Kahkahanın bedeli

Birine neden âşık olduğunu sorun. Muhtemelen ilk cevap “Bilmiyorum ki” olacaktır. Zaten aşkın nedenini kim ne zaman tam olarak bilebildi? Ama insan anlatmaya başladığında, verilen cevapların arasında çoğu zaman bir yerde gülmek vardır. “Beni çok güldürüyordu”, “Onunla çok gülüyordum”. “Aynı şeylere gülüyorduk”.
Bir insanı sevmek için hiç fena bir neden değil bu. Hatta galiba en güzellerinden biri. Sizi gerçekten güldürebilen birine henüz âşık olmadıysanız, naçizane tavsiyemdir. Bir gün deneyin.
Birlikte gülebilmek gerçekten önemli bir şey. Üstelik mizah yalnızca komik değil; zekâ, dikkat ve biraz da mesafe ister. Herkesin baktığı yere bakıp orada herkesin gördüğünden başka bir şey görebilmeyi, birbirinden çok uzak iki şeyi yan yana getirip aralarındaki saçmalığı fark etmeyi… Bazen de son derece ciddi görünen bir şeyin içindeki komikliği yakalamayı.
Belki de bu yüzden mizah çekici geliyor insana ama galiba yalnız iki insan arasındaki ilişkide değil.
Bir toplumun da birlikte gülebilmeye ihtiyacı var. Üstelik yalnız kendine değil; kendini yönetenlere, kurumlarına, kutsallarına, yıllardır büyük bir ciddiyetle tekrar ettiği cümlelere de.
Bir şakayı açıklamak
Normal şartlarda bir stand-up gösterisinde olabilecek en kötü şey aşağı yukarı bellidir: Gülmezsin. Çıkınca “Hiç komik değildi” dersin. Hatta yanındaki bütün gece kahkahalarla güldüyse biraz da ona sinir olursun. Sonra herkes evine gider. Ama bazı ülkelerde hikâye burada bitmiyor.
Deniz Göktaş 3 Temmuz’dan beri cezaevinde. "Ölü Deniz" adlı stand-up gösterisindeki bazı ifadeleri nedeniyle hakkında soruşturma başlatıldı. Yurtdışından Türkiye’ye döndüğünde havalimanında gözaltına alındı, ertesi gün tutuklandı. Gösterideki Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ilişkin siyasi hicivler ve dinî değerlerle ilgili şakalar soruşturmanın konusu oldu. Deniz bunların gösterisinin parçaları olduğunu, kimseyi aşağılama kastı bulunmadığını anlattı.
Yani bir noktada bir komedyen, yaptığı şakayı açıklamak zorunda kaldı. Bir şakayı açıklamak zaten başlı başına tuhaf bir iş: “Burada aslında şunu demek istemiştim…”
O cümle kurulduğunda geçmiş olsun, şaka ölmüştür. Ama mesele yalnızca ölen bir şaka olsaydı keşke. Yazı yayımlandığında Deniz Göktaş tutukluluğunun 55. gününde olacak. Hakkında hâlâ bir iddianame hazırlanmış değil. İki suçlama var, ortada henüz açılmış bir dava yok.
Şakayı anlamayanlar
Milan Kundera’nın ‘Şaka’sındaki Ludvik’i bilir misiniz? Sevgilisinin bitmek bilmeyen sosyalist coşkusuna sinirlenip bir kartpostal yollar. Birkaç alaycı cümle… Biraz Troçki, biraz sosyalist iyimserlikle dalga geçme, biraz da yirmili yaşların o “Bak seni nasıl kızdırıyorum” hali. Ludvik’in hesabına göre şaka, Parti’nin hesabına göre değil.
Kartpostal Parti’nin eline geçer ve Ludvik kendisini bir anda yaptığı şakayı açıklamak zorunda olduğu bir sorgulamanın içinde bulur. Ne demek istediği sorulur. Şaka olduğunu anlatmaya çalışır, olmaz. Üniversiteden atılır, partiden çıkarılır, ardından cezalandırıcı bir askerî birliğe gönderilir; birkaç alaycı cümlenin faturası hayatının yönünü değiştirir.
Roman 1967’de yayımlandı. Aradan neredeyse 60 yıl geçti. Ama insan Kundera’yı bugün okuyunca geçmişte kalmış bir rejimin tuhaflıklarını okuyor gibi hissetmiyor. Asıl rahatsız edici olan da bu zaten.
Bir şakanın şaka olarak bırakılmaması, içinden tek ve kesin bir anlam çıkarılmaya çalışılması, sonra o anlam üzerinden insanın cezalandırılması hiç de geçmişte kalmış görünmüyor. Belki Kundera’nın romanını bugün hâlâ bu kadar ürpertici yapan şey de bu: Bazı iktidarlar şakayı şaka olarak bırakamıyor.
Çünkü şaka kesinliği bozuyor.
Bir siyasi slogan sizden inanmanızı ister. Bir şaka ise ona başka türlü bakabileceğinizi hatırlatır. Bir lider kendisini güçlü, ciddi, vazgeçilmez gösterebilir. Mizah bazen tek bir cümleyle o görüntünün içine küçücük bir delik açar.
Siyasi mizahın gücü belki de burada başlıyor. Bir hükümeti tek başına değiştirmez, bir seçimin sonucunu tek başına belirlemez, bir rejimi bir gecede devirmez. Ama iktidarın kendisi hakkında anlattığı hikâyeyi bozabilir.
İnsan neden iktidara güler?
Demokratik bir toplumda bir cumhurbaşkanının, başbakanın, dinî kurumun ya da siyasi partinin mizahın konusu olması sıradan bir şeydir; hatta biraz da olması gerekir.
Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir. İktidarın eleştirilebilir, sorgulanabilir, taklit edilebilir, karikatürize edilebilir ve nihayetinde gülünebilir kalmasıdır.
Mizahın yaptığı şeylerden biri de iktidarla vatandaş arasındaki mesafeyi değiştirmek. Korktuğumuz bir şeye güldüğümüzde o şey ortadan kalkmaz, gücü de ortadan kalkmaz; ama bizim onunla kurduğumuz ilişki bir anlığına değişir.
Siyasi mizah, özgürlük alanı daraldıkça başka bir ağırlık kazanır. Norveç’te başbakanla dalga geçmekle Mısır’da, İran’da, Rusya’da ya da Türkiye’de siyasi iktidarı sahneden hicvetmek aynı şey değildir. Şakanın cümlesi aynı olsa bile bedeli aynı olmayabilir.
Söz söylemenin bedeli yükseldikçe kahkahanın anlamı da değişir.
Bir salonda yüzlerce insan aynı siyasi şakaya güldüğünde yalnızca komedyene cevap vermezler, birbirlerine de bir şey söylerler: “Ben de görüyorum.”
İnsan bazen bir salondaki kahkahadan, uzun bir siyasi konuşmadan daha fazla şey anlıyor. Çünkü kahkaha çok hızlı bir anlaşma biçimi:
“Sen de mi fark ettin?”
“Evet.”
“Ben de.”
Bir kişiyi susturmak
Sansürün başarılı olması için herkesin kapısını çalması gerekmiyor. Bazen bir komedyenin kapısının çalındığını bilmek yetiyor. Bir komedyen yeni gösterisini yazarken bir cümlenin başında duruyor:
“Buraya hiç girmeyeyim.”
Bir başkası yazdığı şakayı çıkarıyor, bir diğeri politikaya hiç dokunmamaya karar veriyor. Kimse kapısını çalmamış, henüz…
Tam da bu nedenle Deniz Göktaş’ın tutukluluğu yalnızca Deniz Göktaş’la ilgili değil. Bir komedyenin cezaevine girmesinin etkisini yalnızca cezaevindeki komedyenin hayatında ararsak meselenin yarısını kaçırırız. Diğer mikrofonlara da bakmak gerekir; nelerin söylendiğine değil yalnızca, nelerin artık söylenmediğine.
Peki iktidar neden mizahın alanını bu kadar daraltmak ister? Belki cevabın bir kısmı, mizahın iktidara ne yaptığına bakınca ortaya çıkıyor.
İktidarın aynası
Gabriel García Márquez’in "Başkan Babamızın Sonbaharı"nda yaptığı şey geliyor burada aklıma.
Márquez diktatörü yalnızca zalim olarak anlatmaz. Büyütür, abartır, tuhaflaştırır. Öyle büyütür ki bir yerden sonra o sınırsız iktidarın görüntüsünün içinde gülünçlük de belirmeye başlar.
Diktatörlüklerin kendileri hakkında kurduğu dil bunun tam tersidir: Üniformalar, bayraklar, törenler, kalabalıklar, hitabet… Ve bolca ciddiyet.
İktidar kendisini büyük göstermek ister. Mizahın kötü bir huyu vardır: O büyüklük duygusuyla oynar. Dokunulmaz görüneni sıradanlaştırabilir. Çok ciddi bir cümlenin içindeki saçmalığı bulup çıkarabilir.
İktidarın mizahla tarih boyunca kurduğu problemin bir kısmı belki de budur. Şaka iktidarı ortadan kaldırmaz ama onu gülünebilir hale getirir. Ve bir kez bir şeye gülebiliyorsanız, onun size kendisini nasıl göstermek istediğiyle sizin onu nasıl gördüğünüz artık aynı şey değildir.
Gülmediğimiz şakalar da dahil
Buraya kadar siyasi mizahı öve öve başımıza başka bir iş açmayalım.
Her şaka iyi değildir. Bazıları gerçekten kötü, bazıları tembel, bazıları kaba, bazıları birini aşağılamak dışında hiçbir şey yapmıyor. Ama ifade özgürlüğünün meselesi zaten sevdiğimiz şakalar değil.
Hoşumuza giden bir şakanın özgür olmasını savunmak kolay. Asıl mesele, gülmediğimiz şakayla ne yaptığımız. Kapatabiliriz, eleştirebiliriz, sinirlenebiliriz, bir daha o komedyeni izlemeyebiliriz, hatta ertesi gün arkadaşlarımıza ne kadar kötü olduğunu uzun uzun anlatabiliriz.
Seçenek çok. Hapishane bunlardan biri değil.
Birlikte gülebilmek
Deniz Göktaş’ın gösterisinin adının Ölü Deniz olması bu yazıyı yazarken ister istemez başka bir soru düşündürüyor: Bir toplumun mizahı ne zaman ölür? Komedyenler şaka yapmayı bıraktığında mı?
Sanmıyorum, biraz daha önce.
Bir şaka yazılırken “bunu söylemeyeyim” denildiği anda, bir karikatür çizilmeden önce kalem durduğunda, bir seyirci gülecekken çevresine baktığında, bir sanatçı söylemek istediği şeyden önce başına gelebilecekleri düşündüğünde…
O zaman sansür artık dışarıdan gelmiyordur, içeri taşınmıştır.
Yazının başında birlikte gülebilmenin insanlar arasında ne kadar kıymetli olduğundan söz etmiştim. Toplumlar için de öyle. Ama bir toplumun birlikte gülebilmesi, herkesin aynı şakaya gülmesi demek değil.
Tam tersine; birimizin kahkaha attığı şakaya ötekinin hiç gülmemesi, birinin ayıp bulduğunu diğerinin zekice bulması, bir başkasının sinirlenmesi… Sonra bunların üzerine kavga etmek, tartışmak, ertesi gün başka bir şeye birlikte gülmek.
Belki birlikte yaşayabilmek biraz da budur.
Deniz Göktaş 3 Temmuz’dan beri cezaevinde. O günden beri Türkiye’de gündem defalarca değişti. Başka haberlere kızdık, başka tartışmalara geçtik, başka şeylere güldük. Deniz’in bulunduğu yer değişmedi. Bir şaka ne kadar tehlikeli olabilir? Belki de yanlış soru bu.
Birkaç cümleden, bir mikrofondan ve insanların kahkahasından bu kadar korkuluyorsa şakanın ne kadar güçlü olduğunu değil, karşısındaki gücün neden bu kadar kırılgan olduğunu sormak gerekiyor. Çünkü birlikte gülebilmek güzel bir şey. Ama bir demokrasinin asıl sınavı, birlikte gülmediğimiz zaman başlıyor.


