Bazen bir koleksiyonun temasını belirlemek, onu üretmekten daha zor olur. Benim için asıl zorluk, tez konusunu seçmekti. Bu projede yalnızca tasarım yapmak değil, kendi hikâyemi anlatmak istedim. Kendime sorduğum soru şuydu: İnsan kendini tasarım yoluyla nasıl anlatır? Ve daha da önemlisi, kendinden daha büyük bir hikâyeyi nasıl taşır?
Tasarıma kendi içime dönerek başladım; daha doğrusu, içinde büyüdüğüm kolektif hafızaya dönerek. Kendimi hep nar metaforuna yakın hissetmişimdir; aynı meyvenin içinde birbirine bağlı duran ama saçıldıkları yerde ayrı ayrı iz bırakan nar taneleri gibi. Diaspora fikrini ilk kez bu kadar canlı düşündüm. Nar, burada yalnız bir sembol değil, aidiyetin biçimi oldu benim için: Bir kabuğun içinde birlikte var olabilmek ve aynı zamanda tek başına iz bırakabilmek… Birlikte olma hali ile tek başına durabilme gücü arasındaki denge koleksiyonun çıkış noktası oldu. Scattered ismi de tam buradan çıktı. Diaspora kelimesinin kökü olan diaspeirein, yani saçılmak, bu fikrin tam karşılığıydı. Ama benim için bu saçılma bir kopuş değil; hâlâ bağlı kalmanın, başka bir şekilde var olmanın haliydi.
Yayam Filor’un dikiş makinası
Bu düşünceyi besleyen en güçlü kaynaklardan biri, Getronagan Lisesi’nde Ermenice dersinde tanıştığım Sergei Parajanov ve onun “The Color of Pomegranates” filmi oldu. Film beni yalnız görsel dünyasıyla değil, Ermeni kültürünü anlatma biçimiyle de etkiledi; yalnız bir hikâye anlatmıyor, bir his kuruyordu. Filmdeki semboller, ritüeller ve el işçiliği bana kendi çevremde gördüğüm çeyizleri, dantelleri ve kuşaklar boyunca aktarılan emeği hatırlattı. Parajanov’un en çok sembolik düşünme ve anlatma biçimine hayran kaldım. Ailemde sanatla iç içe büyüdüğüm için bu süreci yalnızca kavramsal değil, içten içe yaşayarak deneyimledim. En büyük ilham kaynaklarımdan biri yayam Filor oldu. Çocukluğum onun dikiş makinesinin sesiyle geçti; merakımdan makineyi denemeyeyim diye bana el dikişini öğretti. Zamanla tasarımlarım üzerine birlikte düşünmeye başladık. Küçükken çoğu zaman onun diktiği, benim tasarladığım kıyafetleri giyerdim. Onun benim fikirlerimi ciddiye alması ve birlikte üretmemiz, modayı benim için hep canlı, kişisel ve kuşaklar arası bir şeye dönüştürdü.
Bu koleksiyonda onun da ellerinin izi olsun istedim ve bana ördüğü, aile çeyizinden gelen dantelleri kullandım. Her biri farklı bir hikâye taşıyan bu parçalar, tıpkı nar taneleri gibi tekil ama birlikte kolektif bir hafıza kuruyor. Bu dantellerle çalışırken yalnız bir malzeme kullanmıyordum; kendimden önceki kadınların emeğini, izini ve bana aktardıklarını görünür kılıyordum. Bu yüzden bu parçaları kullanmak benim için yalnız estetik değil, sürdürülebilirliği ve hafızayı ileri taşımanın da bir yolu oldu.
Miras ve “look”lar
İlk look’ta (bir bütün olarak stil ve kıyafetin ifadesi) narın bütününü düşündüm. Kabuk gibi saran kırmızı yün bomber o koruyucu yapıyı taşıyor; hacmiyle bedeni sararken güçlü bir form kuruyor. İçindeki fildişi dantel bluz, asimetrik düşüşüyle daha yumuşak bir katman oluşturuyor; hem yayamın gelinliğine hem narın iç zarına gönderme yapıyor. Üzerindeki boncuklar yüzeyde ışıkla birlikte hareket ederek saçılmış nar taneleri gibi dolaşıyor. Alttaki antrasit pileli pantolon ise geleneksel köy giyimine ve dedeme küçük bir selam. Geniş formu ve ayarlanabilir yapısıyla hem işlevselliği hem de dayanıklılığı taşıyor. Bu görünüm benim için narın kendisi; kapsayan, tutan, koruyan tarafı…
İkinci look ise tek bir nar tanesine yaklaşıyor. Farklı dönemlerden gelen dantellerle kurulu asimetrik elbise, ailemdeki kadınların dokunsal bir arşivi gibi ilerliyor. Altındaki saten astar hem dantelin dokusunu öne çıkarıyor hem de akış katıyor. Üzerine elde işlenmiş ve yüzeye scattered şekilde yerleştirilmiş boncuklar nar tanelerini temsil ediyor: Her biri ayrı ama birlikte bir bütün oluşturuyor. Kapüşonlu boncuklu pelerin ise giyeni de sanki bir nar tanesine dönüştürüyor; hem koruyan hem çerçeveleyen bir katman gibi duruyor. Burada kolektifin içindeki bireye bakıyorum; bütünün içinden çıkan ama bağını koparmayan tekilliğe.
Koleksiyonun özü de tam burada, miras ile benim yeniden kurduğum anlamın kesiştiği yerde şekilleniyor; kabuk ile tohum, bütünlük ile bireysellik arasındaki o alanda. Scattered benim için yalnızca diaspora üzerine bir anlatı değil, bana aktarılanı kendi dilimde yeniden kurma ve ileri taşıma biçimi. Geçmişi sadece korumak değil, onunla konuşmaya devam etmek gibi.



