktidar ne muhalefet, sıradan yurttaş ödüyor. Önümüzdeki hafta asıl ve son soruyu soracağız: bu döngünün gerçekten bir çıkışı var mı?


