Ve bir insan, başkasının acısına gözyaşı akıtmaya başladığında artık yalnız değildir.
Ohannes Şaşkal, Edvard Munch’un Çığlık adlı eserini yeniden yorumladı.
Neredeyse 10 ay önce, 4 Ağustos 2025’te Ohannes Şaşkal’ın Edvard Munch’un Çığlık adlı tablosuna getirdiği bu özel yorum dikkatimi çekmişti.
O günden beri zihnimden çıkmıyor.
Açık ağzındaki kırmızı leke: Gazze’nin sınırlarını temsil ediyor. İmge, acı içinde “G A Z A” diye haykırıyor. Ve sol gözünde —artık— gözyaşı var.
Bu öğle vaktinde, Ohannes’in resme getirdiği yorumda, bir-iki kelimeyle hissettiklerimi aktarmaya ihtiyacım olduğunu belirtmek isterim.
Ve bu kolay değil. Çünkü bunu, 2005 yılında Türkiye’ye ilk geldiğimde, 15 yaşındayken öğrendiğim dilde, yani Türkçede yapacağım.
Bir insanın hissettiklerini tercüme edebilecek özünde bir dil var mı? Son zamanlarda kendime bu soruyu sık sık soruyorum. Hepimizin doğduğumuz yerde, doğduğumuz andan itibaren öğrendiğimiz bir anadili var. Mesela benimki Urduca. Ancak son 20 yıldır duygularımı edindiğim başka bir dilde ifade ediyorum. O dil Türkçe.

Ohannes Şaşkal’ın yorumladığı bu tabloyu ilk gördüğümde içimden istemsizce “Ah!” diye bir iç çekiş yükseldi. Ayaktaydım ve hemen bir yere oturdum. Aklımdan bir soru geçti: Edvard Munch, Çığlık’ı resmederken acaba *gözyaşını* düşünmüş müydü?
Gözyaşı, insanlık tarihinde önemli bir zaman noktasını işaret ediyor. Aynı zamanda içinde yaşadığımız zamanın ruhunu da somutlaştırıyor. Belki de insanlık tarihinin en çarpıcı yönü, insanın gözyaşı olsa gerek. Kim bilir, belki Edvard Munch bunu düşünmüştür, belki de düşünmemiştir.
Edvard Munch, 1893 tarihinde, bu eseri için yaşadığı ve tanık olduğu acı bir deneyimden ilham almıştı. Bir ceset ve kan kırmızısı bir gökyüzünün önünde çalkantılı çizgilerle silueti yankılanan, paniğe kapılmış bir yaratığı tasvir ediyor. O yaratık bir: İnsan. Bu tabloda insan kaygısı sonsuz bir noktaya yükseltilmiş. Artık, varoluşsal olarak yer alan anlamsız bir dünya karşısında ölümünü görünür hale getirilmiş. O kadar anlamsız ki, kendi ölümü beklerken intihar niteliğinde dönen bir çığlık bu.
Çığlık; modern insanın yalnızlığını temsil eden bir imge oldu hep. İronik bir şekilde, bu yalnızlık aynı zamanda insan iradesini de somutlaştırıyor. Artık kendini asil ve özgür bir insan olarak görüyor. Belki de tablonun en aldatıcı kısmı: özgür bir insan. Ancak, tek başına yapayalnız duran bir insan. Artık buna siz karar verin. Bu tablo içinde yapayalnız insan, özgür bir insan olabilir mi? Burada tek bir bireyden bahsediyoruz. Kendi iradesiyle kendi ayakları üzerinde durabilen modern bir insandan bahsediyoruz.
Ohannes Şaşkal’ın, “Çığlık” tablosu hakkındaki yorumunda beni en çok etkileyen kısım gözyaşı.
İlk bakışta tanıdık bir yüzdü bu. O uzun yüz, o boşluğa açılmış ağız, o titreşen gökyüzü… Ama sonra gözüm bir ayrıntıya takıldı. Açık ağzın içinde duran kırmızı leke. Kırmızı, yalnızca bir renk değildi artık; sınır çizgileri gibi sert, kapanmış kapılar gibi dardı. Ve o ağız, sessizliğin içinden parçalanarak tek bir kelimeyi haykırıyordu:
“G A Z A.”
O güne kadar Çığlık, benim için korkunun resmi olmuştu. Varoluşun uçurumunda duran modern insanın resmi… Dünyanın ortasında yapayalnız kalmış bir insanın. Ama gözyaşı her şeyi başka bir yere taşıyordu. Korkudan daha eski, daha derin bir yere.
Edvard Munch, belki de insan acısının son hâline ulaşacağını sanmıştı: çığlıkla. Oysa yıllar sonra başka biri gelip o çığlığın eksik parçasını tamamlamıştı. Çünkü insan bazen bağırmadan önce ağlar. Ve bazen ağlayamadığı için bağırır.
Tabloya bakmayı sürdürdüm. Çizgiler kıvrılıyor, gökyüzü yanıyordu. Kırmızı, yalnızca ufukta değil, insanın içinde de büyüyordu. Bir cesedi andıran o yüz artık sadece korkmuş değildi; yas tutuyordu.
Belki bu yüzden tablo beni bu kadar sarstı. Çünkü gözyaşı tercüme istemez.
Bunu tercüme etmek için herhangi bir dile ihtiyacımız yok. Bu evrensel bir beden dili: İnsanlığın ortak mirası.
O an anladım ki Çığlık aslında hiçbir zaman yalnız bir insanın hikâyesi olmamıştı. Biz onu modern insanın yalnızlığı diye okuduk yıllarca. Kendi ayakları üzerinde duran bireyin sancısı diye düşündük. Ama Ohannes Şaşkal o yalnızlığın içine başka bir şey yerleştirmişti:
Başkalarının acısını. Şu anda dünyanın dört bir yanından tanık olduğumuz acılar. Başta, Gazze...
Ve bir insan, başkasının acısına gözyaşı akıtmaya başladığında artık yalnız değildir.



