İstanbul Barosu Silivri'de yargılanıyor
İstanbul Barosu davasında beraat kararı
İstanbul Baro Başkanı İbrahim Özden Kaboğlu ve yönetim kurulunun, “basın ve yayın yolu ile terör propagandası yapmak” ve “basın ve yayın yolu ile yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlamalarıyla yargılandığı davanın karar duruşması İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi'nce, Silivri'deki Marmara Cezaevi Yerleşkesindeki duruşma salonunda görüldü.
Suçun unsurlarının oluşmadığına kanaat getiren mahkeme heyeti oy birliğiyle tüm baro yöneticilerinin beraatine karar verdi. Avukatlar "Savunmadı susmadı, susmayacak" sloganları attı meslektaşlarını ayakta alkışladı.
Duruşmayı TBB temsilcileri, diğer illerin baro başkanları, diğer ülkelerden baro temsilcileri ve İstanbul Barosuna kayıtlı çok sayıda avukatın yanı sıra uluslararası hukuk örgütü temsilcileri de izliyor. Emek Partisi Genel Başkanı Seyit Aslan, Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Levent Tüzel, Avcılar Belediyesi Eski Başkanı Turan Hançerli, CHP Eski Milletvekili Süleyman Çelebi'nin de aralarında bulunduğu siyasi parti, kitle örgütü ve kurum temsilcileri de baro yöneticilerine destek amacıyla duruşmayı takip ediyor.
5 Ocak Pazartesi günü başlayan duruşmada savcı esas hakkındaki mütalaasını açıkladı. Savcı, Kaboğlu ve yönetim kurulu üyeleri Rukiye Leyla Süren, Hürrem Sönmez, Ahmet Ergin, Metin İriz, Mehmedali Barış Beşli, Yelda Koçak Urfa, Fırat Epözdemir, Ezgi Şahin Yalvarıcı, Ekrem Bilen Selimoğlu ve Bengisu Kadı Çavdar hakkında, “basın ve yayın yolu ile terör propagandası yapmak” suçundan hapis cezası istedi.
Gazeteci Fatoş Erdoğan'ın Silivri'den aktardıklarına göre barolarına ve meslektaşlarına destek için yüzlerce avukat cübbeleriyle salonda. Öte yandan Kaboğlu ve yönetim kurulu üyeleri, duruşmayı izleyen basın mensuplarını ve meslektaşlarını selamladı.
Medyascope'tan Furkan Karabay'ın haberine göre ise İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Fırat Epözdemir savunmasına şu sözlerle başladı: "İstanbul Barosu'nun hiçbir zaman son sözü olmaz. Yalova'da katledilen meslektaşımız Avukat Zekeriya Polat'ı anarak sözlerime başlamak istiyorum. Biz adaleti uğruna ölecek kadar seviyoruz. En son örnekleri Avukat Tahir Elçi ve Avukat Ebru Timtik'tir. Anılarına saygıyla..."
Gazeteci Furkan Karabay'ın aktardığına göre, söz alan İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Rukiye Leyla Süren "Avukatsız, savunmansız adliye isteniyor, buna müsade etmeyeceğiz. Makbul avukatlar, makbul barolar yaratılmaya çalışılıyor. Makbul avukatlar, makbul barolar olmayacağız, görevimizi yerine getirdik, getirmeye de devam edeceğiz" dedi.
"Son sözü" alınmak için kürsüye çağrılan İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu da "Son söz olamaz. Ben yaşadıkça son nefesime kadar hukuku etkin kılmak için çalışacağıma söz veriyorum" ifadelerini kullandı.
Kaboğlu, şu ifadeleri kullandı:
"Evet, bu meselede belki birkaç hususu hatırlatmakta yarar var. Yargılanma hakkı adına, kürsü törenleri sırasında genç avukat adaylarına hatırlattıklarım arasında özellikle iddia–savunma–hüküm üçlüsünde, eğer adil yargılanma gereklerine saygı gösterilseydi, Türkiye’nin adil yargılanma hakkının en çok ihlal edilen hakların başında gelmesi söz konusu olmazdı.
“Gösterilseydi” diyorum; çünkü o durumda hâkimlerimiz ve savcılarımız gerçek suçluları yargılayacak, yüzlerce, binlerce düşünce ve siyasal düşünce suçlusunun davalarıyla iştigal etmeyeceklerdi.
Bu noktada özellikle iddia–savunma–hüküm üçlüsünden söz açmışken, biz hukukçuları birleştiren normlar, ahlak kuralları ve haysiyet ilkeleri, her ne kadar farklılaşmalar yaratsa da, asgari müştereklerde buluşmamızı zorunlu kılmaktadır. Bunlar nelerdir? Kuşkusuz anayasanın emredici ya da yasaklayıcı hükümlerinden söz etmiyorum. Takdire bağlı olan hususlardan söz ediyorum.
Örneğin Anayasa’nın 19. maddesi, tutuklamaya ilişkin üçüncü fıkrada “koşullar varsa tutuklanabilir” demektedir; “tutuklanır” dememektedir. Çünkü tutuklama, kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakmaktır. Bu nedenle 13. madde ışığında bu hükmü uygularken ölçülülük ilkesini ve adli kontrol seçeneklerini mutlaka değerlendirmek gerekir.
Ziyaret ettiğimiz cezaevlerinde, özellikle Silivri Cezaevi’nde, cezaevi görevlileri de kapasitenin ne denli aşıldığını bizlere aktarmaktadır. 12–13 bin kapasiteli bir cezaevinde yaklaşık 37 bin mahpus bulunmaktadır. Burada ziyaret ettiklerim arasında hukukçuları ayrı tutuyorum; ancak yüzde 99’unun anayasa hükümlerine aykırı biçimde tutuklu bulunduğunu görüyoruz.
İşte “hukukçu ortak faydası” dediğim nokta tam da burasıdır. Hukukçuların; ister iddiada, ister savunmada, ister hüküm makamında olsunlar, bu ilkelerde buluşmaları gerekir. Elbette yargıçların verdiği karar çok daha önemlidir ve bu doğaldır. Çünkü insan haklarının “sert çekirdeği” son derece hayati bir kavramdır; savaş durumunda dahi saygı gösterilmesi gereken hakları ifade eder.
Bu alanda tek yetkili merci yargıdır; iddia–savunma–hüküm bütünlüğü içinde yargıdır. Bu çerçevede en çok ihlal edilen haklardan biri de suçsuz sayılma hakkıdır. Suçsuz sayılma hakkı ancak yargıç kararıyla ortadan kaldırılabileceğine göre, yasama ya da yürütme organları bu hakkı ihlal ettiğinde yargıcın buna seyirci kalması, kendi kararının meşruiyetini sorgulaması anlamına gelmez mi?
"İnsan haklarını korumak baroların temel görevidir"
Anayasamızın 2. maddesi, bilindiği üzere, adalet ile barış arasında doğrudan bir ilişki kurmakta ve adalete normatif bir değer atfetmektedir. Adaletle birlikte toplum huzuru ve millî dayanışma da anayasal güvence altındadır. Bunun yanı sıra insan hakları, demokrasi, hukuk devleti ilkeleri; erkler ayrılığı ve normlar hiyerarşisine (yasa, uluslararası sözleşmeler ve anayasa) saygı esastır.
Sayın Başkan, değerli üyeler; burada çok önemli bir hususun altını bir kez daha çizmek gerekir: Birlik hukuktadır. Demokrasi birlik değil, çeşitlilik üretir. Türkiye’de demokrasinin yerleşmesi ve savunulması ancak hukuk birliği sayesinde mümkündür. Çeşitlilik ise, iddia–savunma–hüküm üçlüsünün hukuka ortak saygısı ile anlam kazanır.
Bu bağlamda barolar ve savunma, özel bir konuma sahiptir. Hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak baroların temel görevidir. Hukuk devleti ve demokratik devlet anlayışı, hukuk toplumu ve demokratik toplumla tamamlanır. Barolar, tam da bu iki kavramın kesişim noktasında yer alır. Anayasa’nın 135. maddesi barolara, mesleğin genel menfaatlere uygun gelişmesini sağlama yükümlülüğü yüklemektedir. Avukatlık Kanunu’nun barolara tanıdığı yetki ve görevler de buradan kaynaklanır. Barolar demokratik, özerk ve bağımsız kurumlardır.
Bu çerçevede görülmekte olan dava bakımından İstanbul Barosu ne yapmıştır? İstanbul Barosu yönetimi; demokratik, özerk ve bağımsız olmakla birlikte, yasalara, Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere, Anayasa’ya ve hukukun genel ilkelerine saygılıdır. İşlem ve eylemlerini meşru araçlarla gerçekleştirmiştir. Kurumsal ifade özgürlüğünü kullanarak 21 Aralık 2024'te bir açıklama yapmıştır.
Buna karşılık, 19–23 Mart 2025 tarihleri arasında İstanbul Valiliği’nin genel yasağına karşı dava açmış; yargısal başvuru yolunu kullanmıştır. İzleyen haftalarda, 5 Nisan Avukatlar Günü’nde, Türkiye Barolar Birliği öncülüğünde ve 81 baronun katılımıyla, Ankara’da Anıtkabir’de sonlanan, on binlerce avukatın katıldığı bir yürüyüş gerçekleştirilmiştir. Bunların tamamı meşru ve hukuki araçlardır.
Savunma hakkı evrensel bir haktır. Yargılamada adalet, toplumda adalet ve çevrede adalet kavramları farklı ifadelerle dile getirilmiştir. Hapishanelerde, duruşma salonlarında, hatta kamu görevlileri tarafından dahi “bizim de haklarımızı savunun” talebiyle avukatlara başvurulması, savunmanın toplumdaki vazgeçilmez yerini açıkça göstermektedir.
Bunların ötesinde, demokratik adalet ve siyasal demokrasinin işleyişi bakımından da barolar bir güvencedir. Siyasal iktidarın seçimler yoluyla el değiştirmesinin teminatlarından biri yine barolardır. Bu çerçevede savunma hakkının evrensel bir hak olduğu hususu artık tartışmasızdır."
Ne olmuştu?
Gazeteciler Nazım Daştan ve Cihan Bilgin'in 19 Aralık 2024'te Suriye'de haber takibi yaparken düzenlenen SİHA saldırısında hayatını kaybetmesinin ardından meslektaşları, İstanbul Şişhane Meydanı'nda protesto düzenledi. Polis müdahalesiyle gözaltına alınan bazı gazeteciler daha sonra tutuklandı.
İstanbul Barosu, 21 Aralık 2024'te sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, gazetecilerin öldürülmesiyle ilgili etkin bir soruşturma yürütülmesi çağrısında bulundu ve gözaltına alınanların serbest bırakılmasını talep etti.
Bu açıklamanın ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 22 Aralık 2024'te Baro Başkanı Kaboğlu ve yönetim kurulu üyeleri hakkında "terör örgütü propagandası yapmak" ve "gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yaymak" suçlamalarıyla soruşturma başlattı. Kaboğlu, 7 Ocak 2025'te savcılığa ifade verdi.
Soruşturmanın ardından, 14 Ocak 2025'te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, baro başkanı ve yönetim kurulunun görevden alınması ve yeni bir yönetim belirlenmesi talebiyle davaname hazırladı.
Öte yandan, İstanbul Barosu yöneticileri hakkındaki ceza soruşturması kapsamında Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iddianame hazırlandı. Baro Başkanı Kaboğlu ve tutuklu yönetim kurulu üyesi Fırat Epözdemir'in de aralarında bulunduğu 11 kişi hakkında "terör örgütü propagandası yapmak" ve "basın yoluyla halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak" suçlamaları yöneltildi. Savcılık, sanıkların 3 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasına çarptırılmasını talep etti.

