TMSF'nin el koyduğu Can Holding'in bünyesinde yer alan ve 2025 Eylül ayından beri kayyım tarafından yönetilen Bilgi Üniversitesi, 22 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete’de yer alan Cumhurbaşkanı kararıyla kapatıldı.
Bilinmesi gereken ilk nokta şu: Bir üniversite kapatılınca yalnızca binalar kapanmaz. Bir düşünme alanı kapanır. Bir kamusal tartışma alanı kapanır. Bir hafıza kapanır. Bir toplumsal hareketlilik zemini kapanır.
Üniversiteler yalnızca diploma veren kurumlar değildir. Modern toplumlarda üniversite, devlet ile toplum arasındaki en kritik tampon alanlardan biridir. Çünkü üniversite, iktidarın dışında düşünce üretme ihtimalidir.
O halde mesele yalnızca bir üniversitenin kapatılması mıdır? Yoksa devletin, hukuk yoluyla kamusal alanı nasıl yeniden biçimlendirdiğini açık ve net ortaya koyması mıdır?
Konu yalnızca İstanbul Bilgi Üniversitesi de değildir. Üniversitenin artık nasıl tanımlandığıdır. Çünkü bir üniversiteyi “tek gecelik bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla” fiilen ortadan kaldırabiliyorsanız, orada söz konusu olan şey eğitim değil; iktidarın sınırıdır. Bu yüzden tarih boyunca otoriterleşen bütün rejimler önce üç yere yönelir: Basın, yargı, üniversite. Çünkü bu üç alan, devletin mutlak anlatısını sınırlayan kurumlardır. Buradaki en çarpıcı meselelerden biri ise kararın biçimidir.
Bu rejim tartışmasıdır
Normal koşullarda bir üniversitenin kapatılması, uzun hukuki süreçler, bağımsız denetimler, akademik raporlar, parlamenter tartışmalar, anayasal denetim, kimsenin açıkta kalmayacağı karşılıklı onayların alındığı düzenlemeler gerektiren olağanüstü bir durumdur.
Ama Bilgi Üniversitesi konusunda görülen şey, “idari işlem mantığıyla” fiilen bir üniversitenin ortadan kaldırılmasıdır. Bu geri dönüşü fiilen imkânsız sonuçlar doğurur.
Bu durumun, ‘idari tasarruf’ adı altında meşrulaştırılması mümkün değildir
Anayasa Mahkemesi de açıkça belirtmiştir bu noktayı: “ (…) bu konuda kapatma niteliğinde bir idari işlem tesis edilmesine imkân tanınması, Anayasa’nın 130. maddesine aykırıdır ” diyor. (AYM, E.2020/55, K.2023/228, 28/12/2023)
Mahkeme şunu söylüyor aslında: “Faaliyet izninin kaldırılması” teknik bir işlem gibi görünse bile, sonucu itibarıyla fiili kapatmadır.
Boyut idari- bürokratik ölçekten çıkmış ve artık anayasal ölçektedir. Çünkü mesele artık yalnızca bir üniversitenin yönetimi değil, devletin kamusal alan üzerindeki sınırlarının ne olduğudur.
Bu nedenle olay yalnızca eğitim politikası değildir. Aynı zamanda bir rejim tartışmasıdır.
Çünkü üniversitenin başına önce kayyım atanıyor, ardından faaliyet izni kaldırılıyor. Ve doğrudan fiili kapatma işlemi uygulanmış oluyor.
Bu model Türkiye’de son yıllarda sık görülen bir yönetim biçiminin parçası: Önce kurumsal özerklik zayıflatılıyor. Sonra merkezi kontrol yerleştiriliyor. Ardından kurum, kamusal niteliğini kaybediyor.
Bu model belediyelerde, medya kurumlarında, şirketlerde, sivil toplum alanlarında ve şimdi daha görünür biçimde üniversitelerde ortaya çıkıyor.
Üniversite ve polis
Çok önemli bir diğer psikolojik eşik ise kampüse çevik kuvvetin girmesi. Bu görüntü ağır bir realite ama semboliktir. Çünkü üniversite ile polis arasındaki ilişki modern demokrasilerde çok hassas bir sembolik alandır.
Üniversite düşüncenin alanıdır, çevik kuvvet ise kamu düzeninin zor aygıtı. Bir üniversitenin girişinde polis görmeye alışan toplumlarda zamanla oluşan dönüşüm, öğrencinin yurttaş olmaktan çıkıp potansiyel tehdit olarak görülmeye ve gösterilmeye başlanmasıdır. Bu toplum hücrelerine nüfuz eden çok derin bir kırılmadır.
Çünkü üniversite korku altında düşünemez. Akademi emir-komuta zinciriyle çalışamaz. Bilim, ancak kurumsal güvenlik hissi varsa gelişebilir.
Bir başka kritik mesele, akademisyenlerin e-posta hesaplarının kapanması, kampüs kartlarının iptal edilmesi, odalarının boşaltılmasının istenmesi… Bunlar teknik detay gibi görünüyor. Ama aslında modern dünyada “kurumsal silinme” biçimleridir bunlar.
Çünkü bugün bir akademisyenin mail hesabı, ofisi, öğrenci erişimi, kurumsal aidiyeti yalnızca bir teknik araç değildir. Bunların hepsi, akademik varoluşun parçalarıdır.
Bir gecede bunların kesilmesi, “burada artık hukuki süreklilik değil, idari irade belirleyici” var demektir. Ve bu duygu yayıldığında yalnızca bir üniversite zarar görmez. Bütün akademik alan siner, sessizleşir. Belki de olması istenen zaten bu mudur?
Çünkü insanlar artık yalnızca yanlış düşünmekten değil, kurumsal olarak yok edilmekten korkar.
Toplumun geleceği meselesi
Önemli bir diğer boyut: Türkiye’de artık “istisna hali” olağan yönetim biçimine dönüşmüş görünüyor. Eskiden olağanüstü dönemlerde görülen yöntemler; kayyım, ani tasarruf, idari kapatma, güvenlik eksenli müdahale, giderek normalleşiyor. Bir toplumda olağanüstü yöntemler normalleşmeye başladığında, hukuk güven veren bir çerçeve olmaktan çıkar; belirsizlik ve baskı aracına dönüşür. İnsanlar da tam bu noktada yalnızca özgürlüklerini değil, geleceği öngörebilme duygularını kaybeder.
Üniversite dediğimiz yer tam da bunun tersidir aslında.Üniversite öngörülebilirliktir, düşünce güvenliğidir, eleştiri hakkıdır, hata yapabilme alanıdır, iktidardan bağımsız bilgi üretme ihtimalidir.
Bu yüzden bir üniversitenin kapatılması, yalnızca öğrencilerin değil, toplumun geleceğinin meselesidir.
Çünkü akademiyi susturmak yalnızca bugünü değil, geleceğin düşünce kapasitesini susturur, yok eder. Ve belki de bugün Türkiye’de en büyük kriz bu noktada düğümleniyor:
Devlet, toplumu yönetmek mi istiyor, yoksa toplumu kontrol altında mı tutmak istiyor?
Bugün mesele yalnızca bir üniversitenin kapanması değil, düşüncenin hangi koşullarda yaşayabileceğidir.
Çünkü korku altında yaşayan toplumlar itaat edebilir. Ama yaratamaz. Düşünemez. Üretemez. Gelecek kuramaz.




