“Ağla tepin bağır çağır
Alçak sesle yüksek sesle
Her yan duvar her yan sağır
Ölüm ucuz gelir bize”
Yeni Alman Dalgası olarak anılan müzik akımının temsilcilerinden Ideal’in 1982 tarihli “Aşk, Mark ve Ölüm” şarkısı, Yeni Alman Dalgası’nın en çarpıcı örneklerinden biri olarak göçmen emeğinin Almanya’daki görünmezliğini anlatıyordu. Şarkının sözleri, şair Aras Ören’in aynı başlıklı şiirinden hareketle kaleme alınmıştı. Ören şiirinde Almanya’ya işçi olarak giden göçmenlerin hayal kırıklığını, yabancı düşmanlığının yükseldiği 1980’ler atmosferinde anlatmıştı.
Bugün dünyanın dört bir yanından insanlar, farklı ülkelere; iklimine, diline ve kültürüne yabancı oldukları coğrafyalara göç ediyor. Göçmenlik; daha iyi bir yaşam arayışı, siyasi nedenler, zorunluluklar ve yeniden başlama umudu gibi pek çok sebeple uzun zamandır hayatın temel gerçeklerinden biri. Bizim için Almanya’ya göç ise deyim yerindeyse en bilindik göç hikâyelerinden biri olarak hafızamızda özel bir yer tutuyor. “Aşk, Mark ve Ölüm” aynı zamanda Cem Kaya’nın Türkiyeli göçmenlerin müzik tarihi üzerine çektiği çok ödüllü belgesel filminin de adı. Zamanla göç deneyimine dair güçlü bir referansa dönüşen bu isim, artık göçmenliğe bir tür selam desek yanlış olmaz.

"Aşk, Mark ve Ölüm" bu kez bir sergi
Ve bu selam, bu kez de bir sergi olarak karşımızda. Depo’da izleyiciyle buluşan “Aşk, Mark ve Ölüm” sergisi, adını bu şarkı ve şiirden alarak Almanya’daki Türkiyeli göç tarihini çok katmanlı bir hafıza alanı olarak yeniden kuruyor. Video yerleştirmeleri, mektuplar, aile arşivleri ve gündelik nesneler üzerinden kurgulanan sergi, göçü yalnızca ekonomik bir hareket olarak değil, kuşaklar boyunca süren duygusal bir kırılma olarak anlatma amacıyla yola çıktı.
Berlin merkezli Maxim Gorki Tiyatrosu tarafından hazırlanan ve Depo’nun iki katına yayılan sergi, iki bölümden oluşuyor. Serginin ilk bölümü, Melek Konukman-Tulgan, Filiz Taşkın, Serpil Yeter ve Gülsün Karamustafa’nın eserleri dışında belgesel bir niteliğe sahip. Geniş çaplı bir araştırmaya dayanan bu bölüm, Telefunken firmasının Berlin’de Stresemannstrasse 30 adresinde “misafir kadın işçiler” için tahsis ettiği yurdun sakinlerine odaklanıyor.
Emine Sevgi Özdamar’ın eserlerine özel bir paragraf açmak lazım.1946 yılında Malatya’da doğan ve İstanbul ile Bursa’da büyüyen Özdamar, 1965 yılında Stresemannstrasse 30’a yerleşti. Telefunken’deki işi ile tiyatroya ve sömürü ile baskının olmadığı bir dünyaya duyduğu özlemin damga vurduğu yurttaki hayatını, 1998’de yayımlanan ve Berlin üçlemesinin ilk kitabı olan Die Brücke vom Goldenen Horn’da (Haliç Köprüsü) anlattı.
İzleyiciye eşlik eden satırlar
Bu romanın kahramanlarından biri İstanbul’dan Berlin’e yaptığı uzun yolculukta şöyle diyor: “Bu nasıl bitmek bilmez bir yol.” Sergi metnine göre bu yolculuk bugün hâlâ bitmiş değil. Bir zamanlar çok yakın gibi görünen daha iyi bir dünya hayali giderek ulaşılmaz bir hale geliyor. Üçlemenin ikinci kitabı Seltsame Sterne starren zur Erde’de (Göz kırpmadan dünyaya bakan yıldızlar) ise yazar şöyle diyor: “Konuştuğum dilde mutsuzum. Kelimeler hasta. Sözcüklerimin bir sanatoryuma ihtiyacı var. Tekrar şifaya kavuşması için ne kadar zamana ihtiyacı vardır bir kelimenin? Yabancı ülkelerde insan anadilini yitirir derler. İnsan kendi ülkesinde de anadilini yitiremez mi?’’ Bu satırlar, serginin ikinci katına çıkarken ziyaretçilere eşlik ediyor. Ve geliyoruz ikinci bölüme.

Porselenleri hatırlamak
İkinci bölümde kişisel tarihleri üzerinden Almanya’yı yeniden tartışan sanatçıların işlerini görüyoruz. Hakan Savaş Mican’ın yerleştirmesi, serginin bu katının ve serginin en güçlü anlatılarından birini oluşturuyor. Mican, Giresun’dan Almanya’ya uzanan kendi göç hikâyesi üzerinden parçalanmış aile hikayesini anlatıyor.
Anne ve babanın Almanya’da çalışırken çocukların Türkiye’de bırakılmasıyla oluşan kopukluk, yıllar sonra depoda ortaya çıkan taşınma kutularıyla yeniden açığa çıkıyor. Kutulardan çıkan porselenler ve ev eşyaları, kullanılmamış bir “gelecek vaadi”nin maddi izlerine dönüşüyor. İzlediğimiz videoda, annenin her bir nesneyi tek tek hatırlaması, göçün biriktirdiği ertelenmiş hayatı, ihtimallerin heyecanını ve gerçekleşemeyen hayalleri hatırlatıyor.
Bir mektuba sızmak!
Züleyha Aladağ ve Nevin Aladağ kardeşlerin çalışması ise aile arşivine odaklanıyor. Babaları İsmail Aladağ’ın Münih’teki Porsche fabrikasındaki işçilik deneyimi, defterler ve ses kayıtları üzerinden aktarılıyor. El yazısıyla yazılmış duvarı kaplayan mektuplar, başkalarına ait satırları okumanın heyecanıyla bir aile hikayesine davet ediyor izleyiciyi.
Sergide yer alan işler; Almanya’daki işçi göçünün hem bireysel hem kolektif hafızasını yeniden kuruyor. Göç, burada tamamlanmış bir tarih değil, kuşaklar boyunca süren bir anlatı olarak ele alınıyor. Sanatçılar; video, metin ve heykel aracılığıyla Almanya’nın göç tarihini çok katmanlı bir tartışma alanına açıyor. Böylece “Aşk, Mark ve Ölüm”, yalnızca bir şarkıdan ibaret değil; tiyatro, edebiyat ve görsel sanatlar arasında dolaşan, göçün hafızasını yeniden yazan bir sergiye dönüşüyor.

“Göçmen kadınların emeğini görünür kılmak istedik”
Geçen hafta serginin açılışı vesilesiyle Depo’daydık. Açılışta konuşan Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Asena Günal, sergiyi Berlin’de gördükten sonra İstanbul’a taşınmasını çok istediğini, şimdi oradaki seçkiden tematik bir bölümün Depo’da yer almasından dolayı çok mutlu olduğunu söyledi. Bir not düşelim, Depo daha önce de Almanya’ya göçün 60. yılı kapsamında Erden Kosova’yla bir başka sergiye de ev sahipliği yapmıştı.
Küratöryel ekipten Erden Kosova ise sergiyi şu sözlerle anlattı: “Sergi, esas olarak büyük bir emeği ve uzun bir süreyi kapsıyor. Emek Göçü Anlaşması’nın 65. yılındayız. Hayatını kendi emeğiyle şekillendirmiş, gençliklerinde Almanya’ya gitmeye karar vermiş; farklı nedenlerle, yalnızca ekonomik değil, geleneksellikten ve muhafazakârlıktan sıkıldıkları, yaşadıkları çevreden uzaklaşmak istedikleri ya da özgürlüğü ve cinselliklerini yaşamak istedikleri için Almanya’ya gitmiş genç kadınların uzun hikâyesini ve emeklerini görünür kılmak için bu sergiyi yaptık.”
Etkinlik programı
"Aşk, Mark ve Ölüm” sergisi kapsamında Mayıs ayı boyunca film gösterimleri, sanatçı söyleşileri ve küratöryel sergi turları düzenlenmeye devam ediyor. Programda Almanya’ya göç tarihini sinema, müzik ve edebiyat üzerinden tartışmaya açan etkinlikler olacak. Detaylı bilgi için Depo’nun sosyal medya hesapları ve internet sitesi takip edilebilir.




