Ermenistan 2026 parlamento seçimlerine doğru ilerlerken siyasetin dili belirgin biçimde sertleşiyor. Son günlerde iktidarın kurduğu ana propaganda söylemi artık daha açık ve daha net: “Muhalefet kazanır ve vaat ettiği üzere bugünkü barış ortamını sağlayan anlaşmaları tekrar müzakere konusu yaparsa, savaş kaçınılmaz olur.” İktidarın bu "savaş" uyarısı, basit bir seçim propagandası olmaktan çıkıp, ülkedeki tüm ekonomik ve sosyal tartışmaları tek bir hamlede gölgede bırakacak bir kapasiteye sahip.
Ermenistan’ın bugün bulunduğu jeopolitik eşik, İran’da devam eden savaşın yarattığı bölgesel belirsizlik, enerji hatlarından sınır güvenliğine kadar uzanan yeni bir kırılganlık alanı üretmiş durumda ve bu sebeple böyle bir argümanı hem mümkün hem de etkili kılıyor. Dolayısıyla, siyasetin üzerine inşa edilebileceği en ilkel, en sarsıcı ve sandıkta en hızlı sonuç alan duygu olan "korku" söyleminin kullanımını yalnızca bir koltuk koruma kaygısı ve siyasi taktik olarak görmek kolay ancak eksik olacaktır.
Statüko bozulursa ne olur?
Siyasi gerçekler açısından bakıldığında, hükümetin bu iddiasında son derece haklı bir pay bulunuyor. Ermenistan hükümeti son yıllarda Azerbaycan ve Türkiye ile sancılı da olsa bir normalleşme sürecine girdi, sınır belirleme çalışmalarına imza attı ve Batı destekli "Barış Kavşağı" ve/veya “TRIPP (Trump Route for International Peace and Prosperity)” gibi vizyonlarla yeni bir statüko inşa etmeye çalıştı. Bununla beraber bütün bu süreçler eksik, tartışmalı veya birçok kesim için rahatsız edici olabilir. Ancak iktidarın sorduğu soru şu: Statüko bozulursa ne olur? Bu soruya verilen cevap yalnızca diplomatik bir gerilim değil, doğrudan güvenlik riski olacağı açık.
Uluslararası mutabakatların geri çevrilmesi, sınır anlaşmalarının tanınmaması ya da maksimalist taleplerin yeniden gündeme gelmesi, mevcut güç dengesi içinde askeri sonuçlar doğurabilecek bir adım olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle iktidarın “anlaşmalarda revizyon talebi savaşı tetikler” iddiası bütünüyle temelsiz değil. Tabii ki mevcut barış çizgisinin fazla taviz içerdiğini söylemek, sürecin şeffaf olmadığını savunmak ya da ulusal çıkarların yeterince korunmadığını iddia etmek mümkün. Hatta “savaş çıkar” iddiası siyasal olarak araçsallaştırılıyor olabilir, ama sıfırdan üretilmiş bir korku değil. Ancak bu eleştirinin ardından gelen cevabı belirsiz olan soru şu: peki alternatif nedir?
Özellikle eski rejimi ve geleneksel milliyetçi kodları temsil eden muhalefet blokları, bu "savaş" tehdidini; iktidarın, kendi iç başarısızlıklarını, yolsuzlukları ve dış politikadaki zayıflığını örtbas etmek için bir şantaj aracı olarak kullandığını savunuyor ve iktidara geldiklerinde bu tavizleri geri alacaklarını, varılan anlaşmalarda revizyon taleplerinde bulunacaklarını ve sınır mutabakatlarını tanımayacaklarını açıkça ifade ediyorlar.
Devlet aklına sahip olduğunu iddia eden muhalefet elitleri, iktidara geldiklerinde mevcut anlaşmaları yırtıp atmanın muhtemel bir savaşa yol açacağını gerçekten öngöremiyor mu? Ermenistan muhalefetinin, şu anki kazanımlardan geri dönülmesi durumunda Kafkasya'da kopacak fırtınanın ve muhtemel savaşın devletin varlığını dahi tehdit edeceğini ve bunun yaratacağı sonuçların farkında olduklarını varsaymak gerekir. Ancak tıpkı dünyadaki pek çok popülist muhalefetin iktidara geldiğinde devletin çıplak gerçekliklerine toslaması gibi "Devleti bu halde devraldık, uluslararası anlaşmalarda devamlılık esastır, mecburen sürece sadık kalacağız" diyerek, şu an Paşinyan'ın yürüttüğü barış ortamını ve normalleşmeyi savunmaları çok daha olası.
Muhalefet neden makul bir alternatif sunmuyor?
Peki, eğer iktidara geldiklerinde onlar da bu barış sürecini sürdüreceklerse, bunu neden seçmene dürüstçe itiraf edip daha makul bir alternatif sunmuyorlar ya da sunamıyorlar? Çünkü kendi tabanlarının öfkesine rehin düşmüş durumdalar. Bugün geleneksel muhalefetin ayakta kalmasını sağlayan tek yakıt; Karabağ'daki yenilginin yarattığı travma, öfke ve milliyetçi nostaljinin bir araya getirdiği “intikam ve onur” illüzyonu. Bu yüzden, imkânsız olduğunu bildikleri halde "anlaşmaları iptal edeceğiz" demek zorundalar. Aksi halde dürüstlüğün siyasi maliyeti, varlık nedenlerini ortadan kaldıracak kadar yüksek.
Geçtiğimiz haftalarda yayınladığımız analizlerde de görülebileceği üzere, Ermenistan’da seçimlerin kaderini belirleyen temel unsur yalnızca partilerin oy oranları değil. Daha belirleyici olan, seçmenin siyasete duyduğu güven ve bu güvenin sandığa yansıma biçimi. Kararsız seçmen oranının yüksekliği, “hiçbir siyasetçiye güvenmiyorum” diyen kitlenin büyüklüğü ve katılımın belirsizliği, seçim sonucunu doğrudan etkileyebilecek unsurlar olarak öne çıkıyor. Tam bu noktada İran savaşı devreye girerek seçimlerden önce güçlü bir psikolojik çarpan etkisi yaratabilir. Normal koşullarda ekonomik sıkıntılar, enflasyon ya da yönetim sorunları seçim davranışını belirleyebilecekken, savaş ihtimalinin hissedildiği bir ortamda bu başlıklar geri plana düşebilir ve seçmen için öncelik, daha iyi yönetim değil, hayatta kalma olabilir.
Dolayısıyla bugün Ermenistan’da seçim yalnızca bir iktidar değişimi meselesinden, devasa bir risk değerlendirmesine evrilmiş durumda ve seçmen, alternatifler arasında değil, olasılıklar arasında tercih yapacak. Bu tablo içinde iktidarın güvenlik temelli söylemi yalnızca bir kampanya stratejisi değil, aynı zamanda seçmenin mevcut psikolojisine hitap eden bir çerçeve haline geliyor.
Muhalefetin en temel sorunu ise, iktidarın kurduğu “korku” dilini çürütememesi değil; onun yerine geçecek daha inandırıcı bir güvenlik hikâyesi kuramaması. Halka, "savaşsız, kansız ve dürüst bir alternatif" sunamadığı, ikna edici bir cevap veremediği sürece oy oranını artırması mümkün; fakat seçimi kazanması zor gözüküyor.
Şunu unutmamak gerekir; seçimlerde öfke mobilize eder, ama çoğu zaman korku belirleyicidir. Bu sebeple Ermenistan seçimlerinin sonucunu da (Haziran 2026’ya kadar daha büyük ve etkili değişiklikler yaşanmaz ise), bu iki duygu arasındaki dengenin hangi yöne kayacağı belirleyecek.



