Leonidas Koumakis’in aktarımıyla 6-7 Eylül Pogromu

Leonidas Koumakis, 1949’da Pera’da doğdu. İstanbul onun çocukluğuydu, evi, memleketiydi. Leonidas’ın hayatı 1964 sonbaharında, Zografyon Rum Lisesi’nde talebeyken, tamamıyla değişti. Babası sınır dışı edilecekti. Karar kesin ve acımasızdı. İstanbul’da ikamet etmekte olan Yunan uyruklu 12 bin Rum birkaç hafta içinde ülkeyi terk etmek zorundaydı. Sürgün, yalnızca Yunanistan pasaportu taşıyanları değil, onların Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ailelerini de derinden etkiledi. Ailelerin parçalanmaması için on binlerce Türkiye vatandaşı Rum da koptu köklerinden. Leonidas gibi her şeylerini bırakıp gitmeye mecbur edildiler.

İstanbul’dan ayrılış, Koumakis’in hayatındaki ilk sarsıntı değildi. Onun kuşağındaki Rumlar için 1955 yılı, hafızanın sessiz ağırlığını taşır. Çünkü 6–7 Eylül 1955’te başlayan yıkım, dokuz yıl sonra 1964 sürgünleriyle başka bir biçime büründü.
Koumakis, işte tüm bu yaşananları yazmak için kendisine bir söz verdi. Ancak bu sözü yerine getirmesi zaman aldı. 1991 ilkbaharında babasını kaybetti. Babası, son nefesine kadar sevgili memleketine, İstanbul’a dönme özlemiyle yaşamıştı. Onun ölümüyle, Leonidas’ın zihninde ve ruhunda bir alarm zili çaldı. Artık geçmişi kayda geçirme zamanının geldiğini biliyordu. Yıllardır içinde taşıdığı bütün tanıklıkları, anıları ve biriktirdiği belgeleri yazıya dökmeye başladı. Çalışmasını tamamladığında o ağır yükün nihayet üzerinden kalktığını hissetti. Ortaya çıkan kitap, “Mucize – Gerçek Bir Hikâye” adıyla yayımlandı.
6-7 Eylül’de ne olmuştu?
O günlerde, 29 Ağustos’ta başlayan ve temel gündem maddesi Kıbrıs sorunu olan Yunanistan–Türkiye–İngiltere üçlü konferansı devam ediyordu. Bu konferans Türkiye’de yaşayan Rum cemaatine yönelik son derece düşmanca bir atmosfer yaratmıştı. İstanbul Rumları gerçekdışı bir şekilde Kıbrıslı Rumlara para göndermekle suçlanıyordu.

Pogromun fitilini, 6 Eylül günü İstanbul’da ve İzmir’de özel baskılarla dağıtılan gazetelerin “Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldı” haberini yayması ateşledi. Gerçekte küçük çaplı bir patlama meydana gelmiş ve ev ciddi bir zarar görmemişti. Ancak olay, basında yayımlanan tahrif edilmiş fotoğraflarla çok daha büyük bir saldırı gibi gösterildi.
Kısa süre içinde Taksim Meydanı ve çevresinde büyük bir kalabalık toplandı. “Kıbrıs Türktür Cemiyeti” gibi örgütlerin de etkisiyle harekete geçen gruplar, İstanbul’da Rumlara ait ev, işyeri ve ibadethaneleri hedef almaya başladı. Gelin Leonidas Koumakis’in kitabından Türkçeye çevirdiğim tanıklıklarla o utanç gününe geri dönelim.
“Taksim Meydanı’na çıkan beş büyük cadde bir anda; baltalar, kürekler, sopalar, keserler, çekiçler ve demir levyeler kuşanmış öfkeli bir güruh tarafından dolduruldu. Kalabalık, ‘Kahrolsun gavurlar!’ ve ‘Yıkın, kırın, gavurdur!’ diye bağırıyordu.
Polisin ve devletin güvenlik güçlerinin güya hazırlıksız yakalandığı söyleniyordu. Ortamı yatıştırmak ve düzeni sağlamak için kendilerine hiçbir talimat verilmedi. Yetkililer olup bitenleri umursamaz bir biçimde seyretti.
“Taş taş üstünde kalmayacaktı”
Yaklaşık 50 bin kişilik, bağıra çağıra ilerleyen güruh meydanlara akın ettiğinde planın bir sonraki aşamasına geçildi: İstanbul’da Rumlara ait bütün mülklerin tahrip edilmesi, Rum toplumunun kutsalı olan her şeyin aşağılanması ve yağmalanması. Verilen talimat açıktı: Taş üstünde taş bırakılmayacaktı. Ardından saatler süren gerçek bir cehennem başladı.
Kalabalığın bir bölümü, İstanbul’un en ünlü ticaret ve eğlence merkezlerinden İstiklal Caddesi’ne, yani meşhur Pera’ya yöneldi. Yaklaşık bir kilometrelik bu güzergâhta, çoğunluğu Rumlara ait yaklaşık 700 dükkân bulunuyordu. Saldırılan ilk yer, Taksim Meydanı’ndaki ‘Eptalofos’ kahvehanesi oldu. Kalabalık, kudurmuş bir boğa sürüsü gibi kafeye daldı ve her şeyi yerle bir etti: Camlar, masalar, sandalyeler, büfeler, bardaklar, fincanlar… Ardından bir Rum esnafa ait kumaş dükkânına daldılar. Dört saldırgan tramvay raylarını sökmüştü. Rayla dükkânın kapısını ve vitrinlerini parçaladılar. İşyeri birkaç dakika içinde bombalanmış bir enkaza döndü. Kumaşlar ve raflar sokağa saçılmış; yolun ortasında bir dikiş makinesi, barbarca bağıran kalabalığın gözleri önünde parçalanmıştı. Bir sonraki hedef, eşyaları kalabalığın korkunç öfkesiyle sokağa saçılan elektrikçiydi.
Biraz ileride ise iki yaşlı Rum’un işlettiği bir bakkal vardı. Yaşlı adam, olağanüstü bir cesaretle dükkânının önünde durup kalabalığa şöyle seslendi:
‘Defolun buradan! Biz altı kuşaktır bu topraklarda yaşıyoruz; bize dokunamazsınız.’
Dudaklarından dökülen son cümle bu oldu.
Vandallar yaşlı adamın üzerine çullandı. Birkaç dakika içinde dükkân tuzla buz edilirken, Rum bakkal o kâbus gecesinin ilk kurbanı olmuştu. Karısı bir köşeye büzülerek kurtuldu ancak o gece yaşadığı şok nedeniyle kısa süre sonra hayatını kaybetti.
Yıkım ve yağma
Güruh aynı şekilde Pera’daki bütün Rum dükkânlarını adım adım yağmalamaya devam etti. Dimitris Pilavidis’in o dillere destan ‘Kervan’ pastanesine, Lenas ve Kiriçis’in ‘Baylan’ına, Yannis Çoulis’in ‘Şehir’ pastanesine de saldırıldı. Büyük lüks giyim ve ayakkabı mağazaları da talan edildi. Yağmacılar buralardan giysi ve ayakkabı çıkarıyordu. İpek gömlekler, takım elbiseler, yeni ayakkabılar seçiyor, bunları orada, olay yerinde üzerlerine geçiriyor, ardından yıkıma ve yağmaya devam ediyorlardı.
Ünlü Frangoulis kuyumcusuna girildiğinde ise adeta gerçek bir iç savaş yaşandı: Kim en değerli mücevherleri kapacak kavgası başlamıştı. Servet değerindeki altın ve mücevherler, birbirleriyle boğuşan göstericiler tarafından birkaç dakikada iç edilmişti.
Kalabalık Ayia Triada Kilisesi’ne ulaştığında bir duraksama oldu. Bu ‘tereddüt’, ‘Lanet olsun imansızlara!’ haykırışlarıyla sona erdi ve kiliseye girdiler. Mabedin içinde taşınabilir ne varsa ya paramparça edildi ya da acımasızca çiğnendi. İkonalar, kutsal eşyalar ve rahip giysileri öfkeli kalabalığın hedefiydi. Kilisenin sıraları ve ruhani liderin tahtı tahrip edildi. Ardından yeni bir grup, kiliseyi yakmak amacıyla içeri gazyağı taşıdı. Neyse ki Ayia Triada Kilisesi yakılmadı. Kiliseyi yakmayı neden başaramadıkları ise sonsuza dek bir bilinmez olarak kalacaktı.
Pera, birkaç saat içinde tanınmaz hale gelmişti. Caddenin üzeri, yok edilmeye çalışılan her şeyin birleşmesinden oluşan tuhaf bir tabakayla kaplanmıştı: Makineler, kürkler, saatler, ayakkabılar, yağlar, peynirler, kumaşlar, porselenler, kıyafetler ve her türlü gıda malzemesi. Durmaksızın hareket eden vandalların ayakları altında ezilen tüm bu zenginlik, zamanla caddenin ortasında yükselen çamurlu, yağlı ve yapış yapış bir enkaz yığınına dönüştü.”
Nerden bilebilirdik ki?

Leonidas Koumakis kitapta babası başta olmak üzere pek çok aktarıma yer vermiş. O gece başka bir görgü tanığı da babasının yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“Babam, Hıristiyanlara ait dükkânların ve evlerin birdenbire tuhaf işaretlerle veya Türkçe harflerle damgalandığını fark etmişti. Türklere ait ev ve dükkanlarsa o an için anlamlandıramadığı gizli bir mesajı fısıldar gibi bayraklarla donatılmıştı. Üstelik son birkaç gündür İstanbul'un merkezinde, Anadolu'dan getirtilmiş, üstü başı yırtık, perişan ve tekinsiz kalabalıklar belirmeye başlamıştı.
Babam nereden bilebilirdi ki, bu insanlar birkaç saat içinde ‘galeyana gelmiş vatandaşlar’ rolüne bürünüp kutsal olan her şeye saygısızlık edecek, yağmalayacak, tecavüz edecek ve her şeyi yıkacaktı?
O, gördüğü tüm bu emareler üzerine uzun uzun düşünmüş olsa da nihayetinde yaklaşan tehlikeyi teşhis edememişti. Şimdi ise kalabalığın ‘Kahrolsun gavurlar!’ ve ‘Yıkın, kırın, gavurdur!’ naralarını işitirken, kendi kendini yiyip bitiriyordu.
Dükkânın ışıklarını apar topar söndürüp kendini dışarı attı. Tam o esnada, ana güruhtan ayrılan beş kişi gölge gibi tepesine bindi. İçlerinden biri, 'Ulan gâvur, senin dükkanında neden Türk bayrağı yok?' diye gürledi. Bu soru, aslında infazın işaretiydi. Beşi birden aynı anda tekmelerle ve yumruklarla üzerine çullandı.
Tam o sırada, dar sokağı hızla yarıp geçen bir ambulansın kulakları tırmalayan acı sireni duyuldu. Yolun ortasındaki linç girişimi, ambulansa yol açmak için bir anlığına duraklamıştı. Babam, hayatını kurtarmak için eline geçen tek ve son şansın bu olduğunu o an anladı. Aldığı darbelerden dolayı kanlar içinde ve sersemlemiş bir halde, vücudunda kalan son güç kırıntısıyla arkasına bile bakmadan koşmaya başladı.
Ambulans geçip gittiğinde o çoktan karanlıkta izini kaybettirmişti; gözü dönmüş saldırganların yeni hedefi ise dükkânımız olmuştu. Geride tek bir sağlam parça kalmayana kadar yağmalanan dükkânımız. Normalde yirmi dakikalık mesafedeki evine, aldığı darbeler nedeniyle tam iki saatte ancak varabilen o adam; kapıdan içeri adım attığında bedenen ve ruhen tamamen çökmüş, adeta enkaza dönmüştü.”
Yüzleşme
Bugün elimizde bulunan tanıklıklar, belgeler ve araştırmalar, 6–7 Eylül saldırılarının örgütlenmesinde derin devlet mekanizmasının ve güvenlik bürokrasisinin oynadığı rolü açıkça ortaya koyuyor. Bu nedenle 6–7 Eylül’ü yalnızca toplumun karanlık bir gecesi olarak değil, devletin farklı unsurlarının doğrudan dahil olduğu bir pogrom olarak adlandırmak gerek.
Ancak bir ülkenin geçmişiyle yüzleşmesi, yalnızca sorumluları tespit etmekten ibaret değil. Yüzleşmek; mağdurların yaşadıklarını anlamak, kayıpların yasını tutmak ve geçmişte yapılan haksızlıkları açıkça kabul etmek demek. Bu nedenle 6–7 Eylül, takvimlerde yalnızca bir tarih olarak değil, yas ve utanç günü olarak yerini almalı. Bu toprakların Rumlarını, Ermenilerini, Yahudilerini, saldırılardan etkilenen tüm mağdurları hatırlamak; kaybettiklerimizin yasını tutmak ve bir daha hiçbir topluluğun inancı, dili, kimliği ya da kökeni nedeniyle hedef gösterilmemesi için çabalamak zor olmamalı. Yüzleşmek geçmişte kalmak değildir. Geçmiş, bugünle ve dahası gelecekle ilgilidir.


