6 Şubat’tan üç yıl sonra
“Kaç yıl geçerse geçsin acımız dinmeyecek”
Takvimler 6 Şubat 2023’ü gösterdiğinde, sabah 04.00 sularında Maraş merkezli en büyüğü 7.7 şiddetinde depremler meydana geldi. 11 il ve milyonlarca kişiyi etkileyen depremlerde, on binlerce kişi ve canlı yaşamını yitirdi; evler, ibadethaneler, işyerleri yıkıldı, çoğu kent neredeyse yerle bir oldu. Depremzedeler yaşadıkları korku yetmezmiş gibi bir de günlerce enkazlarda kalan yakınlarını bekledi, kar ve yağmur altında sokaklarda kaldı. Kimisi de yakınlarını defnedecek mezar dahi bulamadı.
22 Şubat 2023’te ben de Adıyaman’a giden gazetecilerden biriydim. Deprem illerine giden gazeteci arkadaşlarımdan bazıları yalnızca birkaç gün dayanabilip geri dönmüştü, bazıları da medyanın görmediği depremzedelerin sesini duyurmaya devam edebilmek için zorlu koşullara rağmen kalıp çalışmaya devam etmişti. Yolculuk sırasında hem heyecanlıydım hem de ürküyordum. Adıyaman merkeze girdiğimiz an kendimi “Walking Dead” dizisinin bir sahnesindeymişim gibi hissettim. Taş üstünde taş kalmamıştı. Yıkılan binaların enkazları, paramparça olmuş araçlar ve yollara saçılmış yaşamlar…
Bu kadar ağır bir tabloyu beklemiyordum. Gördüklerimi sindirmeye çalışırken, bir yandan da kafamı “nereden ve nasıl başlayacağım” sorusu kurcalıyordu. İstanbul’dan gönüllü olarak gelen bir grup insanla beraber yolculuğumuzu tamamladıktan sonra sokaklarda yürümeye başladım. Enkazların üzerinde yürüyordum, karşımda tamamı yıkılmamış binaların mutfakları, koltukları, çocuk oyuncakları, ezilmiş arabaların parçaları vardı. Hayalet şehrin sokaklarında bir süre dolaştıktan sonra kalacağım çadır kente vardım. Dayanışma için gelen birkaç kişi ve gazeteciler dışında depremzedelerin kaldığı yaklaşık 50 çadır vardı.
Kısa süre içerisinde çadır kentteki dayanışma ile örülü yaşamla tanıştım. 15 dakikada bir “deprem oluyor” korkusuyla irkilen çocuklar için bir oyun alanı kurulmuştu. Çadır kentin ortasında küçük bir alan mutfak olarak dizayn edilmişti, Pek çok kentten belediyeler günde üç öğün yemek gönderiyordu. Duş alabilecek bir yer yoktu, depremzedeler haftalardır duş alamıyordu. Yalnızca seyyar tuvaletleri kullanabiliyorlardı. Daha sonra insanların yaşadıklarını dinlediğimde, bu koşulları ne kadar “konforlu” bulduklarını öğrenecektim.
Çadır kentte kalan insanlarla tanışıp hikâyelerini dinlemeye başlamıştım. Hemen karşı çadırda kalan 60’lı yaşlarındaki Ayşe hanımın evi ikinci depremde yıkılmış, ailesinden sekiz kişi enkaz altında ölmüştü. Daima yaşlı olan gözlerine her baktığımızda acısı hiç dinmeyecekmiş gibi duruyordu. Akşamları ateş yakıp bir araya gelindiğinde Zazaca ağıt yakıyordu. Ağladığında Ayşe hanıma, Japonya’dan dayanışma için gelen kadınlar sarılarak moral veriyordu.
Suriye’den, Kobane’den ve birçok yerden aileleriyle göç eden çocuklar vardı. Bilgisayarda çalışırken ilgilerini çekiyordum ve soru sormak için meyvelerini benimle paylaşıyorlardı. Zamanla gazeteciliğe olan merakları daha da artmış, elmalarını ısırmadan önce mikrofon olarak uzatıp benimle röportaj yapıyorlardı. Çadır kent içerisinde çekim yaparken de tripotumu kuruyorlardı. Beraber çay içiyor, zaman kalırsa oyun oynuyorduk. Ancak bir süre sonra çocuk çadırına bakan gönüllülerin, bana bağlanmamaları için arkadaşlık düzeyinde bir iletişim kurmamam gerektiği uyarısıyla kısmi sohbetler yapmaya başlamıştık. Fakat bu pek etkili olmamıştı. Çocuklar ile 8 Mart üzerine konuştuktan sonra Avrupa’dan dayanışma için gönderilen ayıcıklardan birini, “Bugün senin günün” diyerek bana hediye etmişlerdi.
Her gün kameram, tripotum, bilgisayarım ve ekipmanlarımdan oluşan kilolarca yükle saatlerce yol yürüyerek insanlara ulaşıyordum. Alevi derneğinin kurduğu çadır kente gittiğimde, depremzedelerin sık sık ilgilendiği çocuklardan Tunç ile tanıştım. 13 yaşında zihinsel engelli olan Tunç, ailesinden şans eseri canlı olarak kurtulan tek kişiydi. Annesi, babası ve üç kardeşi depremin ilk günü yaşamını yitiren ancak yaşadıklarını henüz kavrayamayan Tunç’a, amcası ile yengesi bakıyordu. Üç gün boyunca cenazelerin, yıkık evlerinin bahçesinde bekletildiğini paylaşan Tunç’un akrabaları, şöyle anlatıyordu: “Cesetlerle yan yana uyuduk. Tunç’un ailesi Karapınar Mezarlığı’nda gömüldü. Ne yıkanma ne de kefen vardı. Kıyafetleri ve üzerimizdeki ıslak battaniyelerle gömdük. Üç gün boyunca yemek yiyemedik, ölüme terk edildik. Üçüncü gün Urfa’dan gelen gönüllüler çorba dağıttı, öyle yemek yiyebildik.” Tunç’u bir süre sonra Almanya’da yaşayan amcası, tedavisini sürdürmek için yanına aldı.
Yıkımın yükünü ise bir yandan çocuklarla ilgilenen bir yandan da yemek ve bulaşıklarla uğraşan kadınlar yine en ağır şekilde taşıyordu. Duş alamadıklarını ve 6 Şubat’tan beridir aynı iç çamaşırlarını giymek zorunda kaldıklarını söyleyen kadınların büyük bir çoğunluğu enfeksiyon kapmıştı. Ancak yiyecek bile bulmakta zorlandıkları bu koşullarda enfeksiyonun geçmesi için su içmekten başka çareleri olmadığını söylüyorlardı.
Atina’dan Adıyaman’a uzanan dayanışma
Kentteki cemevinde, geniş bir dayanışma ağı örülmüştü. Dünyanın her yerinden insanlar, yardım malzemeleriyle buraya gelip bir depo kurmuştu. Depremzedeler her gün uzun kuyruklarla ihtiyaç duydukları malzemeleri almaya çalışıyordu. Yine İstanbul’dan gelen “Mor Tır” ile kadınlar için kadın örgütleri tarafından ihtiyaç malzemeleri getirilip sokak sokak gezilerek dağıtılıyordu. Bu kampanyanın ardından pek çok yerden kadınlar için ped, iç çamaşırları ve birçok ihtiyaç malzemesi getirilmeye başlandı. Depremi duyar duymaz arkadaşları ile birlikte Yunanistan’da dayanışma çalışması yürütmeye başlayan, daha sonra tüm malzemeleri yüklediği karavanıyla Atina’dan Adıyaman’a gelen Emilie de bu kişilerden yalnızca biriydi.
Vejeteryan olduğum ve gönderilen yemeklerin büyük bir çoğunluğu hayvansal ürünler içerdiği için pilav ve bazen de bulursam bisküvi ile besleniyordum. Merkez ilçesinde ağır hasar alan Mor Petrus ve Mor Pavlus Süryani Ortodoks Kilisesi’ne gittiğimde, Adıyaman metropoliti ve dayrayto (rahibe) vegan beslendikleri için günler sonra karnımı doyurabildim. Yalnızca sunağı yıkılmayan kilisenin yanındaki binanın mutfağında ayin yapılmaya başlanmıştı. Kilise hâlâ onarımda, mutfak da kilise olarak kullanılmaya devam ediliyor.
Ardından Adıyaman Kozan köyünde üç kızını kaybeden bir aile ile görüşmek için büyük zorluklarla araç bularak uzun bir yolculuk yaptık. Peynir ve süt satarak çocuklarını okutan, depremde üç kızını enkaz altında kaybeden 40’lı yaşlarındaki Hanım, evinin bahçesinde taziye kurmuştu. Hanım ve eşi, deprem günü merkezde yaşayan kızlarından haber alamayıp araç da bulamayınca yoğun kar yağışı altında Adıyaman’a 35 kilometre yürüyerek gittiğini anlattı. Kızlarının kaldığı eve vardıklarında binanın yıkıldığını ve üç kızı ile birlikte 63 kişinin enkaz altında kaldığını öğreniyorlar. Tam dokuz gün boyunca enkaz başında bekleyen Hanım, enkaz altındaki yakınlarına AFAD ve devlet tarafından yardım edilmemesine çok öfkeliydi. Sadece farklı kentlerden gelen gönüllüler ile madencilerin yardım ettiğini söylüyordu.
Kendi imkânlarıyla vinç götürerek enkazın başından bir kez olsun ayrılmadığını söyleyen Hanım ve eşi, dokuzuncu gün gönüllülerin çabasıyla üç kızı ile diğer depremzedelerin enkazdan çıkarıldığını anlatıyor. Kızlarının deprem esnasında kaçmaya çalışırken evin koridorunda sıkıştığını ve burada birbirine sarılmış hâlde kızlarının cenazelerine ulaştıklarını paylaşıyor. Cenazeleri, köylerindeki mezarlığa getirerek güllerle defneden Hanım ve eşi, mezarlarına üç fidan dikerek üşümemeleri için de yazmalar sarmış. Hanım, yemeğe kalmam için ısrar etmişti. Teklifini reddetmek istemiyordum ama hayvansal bir şeyle karşılaşma ihtimalim de vardı. “Bu yemeği yersen, kızlarım yemiş gibi hissedeceğim. Ye ki içim rahat etsin” sözleri karşısında korkarak “Tamam” demek zorunda kaldım. Şanslıydım, yemek vejeteryandı ve o kadar açtım ki iştahla yediğim yemek karşısında Hanım da çok mutlu oldu.
Depremin üçüncü yılında telefonla ulaştığımız Hanım, bu ağır yıkımın üzerinden üç yıl geçse de yaşamın hâlâ normale dönmediğini söylüyor ve “Acımız hâlâ çok taze. AFAD’ı aradığımızda cevap bile vermediler bize. Yaşadıklarımızı unutamıyoruz. Kaç yıl geçerse geçsin acımız geçmeyecek” diyor.
Konteyner yaşamlar sürüyor
Yine telefonla ulaştığımız ve depremde hem ailesini hem de işini kaybeden Aziz Çelik, üç yılın ardından Adıyaman’daki durumu anlatıyor: “Ailemden 100 kişi öldü. Zor bir süreçti, yönetilemedi ve bu duruma düşüldü. İşyerlerimizin hepsi yıkıldı. İnşaat malzemeleri üzerine bir iş yerim vardı ama yıkıldı, yeniden açamıyoruz. Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı’nın (KOSGEB) verdiği destek ile ancak borcumuzu ödeyebildik. Hâlâ binlerce kişi konteynerde yaşamak zorunda. Hastanenin önündeki tüm konteynerler duruyor, diğer yerler de benzer durumda. Göç etmek zorunda kalanlar oldu. Yerinde dönüşümü kabul edenler var ama binlerce kişi olduğu için hâlâ çok fazla bekleyen var.
Şehirde sistem de hâlâ kurulmadı. İnsanlar memnun değil. Kendi imkânlarımızla ayağa kalkmaya çalışıyoruz. 10 dairen yıkıldıysa devlet bir daire veriyor. Çevre yolları açamadılar, altyapı yok, şehre girilmiyor. Tam bir mahrumiyet bölgesi. Belediyelere de sınırlı ödenek geldiği söyleniyor. Devlet, belediye, kurum ve kuruluşların el ele vermesi gerekirken TOKİ’ler yapıyorlar. Devlet 750 bin lira destek veriyor. 2-3 milyonu nasıl ödeyebilir insanlar bu para ile. Çok zor koşullar. Yaşamın normale dönebilmesi çok zor, en az üç yıl daha çalışılması gerekiyor.”
Hatay’dan Lora Baytar da, “Konteyner kentler yavaş yavaş boşaltılıyor. Evler kura sistemiyle dağıtıldı, yerleşenler de var yerleşemeyenler de. Konteynerde yaşayanlar da var. Ciddi bir inşaat süreci var kentte. İnşaat nedeniyle yollar kapanıyor, trafik yoğunlaşıyor. Ama binalar ortaya çıktı. Bütün bu inşaatın sonunda bir anda bir şehir çıkacak ortaya. Bir yandan da umut veriyor bu bize. Altyapısal sorunlar var. Hâlâ elektrik sorunu yaşamak büyük bir dert. Kış çok sert geçti. Kar yağışları elektrik kesintileriyle birleşince sorun yaşadık. Halk çok sabırlı. Çok zor günler yaşadık. Hiçbir şeysiz yaşamayı öğrendik. Korkularımızı atlatamadık, yeni normalimiz bu. Yaşamı normalleştirdik, yoksunluklara da alıştık. Zorluk çekiyoruz ama sonunda güzel bir şehre kavuşacağımıza inanıyorum. Umutluyuz” sözleriyle anlatıyor.

