Kapıyı hangi dilde açıyoruz?

Son zamanlarda Yerevan’da beni en çok sinirlendiren şeylerden biri yemek siparişi vermek. Hayır, ne yemeklerden ne de kuryelerden şikâyetçiyim; dert tamamen başka. Son birkaç yıldır telefonum her çaldığında aynı sahne, aynı dilsel çaresizlikle yeniden yaşanıyor. Ekrandaki yabancı numarayı açıyorum ve karşıdan o tektip, kararlı ses yükseliyor: “Здравствуйте…” (Zdrastvuyte /Merhaba)
Buraya kadar tamam ama sonrası benim için tam bir kara delik. Karşı taraf uzun uzun Rusça anlatıyor, ben ise uzun uzun anlamıyorum. Apartmanın hangi kapısından girileceği, hangi zile basılacağı, sağdan mı yoksa soldan mı dönüleceği… Bunların hepsi hızlı ve akıcı bir Rusça ile konuşulurken, hayatı boyunca bu dili öğrenmemiş bir Türkiyeli Ermeni olarak telefonda çaresizce “Sorry, English?” demekten başka bir şey yapamıyorum. İngilizce de olmuyor, Ermenice deseniz bazen karşı taraf onu da bilmiyor. Sonra ikimiz de telefonun iki ucunda sessizce kalakalıyoruz; o anlarda telefondaki o sessizlik bile insanın üstüne çöküyor. Sipariş verince insan artık yalnızca yemeğin ne zaman geleceğini değil, kapıyı hangi dilde açacağını da büyük bir merakla bekliyor.
Yerevan’ın yeni ses manzarası
Son yıllarda Yerevan’da en hızlı değişen şeylerden biri sokakların sesi oldu. Ben bu şehre ilk taşındığım yıllarda bütün kuryeler yerel Ermenilerdi ve dil, ev ortamının o tanıdık sıcaklığında kolayca çözülüyordu. Şimdiyse şehir, dünyanın dört bir yanından gelenlerle adeta kabuk değiştiriyor. Tersine göçle Lübnan’dan, Suriye’den, İran’dan, Fransa’dan, Kanada’dan gelen diaspora Ermenileri Yerevan’ı umut vadeden, capcanlı bir merkeze dönüştürüyor. Sokaklara Doğu Ermenicesinin yanına Batı Ermenicesinin o farklı tınısı ekleniyor.
Fakat bu canlanmanın gizli bir ortak paydası var: Bu yeni gelenlerin neredeyse hiçbirinin Rusça bilme ihtimali yok! Kentin ses manzarası genişlerken, dilsel duvarlar da aynı hızla yükseliyor. Üstelik bu dönüşüm sadece diasporayla da sınırlı değil; bir dönem kuryelerin neredeyse hepsi Hintli olmuştu, şimdiyse telefon ekranı tam bir sürpriz kutusu. Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Nepal... Bir şehrin ses manzarası da tıpkı insanlar gibi göç ediyor.
Kesişen kıtalar, ortak kelimeler
Geçen gece yine böyle bir sipariş verdim. Saat geç olmuş, açlık başıma vurmuştu. Nihayet telefon çaldı ve tahmin ettiğim gibi yine o kararlı Rusça tonlamayla başladı. Kurye apartmanı bir türlü bulamıyor, o anlattıkça ben anlamıyorum, ben tarif etmeye çalıştıkça o tıkanıyor. O yukarı çıkıyor, aşağı iniyor; ben evin içinde, elimde telefonla odadan odaya panikle dolanıyorum. Sanki ikimiz de aynı apartmanın sınırlarında değil de bambaşka kıtalardayız gibi hissettiğim bir yabancılaşma anı…
En sonunda, açlığın ve o aşılmaz dil duvarının getirdiği çaresizlikle sabrım tamamen tükendi. Hiç düşünmeden, tamamen bir refleksle dilimden çıkıverdi o isyan: “Ya nereden bileyim ben Rusça!”
Telefon sustu. Hat bir anlığına buz kesti, derin bir sessizlik oldu.
Sonra o cümle geldi: “Pardon… Türkçe konuşabiliyor musunuz?”
Eşikteki tanıdıklık
Bir anda ikimiz de rahatladık. Omuzlarımızdaki o görünmez yükün nasıl hafiflediğini anlatamam. “Konuşabiliyorum” dedim. “Ben de” dedi. Meğer bütün o karmaşanın, o dakikalardır süren dilsel labirentin içinde ortak dilimiz başından beri Türkçeymiş. Kapıyı hemen tarif ettim. İki dakika sonra, elimde yemek poşetiyle kapının eşiğinde karşı karşıyaydık. Sipariş fişindeki ismime baktı, yüzünde kocaman bir tebessüm belirdi: “İsminiz Maral,” dedi, “Bizim oralarda da çok vardır bu isim.”
“Nerelisin?” diye sordum. Sesindeki o tanıdık vurguyla Taşkent’ten, Özbekistan’dan geldiğini söyledi. O an anladım ki, o apartman boşluğunda karşılaşan bizler, aslında birbirimize hem çok yabancıydık hem de aynı anda birbirimize çok tanıdıktık.
Yıllardır Yerevan’da Rusça bilmediğim için kendimi bir şekilde hep eksik, o dilsel coğrafyanın dışına itilmiş hissediyordum. O gece ilk kez bu eksikliğime yüksek sesle güldüm. Ben Ermenice, o Rusça biliyordu; küresel dünyanın ortak paydası ilan edilen İngilizce ise iletişimimizde hiçbir işe yaramamış, bizi hiç beklemediğimiz üçüncü bir dilin eşiği buluşturmuştu.
Kuaför aynasındaki İstanbul
Üstelik bu dilsel karşılaşma sadece kuryelerle ya da apartman boşluklarıyla da sınırlı değilmiş, onu da çok geçmeden anladım. Suriye, Lübnan ya da İran’dan gelen Ermenilerin Türkçeye, Türk dizilerine aşina olmasına alışkındım; bu son derece normal bir kültürel refleksti. Ama peki ya yerel Ermenistanlıların Türk dizisi izlediğini biliyor muydunuz?
Ben geçen gün kuaförde saçımı boyayan kadından öğrendim. Aynada göz göze geldiğimiz bir an, saçımı tararken ansızın sordu: “Ah Maral, 'Uzak Şehir’i izliyor musun?” Şaşkınlıktan gözlerim açılmışken, yüzünde büyük bir hayranlıkla ekledi: “Çok güzel, çok güzel!” Hem de bunu kelimesi kelimesine Türkçe söyledi! O an içimde çok tuhaf, ironik bir şaşkınlık dalgası kabardı. İstanbul'dan kalkıp Yerevan'ın göbeğine geliyorsunuz, dil bariyerinden bunalmışken kafanızda boyalarla oturduğunuz bir kuaför salonunda ansızın popüler kültürün sınır tanımazlığıyla yüzleşiyorsunuz.
Hemen ardından yan koltuktan bir başka kadın sohbete dâhil oldu: “Ay, ben de 'Çukur’a ve oradaki çocuğa bayılıyorum!” Çok şükür ki zamanında 'Çukur’u izlemiştim de oradan muhabbeti yakalayıp durumu kurtardım. Bir anda kendimi Yerevan’daki bir kuaför salonunda, Türk aktörlerin yakışıklılığını teyit eden, İstanbul’un gayrıresmî popüler kültür elçisi gibi bulmuştum. Bu durumun yarattığı o absürt komedi hissiyle salondan çıkar çıkmaz, koşa koşa internete girip o hiç bilmediğim dizilere bakma isteğiyle doldum. Malum, yarın öbür gün biri başka bir dizi sorarsa, en azından gayri resmî temsilci olarak konuya biraz daha hâkim olayım.
Ortak bir kelimenin çatısı
Yerevan’ın sokaklarında yürürken sık sık geliyor bu karşılaşmalar aklıma. Bir tarafta geçim derdiyle Orta Asya’dan kopup gelmiş bir kurye, diğer tarafta Yerevan’ın bir kuaför salonunda televizyon ekranlarından taşan ortak bir kültürel merak… Siyasetin, sınırların ve tarihin çizdiği o kalın çizgiler; hayatın olağan akışıyla, popüler kültürle ya da sadece bir yemek siparişinin aciliyetiyle bir anda inceliyor.
Bir şehrin gerçekten değiştiğini bazen nüfus istatistiklerinden değil, kapınızı çalan insanın konuştuğu dilden ya da kuaförde kulağınıza çalınan bir dizi isminden anlarsınız. Yerevan bana bunu defalarca öğretti. Bazen insanlar birbirini aynı ülkenin vatandaşı ya da aynı dilin resmî sahibi olduğu için değil; hiç beklemedikleri bir anda, bir apartman boşluğunda ya da bir kuaför aynasında kurdukları küçücük bir ortaklık sayesinde buluyor. Ve bazen bir şehrin asıl hikâyesi, hiç ummadığınız biriyle kurduğunuz o küçücük tanışıklıkta saklı oluyor.


