Ermenistan seçimlerinden hemen sonra yazdığım önceki yazıyı şöyle bitirmiştim: “Ermenistan, barışı ve yeni anayasal düzeni korkuların değil güvenin ürettiği bir toplumsal uzlaşıyla kurabilecek mi? Seçim bitmiş olabilir ama Ermenistan’ın gelişmiş demokrasi yolundaki mücadelesi asıl şimdi başlıyor.” Bu haftadan itibaren birkaç hafta sürecek bir tartışmanın ilk adımını başlatmak ve o cümlenin kaldığı yerden devam etmek istiyorum.
Bu başlangıç noktasını ciddiye almak gerekiyor. Demokrasi yalnızca sandığın kurulması, oyların sayılması ve kazananın ilan edilmesi değildir. Bunlar tabii ki vazgeçilmezdir ancak yeterli değildir. Bir demokrasinin kalitesi, gelişkinliği, sonuçlar açıklandıktan sonra belli olur. Bu da kazananın gücünü nasıl kullandığıyla, kaybedenin yenilgiyi nasıl taşıdığıyla ve toplumun farklı kesimlerinin ortak bir gelecek fikrine ne kadar dahil edilebildiğiyle ölçülür.
Daha önce de belirttiğim gibi 7 Haziran sonuçları iktidara ülkeyi yönetme yetkisi verdi ancak toplumu tek başına yeniden kurma yetkisi vermedi. Anayasa, barış süreci, Karabağ sonrası hafıza, Rusya’yla bağımlılık ve Batı’yla yeni iş birlikleri gibi başlıklar yalnızca çoğunluk aritmetiğiyle çözülecek meseleler değil, olmamalıdır. Bu meseleler bir toplumun kendini nasıl tanımlayacağına dair kurucu sorular ve bu soruların hiçbiri tek bir partinin eseri olamaz, olmamalıdır.
İşte tam burada, demokrasi açısından çok önemli bir aktör olan “muhalefet” devreye giriyor. Siyasi tarihte örgütlü ve meşru bir muhalefetin var olabilmesi, insanlığın belki en geç ulaştığı ve en kolay kaybettiği başarılardan biridir. Muhalefet iktidarı denetler, yanlışları görünür kılar, toplumsal öfkeye dil verir. Ancak görevini yaparken yalnızca karşı çıkma işlevine sıkışmaması gerekir. Bu sıkışma demokrasiyi genişletmek yerine onu daraltır çünkü karşı olmak ile alternatif olmak aynı şeyler değildir.
Muhalefetin paradoksu
Sadece Ermenistan’da değil, günümüz siyaset dünyasının geneli kendini “bir ‘anti’ üzerinden, “lidere ya da rejime karşıtlık fikri” üzerinden kurgulayan kolaycı bir siyaset tuzağına düşmektedir. Bu yaklaşımın paradoksu şudur: Muhalefet kimliğini karşı çıktığı figürün varlığına bağladığında, devirmek istediği o figürü siyasetin değişmez ekseni haline getirir. Bu da karşı çıktığı figürün ortadan kalkmasının kendi varlığının da anlamsız hale gelmesi demektir. “O gitsin” bir eşik olabilir; ama “biz nasıl birlikte yaşayacağız?” sorusunun cevabı değildir. Bir lidere karşı olmak geniş kitleleri bir araya getirebilir fakat bu ortaklık, kendi başına yeni bir gelecek hayali üretmez. Üstelik salt karşıtlığın yapısal bir sınırı da var. Bir koalisyonu yalnızca ortak bir düşmanlık bir araya getiriyorsa, o koalisyon o düşmanı devirebilir ama yönetemez. Eğer paylaşılan tek şey reddetmek, ‘anti’cilik politikası ise; karşı çıkılan figür/hikâye/politika adını ne istiyorsanız öyle koyun, sahneden çekildiği anda, tarafları bir arada tutan tutkal da çözülür.
Paşinyan karşıtlığı nasıl okunmalı?
Buradan hareketle Ermenistan’da Paşinyan karşıtlığının önemli bir bölümü gerçek ve ciddiye alınması gereken kaygılardan besleniyor olabilir. Karabağ yenilgisinin acısı, barış sürecine duyulan güvensizlik, tarihsel hafızanın zayıfladığı duygusu, eski ulusal anlatının çözülmesine yönelik tepkiler bunlardan bazıları. Bu kaygıları küçümsemek hata olur ve bir toplumun yarasına “geçti gitti” demek o yarayı kapatmaz, derinleştirir. Ancak aynı kaygılar; yalnızca öfkeye ve rövanş arzusuna dönüştüğünde, zaten yorgun ve travma yaşamış bir toplumda güven değil, yeni bir belirsizlik yaratır.
Demokratik bir muhalefetin en zor görevi de tam buradadır. Kendi tabanına “Acımız gerçek, ama bu acıyı yeni bir savaşın gerekçesi yapamayız.”, “Hafızamız vazgeçilmez, ama hafızayı gelecek kurmanın yerine koyamayız.”, “Barış süreci eleştirilebilir, ama barış fikrinin kendisi ihanet değildir” cümlelerini kurabilen muhalefet bir alternatiftir; kuramayan ise yalnızca öfkenin tercümanıdır. Bir muhalefetin görevi itiraz etmekle bitmez; toplumun rızasını kazanacak inandırıcı bir hikâye de kurması gerekir. Ermenistan’daki bu hikâyesizlik, toplumu “ben gidersem savaş çıkar” ile “ben gelmezsem vatan elden gider” korkuları arasına sıkıştırıyor ve seçmen, alternatifler arasında değil olasılıklar arasında tercih yapmaya; ideal olanı seçmek yerine kötünün iyisine sığınmaya zorlanıyor.
Bu tablo elbette yalnızca muhalefetin sorunu değil. İktidarın da demokrasiyi sandık sonucuna indirgeme lüksü yok. Seçim kazanmak eleştiriyi susturma hakkı vermez. Hele savaş, kayıp ve yerinden edilme yaşamış bir toplumda barış, yalnızca teknik diplomasiyle yürümez. Toplumsal rızaya, şeffaflığa ve onarıcı bir dile de ihtiyaç duyar. Bu yüzden barış ile güvenlik arasında seçim yapmak yerine barışı güvenliksiz, güvenliği demokrasisiz, demokrasiyi de toplumsal hafızasız düşünmemek gerekir.
Döngü nasıl kırılır?
Sonuç olarak bir demokrasi rahat nefes alabilmek için en az iki demokratik aktöre ihtiyaç duyar. Bu açıdan bakınca Ermenistan demokrasisi için bugün belki de en büyük tehdit, fazla güçlü bir iktidar değil; fazla zayıf bir demokratik muhalefet olabilir. İşte bu sebeple “korkunun değil güvenin ürettiği bir uzlaşı” sorusu havada asılı bir temenni değil çünkü güven, ancak inandırıcı bir alternatif hayal edilebildiğinde mümkün olur. Yenilginin ölümcül olmadığını gösteren şey, kazanma şansı bulunan dürüst bir muhalefetin varlığıdır. O yoksa her seçim bir beka sınavına, her tercih bir hayatta kalma hesabına dönüşür.
Peki bu kısır döngü nasıl kırılır? Önce onu doğuran şeyi daha yakından tanımak gerekiyor. Bu 'karşıtlık siyaseti' tam olarak nedir, muhalefeti salt 'karşıtlığa' saplayan şey neden bu kadar çekicidir ve bir toplumu neden kendi geçmişine hapseder? Gelecek hafta bu sorularla devam edeceğiz.
(DEVAM EDECEK)



