“İster burada doğmuş olalım, ister buraya taşınmış olalım: Neukölln bizim evimiz.”
Bu sözler bir göçmene, "Barış İçin Akademisyenler" bildirisine imza attığı için 2017'de Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde Karışılaştırmalı Edebiyat bölümündeki görevinden KHK ile ihraç edilen Türkiyeli akademisyen Betül Havva Yılmaz’a ait. Yılmaz, aradan geçen dokuz yılın ardından Almanya'da die Linke'nin (Sol Parti) Berlin Eyalet Parlamentosu milletvekili adayı. Yılmaz, aynı zamanda Türkiye İşçi Partisi (TİP) Almanya örgütü üyesi.
Yılmaz’ın adaylığına giden süreç 2024 sonbaharında, Almanya federal seçimlerinde başladı. Linke Neukölln örgütünün seçim çalışmasına katılan Yılmaz, aradan geçen iki yılın ardından 20 Eylül 2026’da (Pazar günü) yapılacak Berlin eyalet seçimlerimlerinde die Linke Neukölln listesinden aday oldu. Yılmaz ile adaylık sürecini, aşırı sağın yükselişini ve göçmen politikalarını konuştuk.
Politik nedenlerden evinizi terk etmek zorunda kaldınız ve Neukölln sizin ifadenizle yeni eviniz. Bir göçmen olarak “yeni evinizde” seçimlerde aday olmak sizin için ne ifade ediyor?
Neredeyse 10 yıl önce “Bu Suça Ortak Olmayacağız” diyen pek çok akademisyen gibi ben de hukuksuz biçimde KHK ile ihraç edildim ve memleketimden ayrıldım. Bu on yıl içinde farklı yerlerde yaşadım. Neukölln, kendimi kendim gibi hissedip ifade edebildiğim bir yer oldu. O yüzden buraya “yeni evim” diyorum.
Neukölln ahenkli bir kaos. Dünyanın her yerinden insanla karşılaşabileceğiniz, gürültülü, pis, yoksul ama sahici bir yer. Burada kendinizi özgür hissedebiliyor, o kaosun bir parçası olabiliyorsunuz.
Nüfusunun büyük bölümü göçmenlerden oluşan, yoksulluğun Berlin ortalamasının üzerinde olduğu Neukölln’de göçmenler hayatın her alanında var ama siyasi karar mekanizmalarının dışında bırakılıyor. Bu nedenle benim gibi henüz on yıldır Almanya’da yaşayan, Almancayı sonradan öğrenmiş, Almanya vatandaşlığı olmadan bu memlekette yaşamanın ne demek olduğunu bilen, yabancılar dairesinin yollarını aşındırmış, ırkçılığa ve ayrımcılığa maruz kalmış, güvenceli bir işi olmayan, sınıf mücadelesini savunan ve emeği sahiplenen, otoriter bir devletin gölgesinde haksızlığa hukuksuzluğa karşı çıkmış ve bunun bedelini göğüslemiş bir kadının Neukölln’den aday gösterilmiş olması, öncelikle politik açıdan doğru bulduğum bir karar.
Göçmenlerin yönetimde yer alması, söz sahibi olmasının anlamı sizin için nedir?
Göçmenler bu memleketi ayakta tutuyorlar, fakat Almanya vatandaşlığı olmayanlar seçme hakkından mahrum bırakılıyorlar. Oysa seçme hakkı vatandaşlığa bağlı olmamalı. Yaşadığım yerde beni de bağlayacak kararlar alınacaksa bu kararları alacak kişilerin kim olacağı konusunda benim de söz hakkım olmalı hatta seçilebilmeliyiz de, bu kadar basit.
Aynı zamanda Türkiye İşçi Partisi üyesisiniz. TİP, die Linke iş birliği nasıl oldu?
2024’te die Linke’nin siyaset yapma biçimi dikkatimi çekti. Kapı kapı gezip halka “Yarın başbakan olsanız neyi değiştirirdiniz?” diye soruyor, aldıkları cevaplar doğrultusunda halkı da kampanyanın parçası haline getiriyorlardı. Ben de bu çalışmaya katılmak istedim. TİP’li arkadaşlarım ile birlikte Linke Neukölln’ün bir halk buluşmasına katıldık ve burada, o dönem Neukölln adayı ve daha sonra seçilen Ferat Koçak’la tanıştık.
Ferat’la daha sonra yeniden bir araya geldik; bu görüşmeye TİP Berlin Örgütü yönetimi de katıldı. TİP, Koçak’ın seçim kampanyasını destekleme kararı aldı. Ben de bu süreçte Koçak’ın ekibiyle TİP arasındaki iletişim ve koordinasyonu sağladım.

Adaylık süreciniz nasıl gelişti?
Federal Meclis seçiminin ardından Berlin Eyalet seçimi gündeme geldi. Ferat Koçak’ın ekibi, politik tecrübem ve örgütlü mücadelenin bir parçası olmam nedeniyle Linke Neukölln’den aday olup olmayacağımı sordu ve adaylığımı desteklemek istediklerini söyledi.
Türkiyeli bir partinin Almanyalı bir partiyle iş birliğinin sizin için anlamı nedir?
Bu iş birliği benim için çok kıymetli. Almanya’da yaşadığım ilk yıllarda aklım hep Türkiye’deydi; buradaki hayatımla oradaki mücadele arasında bölünmüş hissediyordum. Sonra yüzümü Almanya’ya döndüm ve gördüm ki Türkiye’deki tezahürü farklı da olsa temelde ortaklaşan sorunlar burada da var. Almanya’da en zengin yüzde 10 servetin yüzde 60’tan fazlasını elinde tutarken, nüfusun yarısının payına toplam servetin yalnızca yüzde 2’si düşüyor. Milyarderlerin serveti ise sadece geçen yıl yüzde 30 arttı. Buna rağmen ekonomik krizin faturası yine emekçilere kesiliyor. İfade özgürlüğü desen, Filistin mevzubahis olduğunda ‘devlet politikası’ bahanesiyle rafa kaldırılıyor; Filistin’le dayanışma bastırılıyor ve kriminalize ediliyor. Dünyanın farklı yerlerindeki mücadelelerin birbirini güçlendirdiğine inanıyorum. Bu nedenle burada verdiğimiz kavga Türkiye’deki kavgaya da destek oluyor. Çünkü bizim otoriter bir rejimde edindiğimiz tecrübeler, kendi mücadele pratiklerimiz burada çok kıymetli. Özellikle yükselen sağ karşısında bu dayanışmayı büyütmekten başka çaremiz yok.
AfD Saksonya-Anhalt seçimlerinde birinci parti çıktı. Aşırı sağın yükselişine ve faşist politikaların artışına dair neler söylemek istersiniz?
Irkçılığın ve aşırı sağın yükselişini yalnızca göçmenler için değil herkes için ciddi bir tehdit olarak görüyorum. Saksonya-Anhalt’ta yapılan son seçimde AfD’nin yaklaşık yüzde 44 oy alması da bu tehlikenin ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor. Bu sonucu yalnızca “insanlar sağcılaştı” diyerek açıklayamayız. Ekonomik kriz, gelecek kaygısı ve yıllardır biriken siyasi güvensizlik aşırı sağa geniş bir alan açıyor. AfD ise bu öfkeyi gerçek sorumlulara değil göçmenlere, mültecilere ve azınlıklara yönelterek büyüyor. Üstelik merkez partilerin de bu dili ve politikaları devralması aşırı sağı geriletmiyor, aksine normalleştiriyor.
Berlin yönetiminin imkanları antifaşist bir mücadele için nasıl kullanılabilir?
Buna karşı elimiz kolumuz kesinlikle bağlı değil. Berlin’in imkânlarını mahalle dayanışması, gençlik çalışmaları, ırkçılık karşıtı kurumlar, eşit siyasi katılım ve herkes için iyi bir yaşam yaratmak için kullanabiliriz. Irkçılıkla mücadelemiz de lafta kalmamalı; bulunduğumuz her yerde dayanışmayı örgütlemeliyiz. Çünkü faşizme karşı en güçlü cevap, insanların öfkesini birbirine yönelten bölme siyasetine karşı yan yana gelmek ve birlikte mücadele etmektir. Bizi bölmeye çalışanlardan daha kalabalığız ve örgütlendiğimizde onlardan daha güçlüyüz. Direnişin mümkün olabilmesi için de dayanışma şart, bir araya gelmek, örgütlenmek şart. Birleşe birleşe kazanacağız!



