Batı Ermenicesini bir miras ya da temsil edilecek bir kimlik olarak değil, hareket hâlinde bir alan olarak ele alan “Meydan-ը” sergisi, Yesayan Derneği’nin düzenlediği Hantibum Festivali kapsamında açıldı.
Depo’nun ev sahipliği yaptığı sergide yedi çağdaş Ermeni sanatçının; Anet Sandra Açıkgöz, Arek Qadrra, İmelda Kuyumcu, Larissa Araz, Sesil Beatris Kalaycıyan, Şirag Şeşetyan ve Yeraz Kortun’un eserleri yer alıyor. Küratörlüğünü Kirkor Dabanyan ve Lara Suluoğlu’nun üstlendiği sergi, 28 Mart’a dek Depo’da görülebilecek. Açılışta konuşan küratör Lara Suluoğlu, sergide Batı Ermenicesinin sabit değil, dönüşen başka seslere temas ederek varlığını sürdüren bir alan olarak ele aldıklarını, sergide dilin buluşma noktasından ziyade karşılaşmaların ve ayrışmaların iç içe geçtiği bir geçiş zemini olarak tasarladıklarını söyledi. Ayrıca Tütün Deposu’na ve sanatçılara teşekkür etti.
Depo’nun giriş katında izleyicileri karşılayan sergide, görüntü ve ses kolajları ile yerleştirmeler yer alıyor. İşlerin merkezinde ise kaybolmuş diller, yarım kalmış aktarımlar ve bastırılmış ya da dönüşmüş sesler var.
Bu yüzleri tanıyor musunuz?
“aramızda-n geçenler” adlı işiyle sergide yer alan Anet Sandra Açıkgöz’ün mekânın ortasına yayılan çalışması, Jacques Derrida’nın henüz var olmamış ya da çoktan var olmuş olana dair etik düşüncesine dayanıyor. Sanatçı çalışmasını şu sözlerle anlattı: “Hantibum kapsamında ürettiğim işte de bu fikirden hareket ettim. ‘Hantibum’ karşılaşma demek. Cam yüzeylerin üzerine, hiç var olmamış ya da çoktan var olmuş diyebileceğim insanların portre baskılarını yerleştirdim. Camı seçmemin nedeni, hem içeriği hem dışarıyı aynı anda bünyesinde barındırması. İçeriyi dışarıya katarak çoğaltıyor; iki tarafı da birbirinin içinde var ediyor. Böylece izleyici, karşısındaki yüzle gerçekten yüz yüze geliyor. Bakışın üzerimize takıldığını düşünebiliriz. Camda hem kendi yansımamızı hem de diğerinin yansımasını görüyoruz.”
Açıkgöz’ün çalışmasında görülen yüzler, gerçekten var olmuş kişiler değil. Sanatçının “Çoktan var olmuş” ya da “hiç var olmamış” demesinin sebebi de bu. Bu yüzler bir yerden tanıdık geliyorlar; tıpkı rüyada gördüğümüz insanlar gibi. “Aslında rüyada hiç görmediğimiz birini görmeyiz; belki gün içinde yanımızdan bir kez geçen biri, bilinçaltımızda yeniden üretilir ve başka bir yüzle karşımıza çıkar. Başkasıyla göz göze gelmek ve o bakışı üzerinde taşımak, karşılaşmanın en yoğun anlarından biri” diyor Açıkgöz.
Portreleri ise yapay zeka yardımıyla yaratmış. Verdiği komutları şöyle anlatıyor sanatçı: “Portreleri üretirken pasaport ya da vesikalık fotoğraf estetiğini referans aldım: ifadesiz, mimiksiz, Türkiye’de karşılaşabileceğimiz ‘prototip’ bir yüz. Bu temel komutlarla görselleri oluşturdum; ardından ekleyerek, çıkararak ve dönüştürerek, belirli bir ideolojik sınıfı işaret etmeyen, ortalama diyebileceğim yüzler seçtim.”
Arşivlerin izinden yaratılan bir "havuz"
Açıkgöz’ün çalışmasıyla “komşu” olan iş ise İmelda Kuyumcu’ya ait. Sanatçı, Osmanlı’da balıkçılığa dair bir kitaptan yola çıktığını belirterek süreci şöyle anlatıyor: “Türleri karıştırırken kitaba hep dokunsam nasıl olurdu, bunları nasıl hissederdim diye düşündüm. Çünkü bu türlerin hiçbiri bende yoktu. Sonra bunları üç boyutlu modellemeye başladım ve bir print aldım. Biyoplastik kullandım; çünkü petrol türevi bir malzemeyle basmak istemedim. Bunlardan bir ekosistem oluşturmayı düşünüyordum.”
İlk aşamada işleri kendi havuz ve akvaryum düzeneklerinde, bölgeden aldığı su ve midye örnekleriyle bir araya getirdiğini belirten sanatçı, başlangıçta yalnızca mercanlara odaklandığını vurguluyor: “Hareketli bir şey olmasını istemiyordum.” Bu sergiyle birlikte balıklara yöneldiğini söyleyerek süreci şöyle tarif ediyor: “Balıkları tek tek seçip modellemeye başladım. Sonra fark ettim ki aslında bir oyun oynuyorum ama bu aynı zamanda literatürlü bir bilgi havuzu.” Ortaya çıkan yapıyı ise “steril, yapay ve biraz da absürt” sözleriyle tanımlıyor; ürettiği varlıkların “gerçekten birer canlı olmadığını, oyuncak gibi” hissettirdiğini ekliyor.
Yerleştirmenin izleyiciyle kurduğu temas konusunda da fikrinin zamanla değiştiğini belirtiyor: “En başta dokunulmasını istemiyordum ama ilk sergilendiğinde çocuklar elledi. Şimdi ne özellikle dokunulsun diyorum ne de dokunulmasın.” İşin daha önce yalnızca mercanlar ve akvaryum ekosistemleri biçiminde sergilendiğini, bu bütünlüklü hâliyle ilk kez burada yer aldığını ifade ediyor.
“Meydan-ը”, tüm bu işleri bir araya getirirken Batı Ermenicesini sabit bir kimlik göstergesi olarak değil, temasla çoğalan, karşılaşmayla yön değiştiren bir hareket alanı olarak ele alıyor. Depo’daki sergi, 28 Mart’a dek ziyaret edilebilir.



