Büyük büyükannem Ovsanna asla yalnız değildi. Nereye giderse gitsin, sesler peşindeydi. Geceleri yatağa girip dinlenmeyi umduğunda, çığlıklar ziyaretine gelirdi. Baharatlı yemekler yediğinde, baharatın ona düşmanını ve o düşmanın canını nasıl yaktığını hatırlattığını söylerdi.
Günlük uğraşları, kimi zaman bir anısını kuyrukluyıldız gibi bilincinin en önüne iterdi. Patates soyarken veya çamaşır katlarken donakalır, bir dehşet anına aniden geri dönerdi. Hayatta kalanların nesli için geçmiş, kelimenin tam anlamıyla kendisini bugüne dayatan bir şeydi. Milyonlarca insan gibi büyük büyükannem de yasını son anına dek içinde taşıdı. Tek tesellisi, kendisinden sonra gelenlerin yaşananları asla unutmayacak olmasıydı. Bu geçmişin ağırlığını, bir burun yapısını veya bir göz rengini miras alırcasına sahiplendim. Büyük büyükannemin hikayeleri genlerimin bir parçası, özümsediğim ikinci bir doğa haline geldi.

Adana ile Maraş arasındaki küçük bir kasabada doğan nene’min aksine, Los Angeles banliyölerinin rehavet dolu manzaraları eşliğinde büyüdüm. Geniş ve bakımlı bulvarlarda hantalca ilerleyen minibüsler çocukları okuldan alır; sanat kurslarına, oradan mahalle maçlarına taşırdı. Sosyal hayatımızın çekirdeğini oluşturan kapalı alışveriş merkezleri yemek yemek, alışveriş yapmak ve arabalarımıza doluşmadan önce biraz eğlenmek için ihtiyacımız olan her şeyi bize sunardı.
Amerika’nın büyük bir kısmı bu görüntülere sahne olsa da büyüdüğüm yer iki açıdan istisnaiydi: Burası hem çok kültürlülüğün kalesiydi, hem de küresel Ermeni diasporasının merkez üssüydü. Dünyanın dört bir yanından Ermeniler bu şehirde kendilerine yuva kurmuş, Los Angeles’ın genel karakterini yansıtacak çeşitliliğe sahip bir kanaviçede buluşmuştu. 24 Nisanlar ise hepimizin bir araya geldiği gündü. Bu kara günde dükkanlar kapatılırdı, anne-babalar çocuklarını okuldan alırdı ve hepimiz adalet talebimizi dile getirmek için sokaklara dökülürdük. Öfke ve kederle yoğrulmuş bir ruh haliyle atalarımızın hikayelerini gün yüzüne çıkarmayı arzulardık.
Tanınma mücadelesi, başkenti Los Angeles olan Ermeni Amerikan diasporası için hayatın demirbaşıydı. Bu mücadele bizleri, yani katmanlı ve çok kez yerinden edilmiş bir halkı birleştirirken bir yandan da geçmişe hapsederdi.

Geçmiş bugüne yeterince cevap veremiyordu
Kendi tarihimizle öylesine boğulurduk ki, bugünkü hikayemizi anlatmayı unuturduk. Ermeni kültürünün simgeleri zamanda asılı kalmış, hürmet gösterilmesi ve muhafaza edilmesi gereken kutsal emanetlerdi. Ama felaketten üç nesil sonra, asimilasyon dalgalarına karşı savaşan bir çocuk için geçmiş, bugüne yeterince cevap veremiyordu.
Ermeniliğin yalnızca gelip geçici bir deneyimden veya tırnak içinde bir sıfattan ibaret olmadığı; somut, günlük bir gerçekliğe dönüştüğü yerlerin özlemini çekiyordum. Bu dürtü beni tüm Ermenilerin sembolik anavatanı olan, kimliğimi yeşertebileceğim bereketli toprakları barındıran Ermenistan Cumhuriyeti’ne götürdü. Ermenistan’da geliştirdiğim o derin aidiyet hissine rağmen benim köklerim bu sınırların dışında kalıyordu. Bir gün, yüzyılı aşkın bir süre önce atalarımın kopartıldığı, sürüldüğü toprakları ziyaret etmeye karar verdim.
‘Kalan’larla tanışmak üzere, İstanbul’a
Kendimi, Haziran 2025’te —kalanlarla tanışmak üzere— İstanbul’da böyle buldum. Yola çıkmadan önce diasporadaki arkadaşlarım ve ailem ciddi bir şekilde beni uyardı:
“Sokakta Ermenice konuşma.”
“Görüştüğün kişiye güvenene kadar adını söyleme.”
“Vücudundaki Ermeni sembollerini gizle.”
Öyle bir huzursuzluk içindeydim ki İstanbul Havalimanı’na indiğimde her an maskesi düşecek bir kaçak veya casus gibi hissediyordum.
Gümrük memurunun ağır gözkapaklarının ardında, dünyanın her yanındaki sınır kapılarında gördüğüm o ilgisiz bakışlarda, buraya ait olmadığımı fark edip etmediğine dair işaretler aradım. Hiç çıkarmadığım kolyemi gömleğimin altına sakladım; üzerinde bir nazar boncuğu, Ermeni alfabesiyle adımın ilk harfi ve Artsakh’ta (Karabağ) her şeyini kaybeden arkadaşlarımın hediyesi olan, oranın ulusal anıtı Tatik Papik’in uğurluğu vardı.
İlk etapta hissettiğim tedirginliğe rağmen şehir birbirini izleyen tepeleriyle, ışıltılı deniziyle ve koca medeniyetlerin bir araya geldiği hissini veren rengarenk mahalleleriyle birçok insan gibi beni de büyüledi. İstanbul kendi frekansında titreşirken Ermeni toplumu bu senfoninin ayrılmaz bir parçasıydı.

Türkiye’de Ermeni olmak ne anlama geliyor?
Calouste Gulbenkian Vakfı’nın desteğiyle ve fotoğrafçı Alexis Pazoumian eşliğinde, çalışmamı tek bir soru etrafında şekillendirdim: Bugün Türkiye’de Ermeni olmak ne anlama geliyor? Tıpkı yıllar önce büyük büyükannemin hikayelerini dinlediğim gibi, mülakat yaptığım kişilerin hayatlarını da saatlerce süren sohbetlerle özümsedim.
Kendi topluluğum gibi İstanbul Ermenileri de tek bir kalıptan çıkmış değildi. Önde gelen entelektüeller, Kapalıçarşı’nın Türkofon zanaatkarları, siyasi aktivistler, sanatsal açıdan cüretkar bir tiyatro topluluğunun üyeleri ve hatta bir aşçı dahil olmak üzere birçok farklı meslekten ve yaştan insanla mülakatlar yaptım.
Ermeni mekanları genellikle kendilerini temkinli bir biçimde, işaretsiz kapıların ardında veya dar pasajların en sonundaki dükkanlarda gizlese de adımınızı içeri attığınız anda capcanlı bir dünya sizi karşılıyordu. İstanbul’da Batı Ermenicesi hâlâ hayatiyetini koruyor, köklü gelenekler ise yeni biçimler kazanarak yaşamaya devam ediyordu.
‘Kesintisiz varoluş mirasından’ güç almak
Diaspora Ermenileri Türkiye’yi genelde "bir zamanlar var olduğumuz" bir yer olarak görmeye eğilimlidir. İstanbul ziyaretim bu anlatıyı temelinden sarstı. Kuşkusuz kayıp, Ermeni deneyiminin merkezi temasıdır; fakat buradaki toplum, aynı derecede önemli olan o "kesintisiz varoluş" mirasından da güç alıyor.
Hrant Dink’in sözlerinin yol göstericiliğinde, yerli bir halkın dirençli ruhunu yansıtmak amacıyla projeme "Kalanlar" adını verdim. Bu başlık, Alexis ile birlikte oluşturduğumuz zengin fotoğraf ve mülakat arşivine yaklaşımımda da bana rehber oldu. Yaklaşık bir yıllık hazırlık sürecinin ardından, 30 Nisan’da çalışmamızı Los Angeles’ta aynı adı taşıyan bir sergiyle tanıttık.
Ermenicede serginin adı daha da güçlü bir tınıya sahipti: մենք հոս ենք. Bir yeri “buradayız” diyerek kararlılıkla sahiplenmek, serginin yönelttiği temel soruyla da doğrudan bağlantılıydı: Eğer odağımıza yokluk yerine varlığı, silinme yerine canlılığı alsaydık kendimizi nasıl görürdük?
Açılış için gelen yüzlerce kişinin, biz diasporadakiler için neredeyse yalnızca mülksüzleşme ve silinmeyle özdeşleştirilen bir ülkedeki Ermeni yaşamına duyduğu o içten merak beni derinden etkiledi.
Projeyi gerçek zamanlı olarak geliştirmeye devam edebilmek için ziyaretçilerden şu sorunun yer aldığı kartları doldurmalarını istedik: «մենք հոս ենք» ի՞նչ կը նշանակէ ձեզի համար: Veya “Buradayız” demek sizin için ne anlama geliyor?”
Seyahatime hazırlanırken kulağıma küpe edilen o sert uyarılar, yerini hayranlık ve dayanışma ifadelerine bıraktı. Katılımcılar bugünün Türkiyesiyle ilişkilendirilen o diaspora yüklerini aşma ve kökleri bu topraklara dayanan bizler için yeni ihtimaller yaratma konusundaki açık yürekliliklerini ortaya koydular.
Sergiyi, içimde dönme arzusunun tohumlarını atan hikayeleriyle büyüdüğüm büyük büyükannem Ovsanna ve büyük büyükbabam Krikor’a ithaf ettim. Geriye dönüp baktığımda, nene’min bizden yalnızca hatırlamamızı değil, tüm o trajedinin üzerine yeni bir şeyler inşa etmemizi isteyeceğini hayal ediyorum. İstanbul Ermenileri, akıl almaz kayıplara rağmen bunun mümkün olduğunu bana gösterdiler. Onlar kaldılar. Ve varlıklarıyla hepimizden bir parçayı temsil etmeye devam ediyorlar.
(Bu proje, Calouste Gulbenkian Vakfı’nın ‘արդ եւս / in view’ Batı Ermenicesi Kültür Hibesi Programı tarafından desteklenmiştir. Sergiye USC Dornsife Ermeni Çalışmaları Enstitüsü ev sahipliği yapmış; Los Angeles 13. Bölge Belediye Meclisi ise sergiye ek mali sponsorluk sağlamıştır. Projenin açılış etkinliği, Los Angeles İstanbul Ermenileri Derneği (OIA) ile ortaklaşa gerçekleştirilmiştir.
Maral Tavitian, Los Angelesli bir gazeteci ve USC Dornsife Ermeni Araştırmaları Enstitüsü'nün İdari Direktörüdür.)
(İngilizceden çeviren: Bade Başer)



