Fehim Taşkekin
“Kürtlerin özerklik, eşitlik gibi değerleri emperyalist Amerika'nın umurunda olmaz”
6 Ocak’ta Suriye ordusu ile omurgasını Kürt Halk Savunma Birlikleri'nin (YPG) oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında çıkan çatışmanın fitili o kadar hızlı ateşlendi ki, Suriye Geçici Hükümet Başkanı Ahmet Eş-Şara’nın güçleri, SDG kontrolündeki toprakların çoğunu 48 saatten kısa sürede ele geçirdi. 18 Ocak’ta yapılan ateşkese kadar SDG, ciddi kayıplarla Fırat Nehri'nin doğusuna çekildi. Suriye’deki IŞİD’le mücadelede kendini ulusal ve uluslararası tüm taraflara kabul ettirmiş olan Kürtler, şimdi sadece Kobani ve Haseke’de kaldı. İslamcı örgüt Heyet Tahrir eş-Şam'ın (HTŞ) lideri olarak Şam’daki koltuğa oturan eş Şara ya da El Kaide’deki ismiyle Colani, Amerika’yla yakınlaştıkça, durum Kürtlerin aleyhine gelişti. Dünyanın birçok yerinde Kürtler lehine yapılan protestolar devam ederken, Türkiye’nin Öcalan’la yürüttüğü sürecin akıbetinin ne olacağı da merak konusu. Suriye üzerine kitaplar yazmış, Suriye sahasını da çok iyi bilen gazeteci Fehim Taştekin, Suriye’de Kürtlerin geldiği noktayı ve nedenlerini anlattı.
Kürtler neredeyse özerklik alacağı bir noktadayken, üç gün içinde ne oldu da, kazanımlarının çoğunu kaybettiler?
Kürtlerde biraz gerçeklikten kopma ve biraz da dışarıdan gelen ödünç desteğin onlara sonsuza kadar garanti sunacağına dair gerçek olmayan bir inanç vardı. O garanti, inanmasalar da Amerika’ydı. Buna inanmak istiyorlardı, çünkü alternatifleri IŞİD ve El-Kaide'den gelen bir gruptu. Böylesi bir gruba karşılık SDG'nin uluslararası alanda kıymete bineceği, ortakları tarafından terk edilmeyeceği yönünde bir değerlendirmeyle beklediler. Amerikan yönetimi ise ta başından beri özerkliğe destek vermedi, siyasi garantörlük sunmadı. Amerikalılar aslında dürüst davrandılar. Bir gün gelecek, biz gideceğiz dediler. Bundan dolayı Amerika'ya güvenmek hataydı. Sonra Süveyde’de Dürzilere yönelik katliam sırasında İsrail'in sergilediği tutum, Kürtler arasında aynı şeyin kendileri için de sahneleneceği yönünde bir beklentiye yol açtı. Bu da karşılıksızdı. Amerika, Fırat'ın doğusundayken İsrail Kürtler için el yükseltmez.
Bir de Türkiye var tabii. İsrail güneyde kendi istediğini alabilmek için kuzeyi Türkiye'nin nüfuz alanı olarak görmeye çok meyilliydi. İsrail, Türkiye’yi sıkıştırmak gibi bir tercih yapmaz. Bunlar unutulunca, hesap hatası yapıldı. Ayrıca Colani’nin uluslararası alanda tanınmayacağı düşünülüyordu, tanındı. Amerika’nın Suriye’ye yaptırımları kaldırmayacağı beklentisi vardı, kaldırdı. Yaptırımlar kaldırılacaksa, SDG için net koşullar istendi, lobi yapıldı, ama bu da işe yaramadı. SDG ile 10 Mart anlaşması çerçevesinde entegrasyonun ilerletilmesi istendi sadece.
El Hol kampında tutulan IŞİD’liler ve IŞİD’le savaş da önemli bir kriterdi değil mi?
Evet, Kürtler, biz IŞİD'le mücadelede Batı'nın ortağıyız, bizi gözardı edemezler, hapishanelerde binlerce IŞİD’liye bekçilik yapıyoruz diye düşündü. Amerika onları Şam’a devrediverdi ve SDG'nin elindeki “IŞİD'le mücadele” kartını tamamen geçersiz kıldı. Şimdi bu özgüvenle anladığım kadarıyla Şam'da yapılan görüşmelerde Amerikalılar “elinizi çabuk tutun, entegrasyonu tamamlayın çünkü biz gideceğiz, biz gidince nasıl korunacaksınız?” dediklerinde, SDG “Bu bizim işimiz, sizin değil” diyerek bir anlamda Amerikalılara had bildirdi ve kopuşa neden oldu. Bunun dışında Avrupa’dan çok beklenti vardı. O da olmadı. Bu sefer acaba biz biraz beklersek, Eş Şara tökezler, uluslararası toplum bir noktadan sonra fişini çeker diye düşündüler. O da olmadı. Hep şunu söylediler: SDG eğitimli, savaş deneyimi var, Amerikan silahları var. Hatta şimdiye kadar Arap aşiretleri isyan ettiğinde SDG hep bastırdı. Amerikan kırmızı çizgisi, Fırat'ın doğusunda olduğu müddetçe, buraya operasyon düzenlenmez diye düşündüler. Türkiye, Esat yıkılırken bir hamle başlatmıştı ama ABD durdurmuştu. Aynı senaryoya göre Suriye ordusu operasyon düzenlerse Amerika tarafından durdurulacağını düşündüler ama Amerika durdurmadı.
Başka bir hesap hatası da, Halep'ten çekilirken, Kürtler tamam biz Halep'ten çekildik ama geri kalan kısımlarda yine İsrail ve Amerika bize destek olur diye düşünmeleri. Olmadılar. Çünkü Amerika artık doğrudan Colani yönetimiyle çalışmayı tercih ediyor.
“SDG 100 bin kişiden bahsediyordu ama onların çoğunluğu Araplardan oluşuyordu. Bir de bu sayılar gerçek de olmayabilir. Çünkü çatışma bölgelerinde bu bir taktiktir. Caydırıcılık ve askeri destek almak için yüksek söylenir sayılar. Şimdi SDG, aslında YPG haline dönüştü. Aslına rücu etti yani. Geçen sordum, savaşacak durumda olan 7-8 bin kişi var dediler.”
Yani artık Suriye Amerikan eksenine girdi, SDG’ye gerek kalmadı mı?
Evet, amaç buydu, Suriye İran'dan uzaklaşsın istiyorlardı. İsrail'e güvence veren bir Suriye olsun diyorlardı. Bunlar oldu. Kürtlerin bir hesap hatası da bu. Trump'ı Suriye'de asker tutmaya ikna edenler kabaca belli hedefler koymuşlardı: Petrol bölgeleri Esad'ın eline geçmesin. Esad gitti ve Şam'da Amerika'nın tanıdığı bir yönetim var.
O da oldu. Ayrıca Rusya'nın burada zafer kazanmasını önlemek en önemli meselelerden birisiydi. Rusya da kaybedenler kulübünde. En önemlisi İsrail’in güvenceye alınmasıydı tabii. Yani Amerika, İslamcı bir örgütle istediği Suriye'yi elde etti. Şimdi Kürtlerin özerklik, demokratik değerler, kadın erkek eşitliği vs. Amerika'nın hiç umurunda değil. Amerikan emperyalizmin kitabında değerler diplomasisi diye bir şey yok. Hiçbir zaman olmadı. Küresel ölçekte baktığımızda dünyayı bu kadar örseleyen bir adam, Kürtlerin kendi toplumsal sözleşmesine bakıp çok değerliymiş demez. Bu emperyalizmin kitabında yok.
Birkaç gün önceki yayınınızda SDG ve Arap aşiretler arasındaki ilişkilerin de pek iyi olmadığını söylediniz.
SDG’nin aşiretlerle ortaklığının kırılgan olduğunu hep söyledim. Kürtler evet kanton sistemiyle kendilerini ortaya koyup kabul ettirme aşamasında bir performans sergilediler. Tabii tüm Araplar, Süryaniler, Çerkesler, Ermenilerle ortak oldular çıkarsaması yanlış. Ama elbette ortaklıklar oldu. Aslında bu bölgelerde Kürtler azınlık. Kürtlerin şu anda Rojava diye tanımladığı bazı yerlerin tarihi daha yüzyıllık. Kobani’nin böyle bir tarihi yok mesela. Derik ya da Kamışlı'nın yüzyıl önceki Kürt nüfusu yüzde 15 civarında. Buralara birdenbire Rojava, Batı Kürdistan derseniz, yerelde insanlar ne oluyor demeye başlar. Suriyeliler buralar bizimdi diyordu. Bu da tepki çekti. Arap bölgelerinde Kürt üstünlüğü hassasiyeti gelişti ve daha da önemlisi “Kürtler petrolü ele geçirdi, Kürtler petrolü çalıyor” demeye başladılar.
Eğri oturup doğru konuşmak lazım. Arap aşiretlerinin SDG ile ortaklığının temel motivasyonları geçerliliğini yitiriyor: IŞİD’le mücadele ve SDG’nin sağladığı güvenlikti bunlar. En başta Suriye'nin geri kalanı savaşla boğuşurken bu bölge istikrarlıydı. “SDG varsın, Kürtler tarafından yönetilsin ama bize güvenlik sağlıyor” diyorlardı. Ama SDG vaat ettiği şeyleri yapamadı. Ekonomik düzen eskisi gibi devam etti. Bazı şikayetler vardı: Askeri, siyasi, ekonomik konularda her şeye Kürtler karar veriyor. Daha da önemlisi Kürtlerin içerisindeki PKK, Kandil karar veriyor şikayetleri vardı. Bu tepkiye yol açtı. Cezire Kantonu’nun eş başkanı olan, en önemli Arap aşireti Şemmar’ın lideri Dehham ile konuştuğumda ilk önce SDG’nin modeline değer verdiğini söylemişti. Birkaç yıl sonra ise bunların Baas’tan farklı olmadığını söyledi. Niye? Adam eş başkan ama kararları hep kadrolar veriyor ve bir anlamda kayyım.
Araplara göre gelirler nereye gidiyordu?
Araplara göre bunlar asla ve asla o bölgenin hayrına kullanılmadı. Ayrıca Suriye Arap milliyetçiliğinin beşiği. Ve bu Suriye'de bir Arap, bir Sünni yani Şara, liderlik koltuğuna oturdu. Bu çok önemli. Şara’ya bakıyorlar, izliyorlar ve kendi renklerini görüyorlar. Şara, Amerikalıların tabiriyle stratejik davranma yeteneği olan bir adam. Biz bu adamı katliamlarına bakarak lanetliyoruz fakat egemen güçler bizim gibi bakmıyor. Onlar “kontrol edebiliyor mu, hükmedebiliyor mu, aldığı kararı uygulayabiliyor mu, strateji üretebiliyor mu?” diye bakıyor. Amerika şöyle diyor, evet burayı dağıttım ama yerelde birinin toparlaması lazım. Öyle demokrat, çoğulcu biri toparlayamaz, ancak sert bir adam yapabilir. İşte o da Colani ya da Şara.
“Habur Çayı etrafında 35 Süryani köyü var. Bu köylerden çağrılar geliyor. YPG'yi işgalci olarak suçluyorlar ve hükümet güçleri bizi kurtarsın diyorlar. O bölgelerde bazı Hıristiyan köyleri, geçmişte YPG'nin konuşlandığı köylerdi. Siviller köyleri terk etmişti. Şimdi diyorlar ki, IŞİD gitti ama bunlar köylerimizde yerleşip kaldılar. Rahatsızlık var. Elbette mal mülk meseleleri söz konusu. Bazı yerlerde Ermeni ve Süryani mülklerine el konuldu, gasp edildi. Ama azınlıkların bir açmazı var: Kime evet dese diğer tarafın düşmanı haline geliyor. Azınlıklar için hep böyle.”
Her şeye rağmen SDG bu kadar hızlı bir çözülme beklemiyordu değil mi? 100 bin kişilik güçten bahsediyoruz.
SDG, aşiretler saf değiştirince hızlı bir şekilde bölgeden çekilmek zorunda kaldı. O 100 binin çoğunluğu Araplardan oluşuyordu. Bir de bu sayılar aslında gerçek olmayabilir. Çünkü çatışma bölgelerinde bu bir taktiktir. Caydırıcılık ve askeri destek almak için yüksek söylenir sayılar. Şimdi SDG, aslında YPG haline dönüştü. Aslına rücu etti yani. Geçen sordum, savaşacak konumda olan 7-8 bin savaşçımız var dediler.
Türkiye ile devam eden bir diyalog süreci var. Bütün bunlar olurken, biz Öcalan'dan hiçbir açıklama duymadık.
Anladığım kadarıyla Ankara, Suriye nedeniyle süreç bozulmasın, devam etsin istiyor. Fakat gerçek şu ki, bu süreci başlatan ana faktör Suriye'deki durumdu. Türkiye, Kürtlerin üç yıldır İsrail ile ilişkiler geliştirdiğini biliyordu. Türkiye, Suriye'yi Öcalan'ın da vereceği olumlu tepkilerle aradan çıkarmak istedi. Öcalan aslında Ankara'nın istediğini tam olarak vermedi. Çünkü Öcalan, Suriye'yi kendi projesi olarak görüyor. Suriye’de yaşarken birebir örgütlediği bir yapı. Suriye’deki Apoculuk daha güçlüdür. Öcalan’ın burayı Türkiye'nin hayrına “hadi alın sizin olsun” demesini beklemiyorum. Bence Öcalan gerçekçi bir yaklaşımla, SDG'nin Fırat'ın doğusunda bir bütün olarak kalabileceğini öngörmüyor. Öcalan, yerelde polis güçlerinin Kürtlerden oluştuğu, idari özerklik hakların tanındığı, Suriye’nin demokratikleşmesiyle Kürt sorununun çözüldüğü bir yaklaşım sergiliyor. Türkiye buradan, Öcalan tasfiye istiyor diye sonuç çıkarıyor, SDG ise tam tersi Öcalan entegrasyon istiyor diyor. Böyle bir belirsizliğe oynadı Öcalan ve tabii ki sahada karşılık bulduğunu söyleyemeyiz. Yani Öcalan'ın mesajları, SDG'yi memnun etmedi. SDG'ye tam anlamıyla şunu yap ya da bunu yap diyen bir yol haritası sunmadı. Öcalan dışarıya gönderdiği mesajlarda çok net şeyler söylemiyor. Daha çok inisiyatif alanı açabilecek şekilde bir dil kullanıyor. Ayrıca Amerika başından itibaren dedi ki Türkiye ile sorun yaşamamak için Kandil kadroları Suriye’den uzak dursun. Ama durmadılar. Kopuşlardan biri de buydu.
Türkiye devam etmek istiyor. Kandil'den gelen açıklamalar Suriye'nin cenazesi üzerine bir barış süreci yürütülemeyeceği mesajını içeriyor. Bu kritik. Tabii Öcalan belirleyici. Sonuçta Kandil, Öcalan miti üzerinden işlerini yürütüyor. Öcalan'a da bu anlamda mesaj vermek için yapıyorlar ama sürecin patronu Öcalan. O yüzden Öcalan’ın yeni pozisyonunu deklare etmesi gerekir. Türkiye, Suriye’de doğrudan askeri bir operasyon içinde değil, yardım ediyor. O yüzden Öcalan'ın Türkiye ile bir kopuşa gitmeyeceğini öngörüyorum.
Peki Suriye’deki bu durum tersine döner mi? Yani ilerleyen günlerde ne görebiliriz?
Şimdi muhtemelen hem Türkiye hem Şam risk değerlendirmesi yapacak. Mesela Kürt bölgelerine girilmeyecek diye söz verdiler. Bu söz sabit midir? Olmayabilir. Haseke'ye girilmeyecek dediler ama Haseke yüzde 60'ın üzerinde Arap nüfusa sahip. Burada Kürtlerin kontrolüne izin vermek istemeyeceklerdir muhtemelen. Ama baskıyı artırıp yani SDG'yi bir anlamda teslim almak isteyecekler ve bunu deneyecekler. Direk Kobani'ye girmek, asker sokmak olmayabilir bu. Gene de ihtiyatlı konuşmak lazım.
Bazı yerlerde Hıristiyanların mülklerine el konuldu
Bir de tabii Hıristiyan azınlıklar var, onların durumu ne olacak?
HTŞ’nin azılı düşmanlığı daha çok “zındık”, “mürtet” olarak gördüğü Müslümanlara yönelik. Yani Aleviler, İsmaililer ve Dürzilere. Kafa yapısı böyle. Hıristiyanlara ise koruma sunuyor. IŞİD de bunu yapıyordu. IŞİD kaçmış olan Hıristiyanlara bizzat arayarak “Gelin işinizin başına dönün, sadece cizye vereceksiniz ve güvenliğinizi biz sağlayacağız” diyordu. Mantık aynı mantık. Öte yandan SDG diyor ki “Ben sizi şimdiye kadar IŞİD’den korudum, sizin için savaştım, öldüm”. Minnettarlık bekliyor. Ancak bu bölünmelere neden oldu. Ermenilerin bir kısmı destek verdi. Demokratik Birlik Partisi, SDG ile birlikte hareket etti. Ama ötekiler o zaman Şam'dan yanaydılar. İnsanlar çelişki içerisinde olmak istemiyorlar.
Son günlerde bir kampanya başlatıldı. Habur Çayı etrafında 35 Süryani köyü var. Bu köylerden çağrılar geliyor. YPG'yi işgalci olarak suçluyorlar ve hükümet güçleri bizi kurtarsın diyorlar. O bölgelerde bazı Hıristiyan köyleri, geçmişte YPG'nin konuşlandığı köylerdi. Siviller köyleri terk etmişti. Şimdi diyorlar ki, IŞİD gitti ama bunlar köylerimizde yerleşip kaldılar. Rahatsızlık var. Elbette mal mülk meseleleri söz konusu. Bazı yerlerde Hıristiyanların mülklerine el konuldu, gasp edildi. Yani Ermeni, Süryani mülkleri. Öte yandan öyle ya da böyle Suriye devleti bu köylere gelecek. O yüzden özellikle bazı kiliseler, Şam'la sorunları olmadığını söylüyorlar, mesaj veriyorlar. Bir de hükümette Hıristiyan bir temsilci var. Uluslararası toplumun önüne çıkan, demeçler veren birisi. Psikolojik ortamı, Hıristiyanlar açısından yumuşatıyor. Ama elbette azınlıkların bir açmazı var: Kime evet dese diğer tarafın düşmanı haline geliyor. Azınlıklar için hep böyle.

