Yetvart Danzikyan’ın, Agos gazetesinde “Kardeşçesine” üst başlığı altındaki haftalık yazılarından, 27 Mart 2026 tarihli makalesinde başlığa çıkarttığı, “Koynunda haç taşıyanlar” ifadesi, Devlet Bahçeli’nin 24 Mart 2026 günkü “Terörsüz Türkiye” bağlamında, Kürtlerle barış meselesinin aceleye gelemeyeceğiyle ilgili konuşmasında sarf ettiği, fakat doğrudan kimleri kastettiği muğlak olan açıklamasında yer alıyordu. Hangi bağlamda söylenmiş olursa olsun, Danzikyan’ın da işaret ettiği üzere mantık hep“Kurucu kodlar[ın], bu ülkede ya da bu coğrafyada, her kötülüğün altında bir “haç” aramasına dayanıyor. Rejimler, devletler (bu örnekte Kürt meselesinde) kendi kabahatleri ile yüzleşmeye hiç yanaşmayıp, sorumluluğu hep “dışarıda” arıyor. Bu ve benzeri, gerçeklikten uzak, yaratılmış düşmanlıklar üzerinden yürütülen ve hep sıcak tutulmaya çalışılan düpedüz ayrımcı, kışkırtıcı, üstü-örtük söylemler, “vurun abalıya” misali her daim sorumlulukları alakasız yerlerde aramayı, kişileri itibarsızlaştırmayı, itham etmeyi, günah keçisi yaratmayı, mimlemeyi; kendine yakın kitleleri konsolide etmeyi, hep bir düşmana ihtiyaç duyan milliyetçiliği bileyip nefret körüklemeyi, hatta gerek duyulduğunda da eyleme geçirmeyi amaç edinirler.
“Koynunda haç taşıyanlar” ifadesi, ilk elde “kripto”luğu akla getiriyor; “ihtida” ett(irild)iği halde öz kimliğinin şu ya da bu gereklerinden uzaklaşmayanları, “aslını inkâr etmeyen”leri ya da gönlünde “aslına rücu etme” potansiyeli taşıyan farklı kimlik ve inanç sahibi insanları ima ediyor. Bu ifade, sadece mecbur kılınarak/zorla dininden ve/ya da ulusal kimliğinden kopartılmışları yani “dönme/mühtedi”leri değil, aynı zamanda kimsesiz ya da yetim kalmış biçareler arasından evlat edinme, evlilik/cariyelik yoluyla dini ve etnik kimliğinden uzaklaştırılarak asimile edilmiş, istismar edilmiş, hatta kimi zaman özenle korunmuş, kollanmış; hayatta kalmak uğruna kamufle edilmiş bir travmatik hayatı sineye çekmiş; sinmeye, görünmez olmaya, öne çıkmamaya razı gelmiş, dağınık ve savunmasız bir kitleyi de kapsıyor. Doğrusu ilkesel temellerden uzak olsa da, herkesin, her şeye rağmen gönülden desteklediği Kürt toplumuyla temsili bir “barış” hayaline, sözüm ona köstek olacaklar arasında “koynunda haç taşıyanlar” gibi birbiriyle bağlantısı olmayan ve müphem bir toplumsal kesimden mesnetsizce söz etmek nasıl bir ruh halinin eseridir? Peki ama, böylesine garip, garip olduğu kadar da tehlikeli sözlerin bizleri artık şaşırtmamasına ne demeli.
Ahmed Arif’in “Onur Da Ağlar” şiiri
Daha vahimleri de var oysa: “Koynunda haç taşıyanlar” tabirini okur okumaz, onun farklı bir versiyonu olan “Koltuk altında saklı haç” kalıp sözü çakıverdi zihnimde ve beni geçmişe götürüverdi bir anda.
Yıllar önce Ahmed Arif’in “Onur Da Ağlar” başlıklı şiiriyle ve “Ne alnımızda bir ayıp” [var] dizesinin ardından, o vicdan yoksunu “Ne koltuk altında / Saklı haçımız” [var] dizeleriyle karşılaştığımda, ben de Danzikyan gibi irkilmeden edememiştim. “Koltuk altında saklı haç” [taşımak] bir ayıp mıydı, suç muydu, onursuzluk muydu? Şu ya da bu biçimde, insani değerler yerine, insanın inanç ve kimlikler nasıl belirleyici faktör olabiliyordu? Zulüm, kendini değil de “koynunda haç taşıyan”ı hedef seçtiğinde mi kabul edilebilir oluyordu? Şair, onurunu kurtarmak adına onuru zedelenmiş insanları, onursuz saymaya nasıl cüret edebilmişti? Doğru mu görüyorum, diye üşenmeyip tekrar tekrar okumuş, kitaplarının farklı baskılarının peşine düşmüştüm.
Şairin “Hangi milletten olursa olsun, hor görmeyeceksin.” demesini, samimi bir özür sözü olarak kabul etmek isterim burada. Amacım bağcıyı dövmek değil zaten, bir tespit sadece. “Onur Da Ağlar”da yaşadığım hayal kırıklığı, benim nezdimde Ahmed Arif’in edebi değeri yüksek öteki şiirlerinin insani değerine de gölge düşürmeyecektir elbette!
Hata yoktu ne yazık ki! Bir söyleşisinde “Hepimiz insanız. İnsan olduğumuz için de onur ve haysiyetimize yaraşır bir şekilde yaşamalıyız. Edirne'den Hakkâri'ye dek tüm ülkemin insanları mutlu olsalar bile, ben kendimi yine mutlu biri olarak göremem. Çünkü bu kez gönlüm insanca yaşamanın kavgasını veren Kızılderili ve zencilerin yanında olur. Kendimi bu kez onlardan biri olarak görürüm” diyen de Ahmed Arif değil miydi?
Şiir serüveninde tekrarlanamaz, taklit edilemez bir özgünlüğe, göz kamaştırıcı bir lirizme ulaşmış; mahpusluk yaşamış, sürülmüş, son derece acımasız işkencelere maruz kalmış Ahmed Arif gibi mert, namuslu, gönlü yüce bildiğim devrimci bir şairden, en hafif tabirle böylesi “ayrımcı” bir tavır beklemezdim katiyen. Bu şiirin “onur”a, nihayetinde “insanlık onuru”na adanmış olması da ayrı bir talihsizlik ve ironi tabii ki!
“Kaş yaparken göz çıkartmak” bile değildi
Nihayetinde, Ahmed Arif gibi demokrat bir şair, nasıl oluyor da “koltuk altında saklı haç” taşıyanları bir düşman, bir günah keçisi sayan resmi söylemle ve onun uzantısındaki ırkçı, bağnaz zihniyetlerle aynı düzlemde buluşabiliyordu. Havsalam almıyordu, şair adına utanmıştım düpedüz. Doğrusu, böylesi haksız, üstelik kibirli bir yargıyı, olağanlaştırılmış bir cürmü mübah görmeyi, bir “gaf” ya da “zihin tutulması” olarak değerlendirmek mümkün olabilir miydi? “Kaş yapayım derken göz çıkartmak” bile değildi bu! “İşte bağışlanmaz / Korkunç suçumuz…” dediği son dizelerde, acaba, bilerek ya da bilmeyerek ne kadar “bağışlanmaz / korkunç” bir suçun savunuculuğuna soyunduğunun ayırtında mıydı kendisi? Şairin beyan ya da söyleşilerinde bu şiirle ilintili bir özür sözüne rastlamadığımı da ayrıca belirtmeliyim. Okuyuculardan da bir itiraza rastlamadım, onların da dikkatini çekmemiş olmalıydı, çekmişse de suskun kalmışlardı besbelli!
En iyi tahminle bu tezahürün, Ahmed Arif’in bilinçaltına kazınmış ve eleştirel bir tavır almadığı ya da yüzleşmediği için de sorgusuz sualsiz özümsediği bir klişe olduğuydu. Bir nevi yüz yıllar boyu egemenin güttüğü, rasyonaliteden sapmış olmakla birlikte kitlesel telkinlerle yürüyen, meşruiyet kazanarak yaygınlaşmış inanç temelli bir önyargı olduğunu arz etmekle yetinelim. Öte yandan aynı Ahmed Arif, şair Refik Durbaş’la yaptığı bir söyleşide “Oğlum, benim dedelerim hep paşa idi. Mahmut Remzi Paşa, Şatır Paşa, şu paşa, bu paşa... Ama bana sorarsan hiçbiri soylu değil oğlum. Soyluluk babadan oğula geçmez. Soyluluk insanın kendisinde, davranışındadır. Şimdi sen de biliyorsun, senin kirvelerin arasında soylu aileler vardır ama bütün kardeşler birbirine benzer mi? Orasını sana bırakıyorum.
Eğer soyluluk anadan doğma olsaydı ne İsa, ne Muhammed peygamber olamazdı. Dikkat edersen onlar yoksuldur, yetimdir, kimsesizdir, çobandır. Bu, tesadüfen oluşmuş bir gerçek değil. Her zaman için soylu olan varlık, halkın kendisidir evladım. Hangi milletten olursa olsun, hor görmeyeceksin. Halk daima saygı duymayı, sevgi duymayı hak eder” diyecekti.
İşte, şairin “Hangi milletten olursa olsun, hor görmeyeceksin” demesini, samimi bir özür sözü olarak kabul etmek isterim burada. Amacım bağcıyı dövmek değil zaten, bir tespit sadece. “Onur Da Ağlar”da yaşadığım hayal kırıklığı, benim nezdimde Ahmed Arif’in edebi değeri yüksek öteki şiirlerinin insani değerine de gölge düşürmeyecektir elbette! Bunun da bilinmesini isterim. Başka ne diyebilirim? Budur ol hikâyet!
***

Bu kez daha bir geriye gidersek, 1825-1880 yılları arasında yaşamış devlet adamı, gazeteci ve şair Ziya Paşa’nın,1870’in ilk yıllarında Avrupa’da bulunduğu dönemde kaleme aldığı ve1872’de yayımlanan, onar beyitli, on iki bendden oluşan “Terkîb-i Bend”lerinin altıncısının vasıta bendinde de rastlıyoruz “koltuk altında haç” ibaresine. Bir eyalet valisinin halka haksızlık etmesini rezillik, alçaklık sayan, gerçeği çarpıtmanın insan olana yakışmayacağını dillendiren Tanzimat dönemi şairi Ziya Paşa, birçok manzumesinde olduğu gibi insanlığa, vicdana, adalete dair herkesin hem fikir olacağı özlü sözler sıraladıktan sonra, şöyle bitirir manzumesini:Ümmid-i vefa eyleme her şahs-ı dagalde / Çok hacıların çıktı haçı zir-i bagalde!...
Günümüz Türkçesiyle söyleyecek olursak, “Hiçbir hilekâr şahıstan vefa umma / Birçok hacının haç(ı) çıktı koltuğunun altında.” Ne diyeceğimi bilemiyorum, sadece teessüf ediyorum. Görev yaptığı Avrupa’yı, Avrupa’nın fikir dünyasını yakından tanımış, hukuku, adaleti bilen ileri görüşlü bir devlet ve fikir adamı Ziya Paşa, beyitte dini inancı dahi zikredilmeyen valinin yaptığı adaletsizlikleri, insani kriterlerin mihenk taşına vurduktan sonra meseleyi, öküz altında buzağı ararcasına birden bire mühtediliğe havale edebiliyor. İnsanın nutku tutuluyor; gerçekten vicdana sığmaz, akla ziyan bir bakış!
***
Anlaşılan, gayrımüslime olduğu kadar “mühtedi” olana da kem gözle bakmak ve nefret nesnesine dönüştürmek bir hayli yaygın bir tavır. İnsanlık tarihini ve insan kitlelerinin kitlesel, bireysel düzlemde kaderini derinden etkileyen “mühtedilik”, kökü tek tanrılı dinlerin çıkışlarına kadar geriye götürülebilecek türden, dini, ideolojik, iktisadi, toplumsal, psikolojik, siyasal yönleriyle de çok katmanlı, ciddi ve kapsamlı bir mesele! Sadece Anadolu’yla sınırlı olmayan, Osmanlı coğrafyasındaki geniş topraklarda, dahası dünyanın başka başka bucaklarında, nice istilalarla, fetihlerle, seferlerle; kıyımlarla, zulümlerle biçimlenerek, türlü çeşit görünümler altında zuhur etmiş ve kapsamlı bir akademik araştırmayı gerekli kılacak kadar ciddi bir insanlık suçu olarak çıkıyor karşımıza.
AHMED ARİF
ONUR DA AĞLAR
Gözlerinin pınarında
Bir bulut,
Boşandı boşanacak
Nerdeyse.
Aklımdan geçenleri
Okuyorsun su gibi.
Dünya gördü
Bizi boğazladılar...
Tutma gözyaşlarını
Onur da ağlar...
Bırak yıkansın gökyüzü,
Lacivert, yeşil, altın
Işıkları günbatının.
İşte şafaktayız gene
Çırılçıplak
Ve mavi.
İşte sanki dağ yeli
Ve işte sanki meltem...
Kimse toz konduramaz
Kesip attığımız tırnağa bile.
Sen en güzel kızısın
Bütün galaksilerin
Bense tözüyüm artık
Akkor tözüyüm
Prometheus'u yakan
Kara sevdanın...
Ne alnımızda bir ayıp
Ne koltuk altında
Saklı haçımız
Biz bu halkı sevdik
Ve bu ülkeyi.
İşte bağışlanmaz
Korkunç suçumuz...



