İstanbul’da büyüyen mezzo-soprano İlda Simonian, müzikle ilk ciddi bağını Ortaköy’de katıldığı Sayat Nova Korosu’nda kurdu. O yıllarda neredeyse neredeyse hiç duyulmayan Ermeni şarkıları onun için yeni bir dünyanın kapısını açtı. Uzun yıllardır Hollanda’da yaşayan Simonian, şimdi İstanbul’da vereceği iki konser öncesinde müzik yolculuğunu, Ermeni müziğiyle kurduğu bağı ve yıllar içinde şekillenen çalışmalarını anlattı.
Ortaköy’de Sayat Nova Korosu’na katılmanız, kariyer yolculuğunuzun başlangıcı olmuş. Bu deneyim hayatınızı nasıl şekillendirdi?
Ortaköylüyüm ve Sayat Nova Korosu, Ortaköy’e geldiğinde merak edip katıldım. Ermeni müziğiyle tanışıklığım da o döneme dayanıyor. Koroda yalnızca kilise müziği değil, aynı zamanda dünyevi Ermeni müziği de icra ediliyordu ve bu benim için çok etkileyiciydi. Uzun yıllar, 1991’e kadar Sayat Nova Korosu’nun üyesi oldum; koroya düzenli gidip konserlere çıktım. Böylece Türkçe şarkıların yanı sıra Ermeni halk şarkılarını da öğrenmeye başladım.
O yıllarda Ermeni müziğini radyoda veya televizyonda duymak neredeyse imkânsızdı. Kaset bulmak da zordu; ancak biri yurtdışından getirirse dinleyebiliyorduk. Bir keresinde ağabeyimin arkadaşları yurtdışından iki kaset göndermişti ve bu kasetler İstanbul’da elden ele dolaşmıştı. Onları dinlerken fark ettim ki, Türkiye’de nasıl popüler müzik varsa, bizim de aşk şarkılarımız var; yani sadece koro için yazılmış klasik müzik değil. Bu, benim için büyük bir farkındalık yarattı.
Korodan sonra da müzik eğitimine devam etmişsiniz.
Okul yıllarım boyunca ekonomi okudum, ama Sayat Nova Korosu’yla birlikte TRT Gençlik Korosu sınavlarına da katıldım. Bir gün hocama, “Eğitim bölümüne de gidebilir miyim?” diye sordum; “Vaktin varsa git,” dedi. Böylece hafta sonları sabah 10’dan akşam 4’e kadar radyodaydım ve aynı zamanda ekonomi eğitimime devam ediyordum. Mezuniyete yaklaşırken, ilk şan derslerimi radyoda almıştım ve o deneyim beni konservatuvara yönlendirdi. Ekonominin son sınıfındaydım; vermem gereken iki dersim daha vardı. O sırada Akaretler’deki Devlet Konservatuvarı’na başvurdum ve kaydımı yaptırdım.
Uzun yıllardır Hollanda’dasınız, gittiğiniz ilk dönemi, o günleri nasıl anlatırsınız?
1991’in 29 Ekim’inde, Taksim Cumhuriyet Meydanı’ndan yola çıktım. Orada abim vardı ama neticede yeni bir hayata sıfırdan başlıyorsunuz. Sanki üniversite sınavına girmişsiniz de sonucunu bekliyormuşsunuz gibi. Ne olacağını bilmiyorsunuz. Yavaş yavaş hayat şekilleniyor, seçimlerinizi yapmaya başlıyorsunuz. Ben de “Burada kalacaksam dilini öğrenmem lazım” dedim. Haftada 30 saat, dört yıl dil kursuna gittim. Bu arada temizlik yaptım, çocuk baktım.
O sırada müzik yapmaya başlamış mıydınız?
Hayır. Temizlik yaptığım evlerden biri bir piyaniste aitti. Kız kardeşi de şan hocasıymış. Dört saat çalışıp bir saat şan dersi alıyordum. O dersler bana çok iyi geliyordu. Bir arkadaşım da “Konservatuvar sınavlarına neden girmiyorsun?” dedi. Ama çalışmam gerekiyordu; kira var, hayat var. O yüzden örgün eğitime giremedim. Dışarıdan konservatuvara girdim. Bazı dersleri alıyor, devlet sınavlarına giriyordum. Kolay sınavlar değildi. Sonra dedim ki artık yaş da ilerliyor, otuzu geçtik. En iyisi ben şan dersi vereyim. Bunun için de ses eğitiminin metodunu ve fizyolojisini öğrenmeye yöneldim.
Yine de uzak kalmamışsınız müzikten…
Çeşitli dayanışma etkinliklerinde şarkı söylüyordum. Amsterdam’da o yıllarda kilisede koro da yoktu. Uzak yerlerden küçük bir grup gelirdi ama bayram haftasında her gün gelemezlerdi. O zaman ben tek başıma söylüyordum. Kiliseye gidip geliyordum. Orada büyük bir kütüphane vardı, müzik kitaplarıyla dolu. Saatlerce orada kaybolduğum olurdu. Sonra resmi olarak ders vermeye başladım. İlk solo konserimi Texel adasında yaptım. Program hazırlamayı da zamanla öğrendim. İlk başta o kadar çok şarkı koymuşum ki konser çok uzamıştı. Sonra insan dinleyiciyi yormamayı öğreniyor. Yapa yapa öğreniyorsunuz. Böyle böyle akıp gitti.
Bir röportajınızda Ermeniceyi sonradan öğrendiğinizi söylemiştiniz. Peki Ermeni müziğini önceden dinliyor muydunuz?
Nerede dinleyecektik ki? Benim derdim de hep buydu zaten. Evde konuşulmuyordu; annem babam Ermenice bilmiyordu. Aslında bu durum Gomidas için de benzer. Gomidas’ın asıl adı Soğomon Soğomonyan’dır. Kütahya’da doğmuştu ve çocukken Ermenice bilmiyordu. Eçmiadzin’e götürüldüğünde Katolikos ona kim olduğunu soruyor. O da “Ermenice bilmiyorum ama Ermenice şarkı söyleyebilirim” diyor. Sesi çok güzel olduğu için Katolikos’un gözbebeği oluyor. Okuldaki diğer öğrenciler de biraz kıskanıyor. Ben de yıllardır ders veriyorum. Bir yandan konserler, bir yandan özel dersler. Bir de Hollanda’da Ermeni müziğine alan açmak için bir vakıf kurdum. Amacım, Ermeni müziği hakkında bilgi almak isteyen herkes için bir merkez oluşturmak. Sadece Ermeniler için değil; Hollanda’da bu müziğe ilgi duyan herkes için. İnsanlar gerçekten merak ediyor. Ermenistan’a giden çok kişi var. Özellikle duduk çalmayı öğrenmek isteyen müzisyenler de var. Bu ilgiyi bir araya getirmek istedim.
Türkiye’de yaşasaydınız kariyeriniz farklı olur muydu sizce?
Muhtemelen arkadaşlarım gibi operaya girerdim. Bir süre kadrosuzluk yaşanırdı ama sonunda devlet operasında yer bulurdum diye düşünüyorum. Çünkü konservatuvarda solistlik bölümüne seçilmiştim. Yani büyük ihtimalle devlet memuru olurdum.
Türkiye’de de konserleriniz oluyor mu?
Sürekli konser veren bir sanatçı değilim. İstediğim zaman konser düzenliyorum ya da gelen tekliflere katılıyorum. Proje üretmek hoşuma gidiyor. Bir kadın olarak hayatımı sürdürmem gerekiyor; kira ödemek, geçinmek zorundayım. Benim asıl mesleğim şan öğretmenliği. Bu yüzden ağırlığı ders vermeye verdim. Özel öğrencilerim var; bir yandan da konserler oluyor. Ama bir koroya ya da devlet kurumuna bağlı değilim. Sürekli sahnede olmak için başka bir hayat kurmak gerekiyordu. Ben daha çok kendi kontrolümde olan öğretmenliği seçtim.

Hollandalı öğrencileriniz var mı?
Hollandalılar da var, Türkiyeliler de. Türkiye kökenli bazı korolar var Hollanda’da; oralardan ders almaya gelenler oluyor. Kimi birkaç ders alıyor, kimi düzenli devam ediyor. Özellikle ders almaya alışkın olan öğrenciler daha istikrarlı oluyor. Bazıları ise birkaç ders alıp “gerisini kendim hallederim” diyor; sonra yine geri geliyorlar.
Sizin kuşağınız Ermeni müziğine ulaşmakta çok zorlanmış. Bugün ise internet sayesinde erişim çok daha kolay. Bu farkı nasıl değerlendiriyorsunuz? Gençlerin Ermenice müziğe ilgisi sizce nasıl?
Şimdi erişim çok daha kolay. Bir sürü web sitesi var, YouTube var, en basiti Instagram var. Kısa videolarda bir müzikle karşılaşıyorsunuz; “Bu ne güzelmiş” diyorsunuz. Oradan bir tanışıklık başlıyor, isterseniz gidip araştırabiliyorsunuz. Yani olanaklar eskisine göre çok daha fazla. Bizim zamanımızda böyle değildi. Annem radyoyu açtığında Türkçe şarkılar duyulurdu ama bir Ermenice şarkıya rastlamak mümkün değildi. Bu yüzden müziğe ulaşmak da çok zordu.
İstanbul'da iki konser vereceksiniz. Konserlerinin sizin için özel bir önemi var mı?
Benim için İstanbul’da konser yapmak çok önemli. Hollanda’da bunu yapmak aslında daha kolay. Serbest meslek sahibisiniz; salon kiralayabiliyorsunuz, piyanistinizle çalışıyorsunuz, gazetelere duyuru veriyorsunuz. İlgi de oluyor. Orada kendi başıma konserler düzenledim.
Ama İstanbul’da durum farklı. Benim istediğim şey bir salon kiralayıp konser yapmak değil. Cemal Reşit Rey ya da Süreyya Operası gibi salonların programına alınmak gerektiğini düşünüyorum.
Yeni albüm planlarınız var mı?
Evet, birkaç single yapma isteğim var. İlk albümün hakları bende değil; Kalan Müzik’te. O yüzden yeni kayıtları farklı bir şekilde yayımlamayı düşünüyorum. Bir de konserlerde sık söylenen bazı şarkıların yazılı notaları yok. Herkes kendi akorlarını kurarak eşlik ediyor. Ben bu şarkıların hepsini düzenlettim; artık hepsinin notası yazılı. Böylece nerede çalınırsa çalınsın aynı standartta icra edilebilecek.
İstanbul konserleriyle bitireyim sohbetimizi. Neler bekliyor dinleyicileri?
Programda mutlaka Gomidas’ın bir eseri oluyor. Ayrıca Haçatur Avetisyan’ın oratoryosundan üç arya söylüyorum. Programı kronolojik bir akışla kurduk; eski eserlerden başlayıp yavaş yavaş günümüze doğru geliyoruz. Çok değerli piyanist Anna Gevorgyan da solo olarak Gayane Balesi’nden bir piyano düzenlemesi çalacak. Programın sonunda ise daha tanıdık, daha duygusal şarkılarla bitiriyoruz. Kısa ama dinleyicinin dikkatini canlı tutan bir repertuvar hazırlamaya çalıştım.
*Yeldeğirmeni Sanat’taki konserler için biletler Mobilet’ten temin edilebilir; Naregyan Salonu’ndaki konser için ise rezervasyon yaptırmak gerekiyor.



