Epstein Dosyası
Mesele birkaç “sapık” kişi değil daha fazlası
2025 sonbaharında ABD’de önemli bir yasal adım atıldı. Kongre’ye H.R. 4405 olarak sunulan tasarı hem Demokrat hem Cumhuriyetçi üyelerin ezici desteğiyle kabul edildi ve “Epstein Files Transparency Act” (Epstein Dosyaları Şeffaflık Yasası) adıyla kanun oldu. Bu yasa, Jeffrey Epstein soruşturmasına ait belgelerin kamuya açılmasını zorunlu kıldı.
Ama ortaya saçılan şey yalnızca belgeler değildi. Ortaya çıkan, modern dünyanın karanlık işleyişine dair bir şemaydı.
Epstein dosyasına sadece “zengin sapık” ya da “pedofili vakası” diye bakmak, fotoğrafın en yüzeysel kısmına odaklanmak olur. Bu dosya bir suç hikâyesinden çok daha fazlası: iktidarın, para ve statüyle birleştiğinde insan bedenleri üzerinde nasıl örgütlendiğini gösteren bir röntgen filmi.
Sistem için kullanışlı fanteziler; güç eşitsizliğini ve kırılganlığı çekici bir kurguya dönüştüren, toplumun alışması sağlanan arzu kalıplarıdır. Epstein vakası tam da bu noktada durur: Kültürün ürettiği arzular ile kapitalizmin ve patriyarkanın bunları sömürüye dönüştürdüğü kesişim yerinde.
Ve bu tablo yalnızca ABD’ye ait değil. Türkiye’de de çocukların ekonomik kırılganlık, kurumsal denetimsizlik ve erkek egemen güç ilişkileri içinde benzer sömürü ağlarına açık hâle geldiğini biliyoruz. İsimler değişiyor, mekânlar değişiyor ama işleyiş mantığı şaşırtıcı biçimde aynı kalıyor.
Bu vakayı anlamak için birkaç temel mercekten bakalım.
Güç psikolojisi: Arzu mu tahakküm mü?
Meseleyi yalnızca “cinsel sapma” diye adlandırdığınız anda, olayı birkaç “anormal” bireye indirgemiş olursunuz. Oysa burada asıl mesele arzu değil, sınırsızlık hissidir.
Yüksek güç pozisyonlarında bulunan bazı kişilerde empati aşınır, sınır algısı bozulur ve “yapabiliyorum çünkü gücüm var” zihniyeti gelişir. İnsanlar özne olmaktan çıkar, araca dönüşür. Bu, hesap vermezlik hissiyle beslenen bir dokunulmazlık yanılsamasıdır.
Bu noktada genç ve savunmasız bir beden, cinsel bir nesneden çok mutlak kontrolün kanıtı hâline gelir.
Türkiye’de de güçlü konumlarda bulunan erkeklerin –siyaset, iş dünyası, dini yapılar ya da yerel otoriteler içinde– çocuklar ve gençler üzerinde dokunulmazlık hissiyle hareket edebildiğini gösteren vakalar hafızamızda. Burada da mesele yalnızca arzu değil, hesap sorulmayacağına duyulan güvendir.
Sınıf perspektifi: Yoksulluk tesadüf değil, hammaddedir
Epstein mağdurlarının önemli bir kısmı ekonomik olarak kırılgan gençlerdi. Bu bir rastlantı değil. Şu soru rahatsız edicidir ama gerçekçidir: Zengin fail neden kendi sınıfından birine değil de yoksul gençlere yöneliyor?
İçinde yaşadığımız düzende yoksulluk yalnızca bir mağduriyet değildir, sömürü için erişilebilirlik üretir. Yoksulluk direnci düşürür, hukuki mücadeleyi zorlaştırır, utanç ve korkuyu artırır ve sessizliği satın alınabilir kılar. Bu yüzden Epstein dosyası aynı zamanda sınıfsal şiddetin dosyasıdır.
Türkiye’de çocuk işçiliği, sokakta yaşayan çocuklar, göçmen çocuklar ve kurumsal bakım altındaki gençler en kırılgan grupları oluşturuyor. Yoksulluk burada da yalnızca bir arka plan değil, sömürü için giriş kapısı işlevi görüyor.
Erkeklik ve güç gösterisi
Bazı erkekler için yaş almak, güç ve çekicilik kaybı hissi yaratır. Kendilerinden çok daha genç birine erişebilmek ise bu kaybı telafi eden bir “hâlâ güçlüyüm” kanıtına dönüşür.
Burada arzu, cinsellikten çok statü, kontrol ve güç gösterisidir.
Topluma pompalanan güçlü erkek imgesi; genç bedene erişebilen, parayla arzuyu satın alabilen, kurallardan muaf olan figürdür. Bu, bireysel patoloji değil, patriyarkanın ürettiği erkeklik performansının uç tezahürüdür. Bu durumda genç kız/ergen beden, cinsel bir tercih değil, erkekliğin çöküşüne karşı bir statü takviyesi olur. Bu noktada mesele bireysel sapkınlık değil, toplumsal erkeklik normlarının suçla kesiştiği alandır.
Türkiye’de de sık duyduğumuz savunma biçimleri – “genç severim”, “erkekliğin doğası”, “rızası vardı” – tam olarak bu damardan beslenir.
Ağ mantığı: Epstein bir kişi değil, bir merkezdi
Epstein’i tek başına bir “sapık canavar” olarak anlatmak meseleyi neredeyse masumlaştırır, sistemi aklar. O, insanları birbirine bağlayan, ortam kuran, bağlantı sağlayan bir düğüm noktasıydı.
Bu tür yapılarda cinsel sömürü yalnızca arzu değil; şantaj potansiyeli, suç ortaklığı bağı ve sessizlik anlaşması üretir. Beden, iktidar ilişkilerini birbirine kilitleyen bir araca dönüşür.
Epstein dosyasında bu ağın kilit isimlerinden biri de Ghislaine Maxwell idi. Mahkeme kayıtları ve mağdur ifadeleri, onun aktif bir organizatör rolü olduğunu ortaya koydu. Bir kadının, çocukların güvenini kazanıp onları sistemli biçimde istismara götüren yapının parçası olması, “erkek şiddeti” anlatısını bozmaz; aksine şunu gösterir: Patriyarkal ve sınıfsal iktidar ağları, kadınları da kendi çıkarları için fail pozisyonuna yerleştirebilir.
Burada tek bir fail yoktur. Dağıtılmış sorumluluk vardır. Ve bu, suçu görünmezleştirmenin en etkili yoludur. Epstein bir kişiydi. Ama onu mümkün kılan şey, etrafında kurulan ve onu koruyan ilişki ağıydı.
Türkiye’de de çocukların sömürüye sürüklendiği birçok vakada benzer bir yapı görüyoruz: Aracılar, mekân sahipleri, göz yumanlar ve susturanlar zinciri. Bu dağıtılmış sorumluluk yapısı, suçun görünmezleşmesini sağlıyor.
Mesele birkaç “sapık” kişi değil. Mesele, gücün, yoksulluğun ve sessizliğin kesiştiği yerde kurulan yapısal bir sömürü düzeni. İsimler değişse de bu düzen sorgulanmadıkça döngü devam ediyor.
Hukuk sosyolojisi: Cezasızlık kültürü
Epstein dosyasının en dikkat çekici yönlerinden biri de şu: Bazıları yargılanmaz, bazıları yargılanana kadar tükenir. Bu, hukukun körlüğü değil, hukukun kimin için ağır, kimin için hafif çalıştığını gösteren bir toplumsal gerçekliktir.
Cezasızlık kültürü bir anda oluşmaz. İnşa edilir. Fail güçlü, mağdur zayıfsa medya meseleyi magazinleştiriyorsa, soruşturmalar yavaşlatılıyorsa adalet terazisi şaşmaz, bilerek yavaşlatılır.
Dosyalar kapanmaz. Sürünür. Savcılar değişir. Deliller eksilir. Tanıklar kaybolur. Hukuk koruma mekanizması olmaktan çıkıp, zamanın fail lehine işlediği bir bekleme odasına dönüşür.
Süre uzar. Mağdur olan küçülür. Travma kronikleşir. Toplum unutur. Fail hayatına devam eder. Sonunda geriye şu görünmez karar kalır: “Bu dosya kapanmadı ama artık kimsenin umurunda değil.” İşte cezasızlık kültürü tam olarak budur.
Bu yalnızca ABD’ye mi özgü? Türkiye’de de birçok dosyanın, çocuk istismarı davalarının yıllarca sürüncemede kaldığına, kamu görevlilerinin sorumluluğunun araştırılmadığına aşinayız. Sürüncemede kalan dosyaların etkisizleştiğine, kamu hafızasının bilinçli bir yorgunluğa itildiğine yabancı değiliz. Adalet geciktiğinde verilen sessiz mesaj şudur: Güçlüysen korunursun. Zayıfsan dayanmak zorunda kalırsın.
Kültürel fantezi endüstrisi
Suçtan önce, suçu mümkün kılan kültürel iklim vardır. Popüler kültürün görsel dili, pornografi endüstrisinin kategorileri, moda ve reklam dünyası yıllardır gençliği ve deneyimsizliği çekici bir estetik kalıba dönüştürüyor. Çocukluk ile yetişkinlik arasındaki sınır bulanıklaştırılıyor; masumiyet ile cinsel çekicilik yan yana sunuluyor. Bu temsiller tek başına suç değildir. Ama çocukluk ile cinsellik arasındaki mesafeyi daraltan bir kültürel zemin üretir.
Arzu sabit değildir. Kültür tarafından şekillenir.
Gençliği ve deneyimsizliği erotik bir kategoriye dönüştüren bir kültür, güç eşitsizliğini de arzunun parçası hâline getirir. Epstein icat etmedi bu kültürü. Var olan karanlık talebi organize etti: Zaten dolaşımda olan bu fantezi dilinin en karanlık talep alanını fark edip, onu para, bağlantı ve organizasyonla sistematik bir sömürü düzenine dönüştürdü. Bu yüzden mesele yalnızca bireysel sapkınlık değil, çocuklukla yetişkinlik arasındaki sınırı bulanıklaştıran kültürel üretim biçimlerinin yarattığı tehlikeli hayal dünyasıdır.
Türkiye’deki medya dili ve bazı popüler üretimler de gençliği benzer bir estetikle sunmuyor mu? Çocukluk ile cinsellik arasındaki sınırı kültürel olarak aşındırmıyor mu? Bu hayal dünyası zihniyeti sorgulanmadıkça, onu istismar eden yapılar da varlığını sürdürecektir.
Travma döngüsü: Sessizlik rıza değil
Epstein vakasında birçok mağdurun yıllarca konuşamaması “neden sustular?” sorusuyla değil, “nasıl hayatta kaldılar?” sorusuyla anlaşılabilir.
Çünkü susturan sadece korku değildir. Daha karmaşık, daha derin bir psikolojik düğüm vardır:
- Kendini suçlama: “Oraya ben gittim…”
- Utanç: Failin yarattığı kir duygusunu mağdurun taşıması
- Kararsızlık: “Başta normal gibiydi” düşüncesinin yarattığı kafa karışıklığı
- Güç karşısında donakalma: Karşındaki kişinin dokunulmazlığına inanmak.
Travma anında beyin adalet aramaz, mantık yürütmez. Hayatta kalmaya odaklanır. Tehlike geçtikten sonra ise yaşananları anlatmak, travmayı yeniden yaşamak anlamına gelir. Bu yüzden sessizlik çoğu zaman bir zayıflık değil, gecikmiş bir savunma refleksidir. Bu nedenle “grooming” yani kurbanları hazırlama süreci yalnızca fiziksel bir manipülasyon değildir. Beynin tehdit algısını bozan, sınır duygusunu aşındıran, suçu bulanıklaştıran nöropsikolojik bir tuzaktır. Mağdur konuşmadığı için değil, konuşamayacak hâle getirildiği için sessizdir. Türkiye’de kurumsal bakım altındaki çocukların, yurtlarda veya kapalı kurumlarda yaşadıklarını uzun süre anlatamaması da aynı travma dinamikleriyle ilgilidir. Sessizlik, çoğu zaman rıza değil, hayatta kalma stratejisidir.
Modern kölelik: Zincir yok, bağ var
Epstein vakasını insan ticareti ve modern kölelik literatürü içinde okuduğumuzda, tablo daha netleşir. Çünkü burada klasik anlamda bir esaret yok, bağımlılık üzerinden kurulan bir kontrol var. Kapılar kilitli değil ama çıkış yolu zihnin içinde kapalıdır:
- · Hareket alanını daraltarak: Ulaşım, barınma, sosyal çevre failin kontrolündedir
- · Ekonomik bağımlılık yaratarak: Para, hediye, “yardım” adı altında bağ kurulur
- · Duygusal karmaşa üreterek: İlgi, iltifat ve tehdit iç içe geçer
- · Suç ortaklığı hissi yaratarak: Mağdur, olan bitenin bir parçasıymış gibi hissettirilir. Bu, zincirlere bağlı kölelik değildir. Duygusal, ekonomik ve psikolojik bağlarla kurulan görünmez bir esarettir.
Çocukların borç, barınma, iş vaadi ya da korunma sözüyle bağımlı hâle getirildiği vakalar Türkiye’de de modern köleliğin yerel tezahürleridir. Zincir yoktur ama çıkış yolu görünmez hâle getirilmiştir.
Epstein bir olay değil, bizim için bir aynadır
Epstein dosyasına hangi açıdan bakarsanız bakın, aynı yere çıkarsınız:
Bu, tek bir adamın sapkınlığı değil iktidarın, para ve statüyle birleştiğinde insan bedenleri üzerinde nasıl örgütlendiğinin modeli.
Hukuk yavaşladığında, medya yüzeyselleştiğinde, kültür gençliği metalaştırdığında, erkeklik güçle tanımlandığında, aynı çarkın dişlileri birbirine geçer.
Bu yüzden Epstein’i konuşmak bir skandalı değil, modern dünyanın karanlık örgütlenme biçimini konuşmak olarak okunmalıdır. Ve mesele en başta söylediğimiz o üçgende düğümlenir:
Sistematik sömürü + kurumsal körlük + hukuki ihmal. Bu yüzden Epstein dosyasına bakmak, sadece Amerika’daki bir skandalı anlamak değildir. Aynı zamanda Türkiye’de çocukların hangi koşullarda korunmasız kaldığını, hangi yapıların denetimden muaf olduğunu ve cezasızlık kültürünün nasıl beslendiğini görmek demektir.
İsimler değişir, ülkeler değişir ama sistem değişmedikçe, hikâye sadece yer değiştirir.

