Yurtdışında olan Deniz Göktaş soruşturmayı öğrendikten sonra Türkiye'ye kendi isteğiyle döndü ve İstanbul havalimanında gözaltına alındı. Ters kelepçe takıldı. Dün geceyi gözaltında geçirdi. Dün sabah 10.30’da TCK 299 "Cumhurbaşkanına hakaret" ve TCK 216/3 "Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama" suçlamalarıyla hakkında tutuklama kararı çıktı.
Böylece günlerdir süren bir şey oldu, olacak, tutuklanır, tutuklanır mı, ne olur kaygıları korkuları artık yalnızca bir stand-up'çının sahnede söyledikleriyle sınırlı olmaktan çıktı; ifade özgürlüğünün, kamusal tepkinin ve devlet müdahalesinin kesiştiği daha geniş bir alana taşındı. Mesele artık yalnızca “kutsala hakaret” tartışması değil, doğrudan tutuklama tedbiri ve kamu düzeni gerekçesiyle ifade özgürlüğünün sınırlandırılması meselesi hâline geldi.
Asıl soru şudur: Neden bazı sözler, bazı toplumlarda yalnızca eleştiri olarak değil, kutsala yönelmiş bir saldırı olarak algılanır?
Ve neden bu algı, çoğu zaman tartışmayı değil susturmayı, eleştiriyi değil cezalandırmayı, hukuku değil linci besler?
Aslında bu yalnızca bugünün sorusu değildir.
Tarih boyunca filozoflar, yazarlar, gazeteciler, sanatçılar ve mizahçılar benzer eşiklerde toplumların öfkesine hedef oldular. Değişen yalnızca isimlerdi; değişmeyen ise kutsal sayılan değerlere dokunulduğu inancıyla harekete geçen aynı toplumsal mekanizmaydı.
Deniz Göktaş olayı, çok daha eski ve daha büyük bir soruyu yeniden önümüze koyuyor: Bir toplum ne zaman düşünceyi tartışmaktan vazgeçip onu cezalandırmaya yönelir?
Kutsal ne zaman kutsal olur?
Her toplumun kutsalları vardır. Bunlar yalnızca dini semboller değildir. Bir bayrak, bir lider, bir tarih anlatısı, bir kimlik, hatta ortak bir travma bile zamanla kutsallaşır. Deniz’in kendi isteğiyle gelip gözaltına alındığı 2 Temmuz günü örneğin, hafızalardan silinmeyecek bir acının adıdır: Madımak Katliamı. Kutsal, doğuştan var olan bir özellik değil, toplumların ortak anlam yüklediği sembolik bir alandır.
Fransız sosyolog Émile Durkheim'ın söylediği gibi, kutsal olanı kutsal yapan nesnenin kendisi değil, toplumun ona yüklediği anlamdır. Bu yüzden kutsalın asıl işlevi hakikati temsil etmekten çok, topluluğu bir arada tutmaktır.
Tam da bu nedenle kutsala yöneldiği düşünülen her eleştiri, yalnızca bir fikir ayrılığı olarak algılanmaz. İnsanlar çoğu zaman eleştirilen şeyin bir düşünce değil, kendileri olduğuna inanırlar. Çünkü kutsallar zamanla kimliğin bir parçasına dönüşür. İşte tam bu noktada tartışma yön değiştirmeye başlar.
Yöneltilen soru, özünde bu denilenler "doğru mu?" olmaktan çıkar. Yerine: "Bunu bize nasıl söyler?"e geçer. Hakikatten kimliğe geçilen eşik tam da burasıdır.
Link kültürünün psikolojik zemini
Sosyal psikoloji bu durumu uzun zamandır açıklıyor. İnsanlar ait oldukları grubun tehdit altında olduğunu düşündüklerinde, eleştiriyi kişisel bir saldırı gibi yaşayabiliyor. Böyle zamanlarda amaç karşı tarafı anlamak değil, kendi grubunu savunmak oluyor. Linç kültürünün psikolojik zemini de burada oluşuyor. Çünkü insanlar çoğu zaman fikirleri değil, kimliklerini savunduklarına inanıyorlar. Ve belki de en tehlikeli olan da bu. Çünkü kendisini yalnızca "kutsalını koruyan biri" olarak gören kişi, yaptığı şeyi artık şiddet olarak görmüyor.
Tarih boyunca toplumlar, kutsal saydıkları değerlere dokunulduğunu düşündüklerinde benzer refleksler gösterdiler. Değişen yalnızca kutsallar oldu; değişmeyen ise onlara yöneldiği varsayılan eleştiriyi cezalandırma eğilimiydi.
MÖ 399 yılında Sokrates, Atina'nın gençlerini yoldan çıkarmak ve tanrılara saygısızlık etmekle suçlandı. Oysa yaptığı şey, insanların doğru kabul ettiği fikirleri "sorgulamaya davet" etmekti. Onu ölüme götüren, tek başına düşünceleri değil, o düşüncelerin yerleşik düzen için bir tehdit olarak görülmesiydi.
Yüzyıllar sonra Galileo da benzer bir kader yaşadı. Dünyanın Güneş'in etrafında döndüğünü söylediğinde tartışılan yalnızca astronomi değildi. Tartışılan, kutsal kabul edilen bilgi düzeniydi. Bilimsel bir gözlem, kısa sürede inanç ve otorite meselesine dönüştü.
Türkiye'nin kutsalları
Türkiye'nin yakın tarihinde de aynı mekanizmanın farklı örneklerini görüyoruz.
1999'da Ahmet Kaya, bir ödül töreninde Kürtçe bir şarkı söylemek istediğini açıkladığında salonda yükselen çatal ve bıçak sesleri yalnızca bir sanatçıya yönelmiş tepki değildi. O gece, birçok kişi bunu ulusal kimliğe yönelmiş bir saldırı olarak kurguladı. Yıllar sonra aynı toplumun önemli bir bölümü, o geceyi utançla hatırladı.
Hrant Dink'in hikâyesi ise çok daha ağır bir yerde duruyor. Yazıları nedeniyle uzun süre hedef gösterildi, yargılandı ve yalnız bırakıldı. Cinayetinden sonra ortaya çıkan tablo, linç kültürünün yalnızca öfkeli kalabalıklarla değil, kurumların sessizliğiyle de büyüyebildiğini gösterdi.
Bu örneklerin hiçbiri birbirinin aynısı değildir. Hukuki bağlamları, tarihsel koşulları ve sonuçları farklıdır. Ancak ortak bir noktaları vardır: Toplumun bir kesimi, söylenen sözleri tartışılacak fikirler olarak değil, korunması gereken kutsallara yönelmiş saldırılar olarak okumuştur.
Hukuk ve mizahın işlevi
İşte bugün Deniz Göktaş etrafında sorulması gereken soru şudur: Bir toplum, rahatsız olduğu sözlerle yaşama olgunluğunu ne zaman ögrenmez ve onları susturmaya karar verir?
Deniz Göktaş hakkında yürütülen tartışma, artık yalnızca sosyal medyadaki bir linç kampanyasından ibaret değil. Gözaltı ters kelepçe ve tutuklama kararıyla birlikte mesele, kamusal tepkinin hukukla nasıl kesiştiği sorusunu da gündeme taşıdı.
Hukukun işlemesi ile hukukun toplumsal baskının uzantısı hâline gelmesi arasındaki çizgi, demokratik toplumlar açısından hayati önemdedir. Çünkü ifade özgürlüğü tam da burada anlam kazanır.
Bir stand-up'çının görevi, insanları rahatlatmak değildir. Mizah, çoğu zaman tam tersini yapar. Rahatsız eder. Yerleşik doğrularla oynar. Güç ilişkilerini tersyüz eder. Dokunulmaz kabul edilen alanlara yaklaşır. Bu yüzden tarih boyunca mizah, iktidarların da toplumların da en zor tahammül ettiği ifade biçimlerinden biri olmuştur.
Ancak bir gösterinin cezalandırılması talebiyle başlayan süreç, ifade özgürlüğünün sınırlarını yeniden tartışmaya açıyorsa, artık mesele yalnızca o gösteri değildir.
Çünkü ifade özgürlüğü, en çok hoşumuza gitmeyen sözler için vardır. Hepimizin alkışladığı düşüncelerin korunması özgürlük değildir. Asıl özgürlük, bizi rahatsız eden düşüncelerin de hukuk güvencesi altında kalabilmesidir.
Aksi hâlde toplum yeni ve kalıcı bir alışkanlık edinir. İnsanlar şaka yapmadan önce, yazmadan önce, konuşmadan önce, sonunda ise düşünmeden önce, düşünmeye başlar. Otosansür böyle doğar. Nitekim Deniz’in tutuklanmaya sevkinin ardından verilen “keşke demeseydi” tepkileri bu otosansürün toplumun bir kesimini sardığının da bir göstergesi. Otosansür, demokratik toplumlar için çoğu zaman açık yasaklardan daha tehlikelidir. Çünkü yasak dışarıdan gelir. Otosansür ise insanın içine yerleşir. Hiç kimsenin "Sus" demesine gerek kalmaz. İnsan, susmayı kendi kendine öğrenir. Belki de linç kültürünün en büyük başarısı budur. Mahkûm ettiği yalnızca hedefindeki kişi değildir. Onu izleyen binlerce insandır.
Çünkü herkes aynı soruyu kendine sormaya başlar: "Bir gün sıradaki ben olabilir miyim?"
İşte tam bu duygu, demokratik toplumların en sessiz ama en derin kırılma noktasıdır. Çünkü ifade özgürlüğü, yalnızca konuşabilme hakkıyla değil, konuşmaktan korkmama duygusuyla birlikte var olabilir. Bu duygu kaybolduğunda, geriye yalnızca hukuki değil, zihinsel bir sessizlik kalır.
Kutsalı korkuyla mı, özgürlükle mi koruruz?
Bütün bu tartışmanın sonunda kendimize sormamız gereken soru belki de şudur: Bir toplum gerçekten kutsalını mı korur, yoksa kutsalın arkasına sakladığı korkularını mı?
Çünkü gerçekten güçlü olan hiçbir değer, bir stand-up'çıdan korkmaz. Hiçbir inanç, bir şakayla yıkılmaz. Hiçbir kimlik, bir soruyla ortadan kalkmaz. Gerçekten sağlam olan değerler, eleştiriye tahammül edebilir. Yasaklarla değil, tartışmayla güçlenir.
Demokratik ve demokratik olmayan toplumları birbirinden ayıran da tam olarak budur. Mesele herkesin aynı değerlere inanması değildir. Mesele, farklı değerlerin, farklı inançların ve farklı düşüncelerin birbirini susturmadan bir arada yaşayabilmesidir.
Elbette ifade özgürlüğü de sınırsız değildir. Nefret söylemi, doğrudan şiddete çağrı ya da belirli grupları hedef alan ayrımcı, kin ve nefrete sürükleyen ifadeler hukuk tarafından sınırlandırılabilir. Ancak rahatsız edici, sert ya da sarsıcı olması, tek başına bir düşüncenin susturulmasını meşru kılmaz. Çünkü özgürlüğün gerçek sınavı, tam da hoşumuza gitmeyen sözler karşısında verilir.
Bugün Deniz Göktaş'ın yaşadığı süreç, bu nedenle yalnızca bir komedyenin hikâyesi değildir. Bu olay, Türkiye'de ifade özgürlüğünün, toplumsal tahammülün ve hukuk ile kamusal baskı arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasına vesile oluyor.
Belki de asıl tehlike, tek tek sanatçıların, gazetecilerin ya da komedyenlerin hedef alınması değildir. Asıl tehlike, toplumun buna alışmasıdır.
Korkunun yerleştiği yerde, düşünce önce yavaşlar. Sonra donar. Sonunda ise toplum, konuşabilen yurttaşlardan değil, birbirini sürekli denetleyen kalabalıklardan oluşmaya başlar.
Demokrasi tam da bu yüzden yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Aynı zamanda bir tahammül rejimidir. Hiçbir düşünceyi linç ya da korkuyla susturmamayı başarabilme rejimi.
Belki de bugün korunması gereken en büyük kutsal, tam da budur: İnsanın, korkmadan konuşabilme hakkı.
Bir toplum, mizahla baş edemediği yerde ceza hukukuna sığınıyorsa, orada kutsal korunmuyor, korku kurumsallaşıyordur.




