Ara spot olabilir: Yaşadıkları tüm ötekileştirmeye, ikinci sınıf vatandaş muamelesine, hatta bazen nefretin öznesi olmalarına rağmen Türkiyeli Ermeniler için Anadolu vatanın ta kendisidir. İnsan kendi evinde yabancı hissettirilse bile, ev yine de evdir.
Ara spot olabilir 2: Yerevan’da yaşamanın bana öğrettiği şeylerden biri de şu oldu: Ermeni olmak bazen dünyanın dört bir yanına dağılmış hayatların kesiştiği bir yerde yaşamak demek.
Homeros’un Odysseus’u on yıl savaşır, on yıl da eve dönmeye çalışır. Batı edebiyatının en eski yolculuklarından biri aslında tek bir sorunun peşindedir: İnsan nereye döner? Döndüğü yer gerçekten ev midir? Odysseus’un hikâyesi bize dönüşün sandığımız kadar basit olmadığını anlatır. Çünkü onun asıl sorusu eve nasıl dönüleceği değil, evin aslında ne olduğudur. Uzun yolculuklar yalnızca insanı değiştirmez; ev de değişir.
Nitekim Odysseus 20 yılın ardından nihayet İthaka’ya, evine vardığında onu yaşlı köpeği Argos dışında kimse tanımaz. Kendi evinde bir yabancıdır artık. İnsan bazen yıllarca özlediği yere varır ve fark eder ki, oraya düşündüğü kadar ait değildir.
Birkaç gün önce İranlı bir arkadaşım, “Sen de diasporasın” dediğinde refleks olarak itiraz ettim. “Hayır,” dedim. “Ben diaspora değilim.” Neden diaspora olmadığımı anlatmaya çalıştım. Babam Malatyalı. Annem Sivaslı. Ben İstanbul’da doğdum. Ailem yüzyıllardır bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalan topraklarda yaşadı. Biz başka bir yerden göç etmedik. Bu yüzden kendimi hiçbir zaman diaspora olarak tanımlamadım.
Anavatana dönmek mi, yeni bir yolculuk mu?

Ermenistan’da sık kullanılan bir kelime vardır: Hayrenatarts. Ata toprağına geri dönen. Güzel, köklü bir kelimedir. Yerevan’da yaşamama rağmen kendimi bu kelimenin içinde bulamam. Çünkü bizim dilimizde hayrenik ata toprağıdır, anavatandır; yani köklerin, ataların ve hafızanın gömülü olduğu yerdir. Eğer atalarımın toprağı Malatya ve Sivas ise Yerevan’a gelmek benim için bir “dönüş” müdür, yoksa yepyeni bir yolculuk mu?
Ama ille de bir isim vermem gerekirse Ermenistan’a ikinci evim derim. Doğduğum değil, hayat kurduğum yer.
Ermenistan, her Ermeni için aynı anlamı taşımaz. Kimi için çocukluğundan beri anlatılan hikâyelerin ete kemiğe bürünmüş hâlidir; kimi için güvenli bir liman. Kimi burada doğmuş, büyümüş ve başka bir yeri hiç tanımamıştır; kimi ise hayatının büyük bölümünü başka ülkelerde geçirdikten sonra bu ülkeyle yeniden bağ kurmaya çalışıyordur. Bazıları için evdir, bazıları için özlem, bazıları içinse henüz cevabı bulunmamış bir soru. Belki de Ermenistan’ın en büyüleyici tarafı budur: Aynı anda farklı aidiyet hikâyelerine ev sahipliği yapabilmesi.
İki şehir, iki dikiz aynası
Bu aidiyet paradoksunu en iyi iki şehrin dikiz aynaları anlatır.
İstanbul’da bir taksiye bindiğimde, aksanım bazen kendisini ele verdiği için o tanıdık soru gelir: “Nerelisiniz?” Sorunun altındaki asıl merakı bildiğimden, dolandırmadan cevap veririm: “Babam Malatyalı, annem Sivaslı, Ermeniyim.” Taksici tatmin olmaz; köklerimi o topraklardan söküp başka bir coğrafyaya bağlamak ister gibi üsteler: “Peki atalarınız nereden gelmiş Malatya’ya? Ne zaman gelmişler?”
Gülümserim: “Üç bin yıl önce gelmişler, daha öncesini ben de bilmiyorum.”
Yaşadıkları tüm ötekileştirmeye, ikinci sınıf vatandaş muamelesine, hatta bazen nefretin öznesi olmalarına rağmen Türkiyeli Ermeniler için Anadolu vatanın ta kendisidir. İnsan kendi evinde yabancı hissettirilse bile, ev yine de evdir.
Sonra Yerevan’da bir taksiye binerim.
“Nerelisiniz?”
“İstanbullu Ermeni. Babam Malatya, annem Sivas.”
Şoför dikiz aynasından dönüp sorar: “İstanbul’da Ermeniler var mı ki hâlâ?”
Ve ben her seferinde kendimi, varlığımı ispatlamaya çalışırken bulurum. Başlarım anlatmaya; okullarımız var, kiliselerimiz var, gazetelerimiz var diye…
Biri beni binlerce yıllık yurdumda sonradan gelmiş sayıp yabancılaştırıyor; diğeri doğup büyüdüğüm şehirdeki varlığımı unutup beni çoktan yok olmuş bir tarihin parçası sanıyor.
Belki de beni diaspora kelimesine itiraz etmeye iten şey buydu. Çünkü o kelime bana hep bir yerden kopup başka bir yere savrulmuş olmayı çağrıştırıyordu. Oysa benim hikâyem bir kopuş hikâyesi değildi. İki farklı aidiyet arasında yaşamayı öğrenme hikâyesiydi.
Yeni ev ve yeni komşular
Yerevan’da yaşamanın bana öğrettiği şeylerden biri de şu oldu: Ermeni olmak bazen dünyanın dört bir yanına dağılmış hayatların kesiştiği bir yerde yaşamak demek.
Buraya ilk geldiğim yıl, benimle aynı adı taşıyan Beyrutlu genç bir kadın tanıdım. Sonra Lübnan’a döndü. Beyrut Limanı’ndaki büyük patlama olduğunda günlerce haberleri takip ettim. Ona ulaşmaya çalıştım. O gün fark ettim ki bazen bir şehirde yaşamak yalnızca o şehrin insanlarına değil, onların geride bıraktıkları dünyalara da bağlanmak demek.
Geçtiğimiz haftalarda ise gece yarısı telefonuma bir mesaj düştü. Aynı sitede yaşadığım İranlı komşum yazıyordu. “Maral, aşağı iner misin? Kızımla biraz yürümek istiyorum. Eşim İran’da. Üç gündür haber alamıyorum.”
Aşağı indim. Apartmanın bahçesinde yan yana yürüdük. Çok konuşmadık.
Bazen dünya çok küçülüyor. Haritada yüzlerce kilometre ötede görünen bir savaş, gece yarısı apartman bahçenize kadar geliyor. Belki de bu yüzden Yerevan bana yalnızca bir şehir gibi gelmiyor. Burada dünyanın farklı köşelerinden gelmiş insanların hikâyeleri aynı sokaklarda yeniden karşılaşıyor. Bir süre sonra dünyanın herhangi bir yerindeki bir felaket uzak bir haber olmaktan çıkıyor.
İnsan nereye döner?
Bu sorunun tek bir cevabı olmayabilir.
Mitoloji bize Odysseus’un İthaka’ya varışını anlatır ama hikâye orada bitmez. Kehanete göre onun kaderi, bir gün küreğini omuzuna alıp denizin, tuzun ve gemilerin adını bile bilmeyen bir halkı bulana kadar yeniden yollara düşmektir. Çünkü bazı yolculuklar insanı öyle değiştirir ki, dönüş artık bir son değil, yeni bir başlangıç olur.
Belki de mesele hiçbir zaman yalnızca nereye döndüğümüz değildir. İnsan, gittiği yerleri, sevdiği insanları, kaybettiklerini ve yol boyunca öğrendiklerini yanında taşır. Belki dönüş dediğimiz şey budur: Yol boyunca çoğalan evlerinle yaşamayı öğrenmek.



