İyi ki kurulmuşsun Agos
Gazetecilik okurken, hangi gazetelerde çalışmak istediğimize dair hayallerimiz vardı. Birçoğunun aksine Hürriyet, Milliyet, Sabah değildi derdim, derdimiz. Nokta okuyan, 32. Gün’ü hiç kaçırmayan biri olarak Yeni Yüzyıl, Radikal, Cumhuriyet, Tempo olsun istiyordum. Sonra bir gün bir arkadaşım Agos’u koydu kantin masasına. “Baksanıza” dedi. Baktık. Bildiğimiz gazetelerden başka, bildiğimiz dünyadan farklıydı. Dileğime Agos da eklendi. “Genç gazeteci hayali”me ancak 2015’te kavuştum. O zaman Agos, 20. yılına giriyordu. Öncesinde Radikal’de uzun yıllar çalıştım. Radikal İki’de Hrant Dink’in arada büyük toplum da haberdar olsun diye gönderdiği yazılarını edit ettim. Sonra Hrant Dink’i vurdular, koşarak Agos’un önüne geldik, hem ağladık hem haberini yaptık. Dileğimi sağlam dilemiş olmalıyım ki şimdi ikinci tur yine Agos’tayım. Hem de bu yıl, Agos 30 yaşına girerken. Hrant Dink’in öldürülüşünün 19. yılında, Hrant Dink Vakfı tarafından düzenlenen “Hakikat İçin Söyleşiler” dizisinde 17 Ocak Cumartesi günü “Agos’un 30 Yılı” Luiz Bakar, Lora Baytar ve moderatör Yetvart Danzikyan tarafından anlatılırken, 1996 Nisan’dan beri yürünen yolun ne kadar badirelerle, yoklukla, inançla, kavga ve kenetlenmeyle, emekle, şevkle, inatla, sebatla ve bir insan ömrünü neye verirse onla dolu olduğunu görüyorsunuz. “Halkının sesi olmak” için bir araya gelen Hrant Dink ve aramızdan ayrılan ve hâlâ bize mihenk taşı olan tüm Agos emekçilerine saygıyla…
Luiz Bakar: Agos başarılı oldu, gayesine ulaştı
Ben avukatım, abimden dolayı, işimiz gücümüz Ermeni vakıfları, mal gitti, mal geldi. Bir arkadaşım Tıbrevank toplantılarına çağırdı. O sene bir yasa çıkmıştı. Ermeni okullarındaki Ermenice dışındaki dersler artık Türkçe olacak diye. Halbuki o güne kadar bütün dersler, kimya, matematik, fizik dahil Ermenice yapılırdı. Çok tartışıldı bu. Bir toplantıda “Kalkın Patrikhane’ye gidelim” dediler. “Patrikhane” dedim, “Ne karışır Ermenice derse?” Gideceğiz dediler, gittik. Gece saat 23.00. Girdik içeri. Çok güzel bir oda vardı, dört duvarı kitaplarla kaplı. Ben o odaya bir girdim, bir daha hiç çıkmadım. Patrikhane önayak oldu, yazılar yazıldı, görüşmeler yapıldı derken o yasayı kaldırdık.
Dedim ya, o odaya girdim, çıkamadım. Öyle ağır bir dönem ki, her gün Ermeniler aleyhinde bir şey çıkıyordu basında: Öcalan Ermeniymiş, örgüte yardım eden Ermeni rahipler varmış vs. Zaten Karabağ Savaşı’nın hemen sonrası, çok zor bir atmosferdeyiz. Yalanlamalar, fakslar geçiliyor durmadan.Sürekli çalışıyoruz.
Mesrob Sırpazan ve Hrant, “Bir medyamız olsun” dediler. Toplandık yine ama kimse gazetecilikten anlamıyor. Ben, Anna Turay, Hrant Dink, Harut Özer, Harutyun Şeşetyan, Diran Bakar, Sarkis Seropyan. Kafelerde ya da bizim evde toplanıyorduk. Sonra yer aramaya başladık. Para pul da yok. Sonra Dolapdere'deki yeri bulduk. Yeni yapılmış, kapısı var, bacası yok. Tuhaf bir yer. Müvekkillerden haciz malı bir büyük masamız vardı, onu koyduk, üç beş sandalye, acayip küçük bir bilgisayar… Kimse bilgisayar bilmiyor. Hrant onun başına geçti.
O sene ilk sayıyı kavga kıyamet çıkardık. 5 Nisan’dı, Zadig yani paskalya. Olmaz diyorduk, Hrant diyordu çıkacak. Bir gün ona dedim ki, “Hiçbirimiz gelmezsek, kapıları kapatıp gitsek, sen yalnız kalsan, bu gazeteyi çıkaracak mısın?” “Evet” dedi. O zaman tamam dedim. Aslında bu insanlar tesadüfen geldi bir araya ama Hrant olmasaydı, olmazdı.
Sonra telefonun başına geçtik, Ermeni zenginleri, dükkan sahiplerini tek tek aradık, hepsinden reklam topladık. İlk paralarımız öyle oluştu. Sonra açılış günü bir de abonelere yazdık. Bize altı aylık bir ömür biçtiler fakat aboneler gittikçe çoğaldı. Çok iyi karşılandı. Her eve Agos girmeye başladı. Yazın Kınalıada’da bir satıcı vardı; “Agossssss, gazozzzz değil” diye bağırırdı.
Gençlerin de çok hoşuna gitti. Çünkü artık toplumda ne oluyor ne bitiyor anlıyorlardı. O zamanlar toplumumuzun dörtte üçü Anadolu'dan yeni gelmişti ve Ermenice bilmiyordu. Biz onları da alıştırdık. Böylece cemaatin içine girdiler. Asıl gaye bizim cemaati, büyük topluma tanıtmaktı ve böylece Agos’ta herkes kendine göre okuyabileceği bir şey buldu. Büyük toplumda da çok okuyanı, çok güzel bir ekosu oldu.
Gazetede her hafta kaybedilen bir mülkün hikayesi yazılıyordu. Ayrıca toplumsal hafızayı tazelemek için “Bir Zamanlar” köşesi vardı, Raymond Kevorkian’ın “1915 Öncesi Osmanlı’daki Ermeniler” kitabı Türkçe’ye tercüme ediliyordu. O zaman öğrendik ki, Anadolu’nun en ücra köyünde bir kilise, bir okul var, herkes okuma yazma biliyor. Ve bu insanların nasıl yok olduğunu bir kez daha fark ettik. Türkiye’de 3 bine yakın kilise ve manastır olduğunu öğrendik. Abim Diran Bakar, onun hiçbir ilgisi yoktu, ama yazı işleri müdürü ol demişlerdi ona, hadi peki demişti o da. Yervant Özuzun, 6-7 Eylül hakkında bir yazı yazdı, dava açıldı. Abim, “Sen gazetecilik oynayacaksın diye ben mahkemelerde sürüneceğim” diye kızdı.
Vakıflarla ilgili haberlerimizi Türk basını da alıp kullanıyordu, halkımız da öğrendi, yavaş yavaş mahkemelerde, davalar daha çok kazanılmaya başlandı. Bunlar hep Agos sayesinde oldu. Agos’un vakıf mallarının geri alınmasında çok önemi var.
Zamanla bir akıl çıktı ortaya, gittikçe sivrileşti. Hrant yazılarını yazar, Anna ile balkonda yüksek sesle birbirimize okurduk, olmamış derdik. Anna ile yazıyı biraz daha aşağıya çekmeye çalışırdık, o da bunu da mı çıkardınız diye kızardı.
Bizim gayemiz, Ermeni toplumunu büyük topluma açmaktı. Farkındalık yaratmak, ayrımcılığı kaldırmak, azınlıklarla ilgili sorunlara dikkat çekmek, karşılıklı diyalog kurmak, Ermenistan’la oluşturulan düşmanlığı bitirmek. “Türkiye ve Ermenistan komşu, hep de komşu kalacak” diyordu Hrant. Bakıyorum bu biraz düzeliyor sanki, Hrant’ın arzusu yerine geliyor gibi bir hissim var. Cemaat sorunları konuşulur oldu, azınlık ve eşitlik sorunları da, Agos sayesinde oldu. Bence başarılı oldu, gayesine ulaştı Agos.
Yetvart Danzikyan: İddiamız büyüktü, Türkiye ile konuşmak istiyorduk
İletişim Yayınları'nda çalışıyordum. Ermeni toplumun içinde değildim ama azınlıklar, milliyetçilik konusunda kafa yoruyor, yazılar yazıyordum. Ümit Kıvanç beni Anna Turay’la tanıştırdı. Ve dedi ki, “Böyle bir gazete çıkacak, sen de yardım etsene”. Olur dedim. Anna adresi verdi, Dolapdere Yokuşu'ndan aşağı inerken sağda bir han. Bir akşam iş çıkışı gittim, Hrant Dink, Luiz Bakar, Harut Özer, Harutyun Şeşetyan, Diran Bakar, Sarkis Seropyan. Bu ekip elini taşın altına koymuş. Koca bir yemek masası, beş altı da sandalye. Başka da bir şey yok. Nasıl bir gazete olsun diye tartışmalar var. Prova sayfalar yapılıyor. Ümit Kıvanç, Cengiz Turan, Kemal Gökhan Gürses, Ender Özkahraman da geliyor. Nuran Ağan sayfaları yapıyor, sonra Leda Özber geldi.
Aramızda gazetecilik yapmış, büyük medyada çalışmış tek kişi, Anna Turay. Hepimiz muhalif, sol kesimden gelen insanlarız ama tabii ki bizim derdimiz Ermeni toplumunun devlet tarafından bastırılmış sorunları. Gazetede asıl derdimiz bu olmalı diyoruz. Gazete iki dilli olacak diyoruz. İsmini tartıştık haftalarca. Başta Parev dediler. Sonra Ermenice sayfalara yardım eden Rupen Maşoyan, Agos olsun demiş. Herkesin aklına yattı ve Agos yola çıktı.
Baskının yapıldığı çarşamba geceleri tartışmalar, tartışmalar, tartışmalar. O haberi nasıl vereceğiz, manşet mi yapacağız, nasıl yazacağız, ne kadar zorlayacağız? Bize kalsa sekiz satır manşet yaparız da, gazete bu, bir ölçüsü var. Ümit çiziyor, “Dört kelime” diyor. Onun kavgası başlıyor, sabaha kadar çalışıyorduk.
Agos'un Türkçe çıkması, birçok Ermeni’yi gazete okuyor hale getirirken bazı çevreler de anadilimizi niye bırakıp Türkçe gazete çıkartıyorsunuz diye kızardı. Çünkü biz zaten anadili elinden alınmış bir toplumduk. Ama bizim iddiamız çok daha büyüktü. Bütün Türkiye ile konuşmak istiyorduk.
Bir aşamada bir şeyleri kaşımaya başladık. Hem Ermeni toplumu içinde hem Türkiye devletinde de kaşlar çatılmaya başladı. Bazı sayılarımız toplatıldı. Raymond Kevorkian'ın “1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler” kitabından çevirilerin olduğu gazetelere de toplatma kararı çıktı.
Lora Baytar: Agos’a geldim, hayatım değişti
Ben 2000’de başladım. Kayserili bir Ermeni ailenin çocuğuydum. Ama Ermeni kültüründen uzak büyümüştüm. Ailece Ermenice bilmiyorduk. Yüksek lisansa başlamıştım. Gazetecilik hep hayalimde. Mimariyle çok ilgilenirdim. O süreçte Baron Hrant’la tanıştım. Agos'a geldim ve kaldım. O günden sonra hayatım değişti. Agos'un toplumu, insanları nasıl değiştirdiğinin en somut örneği benim diyebilirim. Birdenbire kendimi kültürümün içinde buldum.
İlk sohbetimizde, Baron Hrant ne yapmak istediğimi sormuştu. Tez konusu belirlemiştim aklımda; Antik Yunan, Roma mimarisi üzerine yazacağım diye. “Sen nasıl Ermenisin, kendi kültürüne dair bir şeyler yap” dedi. Kültürden o kadar uzağım ki nasıl yapabilirim? Baron Hrant bana yön verdi. Kaynakları okumam için beni Ermenice öğrenmeye yönlendirdi. Benim ikinci baronum ise Sarkis Seropyan’dı. Onun da desteğiyle ben Ermeni mimarisi üzerine bir tez yazdım.
Kapalıçarşı’ya çıraklık için gönderilenler gibi yazları Agos’a okul gibi gelenler vardı. Baron Hrant, çalışırken bizi özgür bırakırdı. Bu sayede özgüvenli olduk. Sarkis Seropyan’la Anadolu’daki Ermeni Mirası gezilerini yaptık. İlki 2001’de Trabzon’dan başlayan bir geziydi. “Arkeloji ve sanat tarihi okuyorsun, benimle öğren ve sen devam ettir” dedi. Baron Seropan, gezilerde yurtdışından aile köklerini arayanlara rehberlik etti. Onun sayesinde her yeri karış karış öğrendim. 2000’den 2013’e senede en az iki gezi yaptık. Tabii bunları yazdık da.
Leda Özber: Toplum ve Patrikhane yalnız bıraktı
Öldürülmeden önce mailler atılıyordu, tehditler geliyordu, görüyorduk. Bir yandan gazete yapılırken bir yandan da Baron’un ruh halinin değişimini görüyorduk. Söylüyordu, duygularını gösteren biriydi zaten. Toplum ve Patrikhane de yalnız bıraktı Baron Hrant’ı. Kendine dikkat etmesini, çelik yelek giymesini bile söylemiştik, “Vuracak olan vurur, başımdan vurur” diyordu. Biliyordu sanki ama zamanın değiştiğini de düşünüyordu. Yaşlı olanlar gelecek olanı biliyordu, ama biz genç olanlar fazla umutluyduk belki de.

