25 Nisan 1915, İstanbul. Yervant Odyan, sabah Osmanbey’de Bayan Teotig’i ziyaret ediyor. Bir gece önce Ermeni aydınlar tutuklanmaya başlanmış. Teotig’in üst kat komşusu Parseğ Şahbaz da götürülmüş. Odyan, tutuklamaların Taşnaklara yönelik olduğunu düşünüyor. Endişeli ama henüz olan bitenin büyüklüğünün farkında değil. Gün içinde daha fazlasını öğrenecek.
Sonra Taksim’e, her sabah uğradığı, mezarlığın köşesindeki kahvehaneye gidiyor. Kahvesi henüz getirilmişken bir tanıdığı yanına yaklaşıyor. Tutuklananların isimlerini saymaya başlıyor: Sarkis Minasyan, şair Taniel Varujan ve kahvehanenin sahibi… Kahvehanenin sahibi de tutuklanmış. Odyan’ın anlatısında adamın adı geçmiyor. Tanıdığı, orada oturmasının güvenli olmayabileceğini söyleyince Odyan endişeyle kahvehaneden ayrılıyor.
Yervant Odyan bunları Lanetli Yıllar adlı hatıratında anlatıyor. Odyan kahvesini içmiş mi bilmiyorum ama ben o kahvehaneden bir türlü çıkamadım. O ise yoluna devam ediyor. Taksim Meydanı’nda Bedros Adruni’nin babasıyla karşılaşıyor. Püzant Keçyan’ın, Doktor Torkomyan’ın ve Doktor Dağavaryan’ın da tutuklandığını öğreniyor. Tutuklamaların yalnızca Taşnaklara yönelik olmadığını anlayacak. Ama tutuklananların başına neler geleceğini henüz bilmiyor. Biz biliyoruz.
O günlerde tutuklananlar için girişimlerde bulunan Krikor Zohrab da bilmiyor. Osmanlı Meclisi’nde mebus, tanınmış bir avukat, yazar. Sadrazam Said Halim Paşa’ya, Talât Paşa’ya ulaşabiliyor. 2 Haziran gecesi Talât Paşa ve Halil Bey’le Cercle d’Orient Kulübü’nde yemek yiyip kâğıt oynuyor. Gece yarısı ayrılmak üzere ayağa kalktığında Talât Paşa da kalkıp onu yanağından öpüyor. Oysa tutuklanmasına ilişkin karar çoktan alınmış. Zohrab o gece tutuklanıyor. Bir daha dönmüyor.
İnsan kendi tarihini nasıl anlatır?
Fatma Müge Göçek, Denial of Violence kitabında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Ermenilere yönelik şiddetin ve inkârın tarihini, yüzlerce hatırat üzerinden inceliyor. Bu hatıratlar çok kıymetli. Çünkü insanlar yalnızca başlarına gelenleri değil, yaptıklarını da anlatıyorlar. Neyi neden yaptıklarını, başka türlü davranıp davranamayacaklarını, sorumluluğun kimde olduğunu… Kimi kendisini savunmuş, kimi sorumluluğu başkasına bırakmış, kimi de yaptıklarını dönemin şartlarıyla açıklamış.
İnsanın kendisine anlattığı hikâyeyle başkalarına anlattığı her zaman aynı değil. Zamanla o gerekçelere kendisi de inanıyor, sonra çocuklarına anlatıyor. Bir süre sonra yaşananlardan çok, yaşananları açıklamak için kurulmuş cümleler hatırlanıyor. Şiddetin kendisi kadar, onu haklı göstermek için anlatılanların da bir tarihi var.
1915’in üzerinden yüz yılı aşkın zaman geçti. O gün yaşayanların neredeyse tamamı artık hayatta değil. Ama Ermenilerin “ihanet ettiği, güvenilmez olduğu, düşmanla işbirliği yaptığına” ilişkin sözleri bugün de duyuyoruz. Üstelik bazen hayatında tek bir Ermeniyle karşılaşmamış insanlardan; Ermenilerin artık yaşamadığı şehirlerde, mahallelerde bile. İnsanlar çoktan gitti ama onlara karşı üretilen nefret yerli yerinde. Çünkü bu topraklarda nefret, insandan daha uzun yaşıyor.
Bir gecede değil
Bir insanın yaptıklarını kendisine nasıl anlattığı kadar, başkalarının o anlatıya neden inandığı da önemli. Hele o anlatı, bir zamanlar yan yana yaşamış insanların birbirine düşman kesilmesini açıklıyorsa.
Her felaketin bir başlangıç anı var, değil mi? Ama o ana gelene kadar neler yaşanıyor? İnsan bir gece önce sohbet ettiği komşusuna, her sabah kahvesini içtiği kahvehanenin sahibine, alışveriş yaptığı esnafa bir gecede mi düşman kesiliyor? O güne kadar aynı sokakları paylaşmış insanlar nasıl oluyor da birbirlerini tehdit olarak görmeye başlıyor?
Bunun arkasında uzun zamandır işleyen bir düşmanlaştırma düzeni var. Önce insanların birbirine bakışı değişiyor. Birilerinin varlığı tehlike sayılıyor, davranışları şüphe uyandırıyor, hakları tartışma konusu oluyor. Sonunda onlara yapılanlar, toplumun kendisini koruması için alınmış önlemler olarak anlatılıyor. Devletin bekası, milletin selameti… Yapılanlara gerekçe bulmakta pek zorlanmıyoruz. Üstelik bu gerekçeler yalnızca şiddetten önce değil, sonrasında da işe yarıyor. Yapılanları inkâr etmek, sorumluluğu başkalarına yüklemek, olup biteni başka türlü anlatmak için.
Bu düzenin yerleşmesinde maddi çıkarın da payı büyük. El değiştiren mülkler, boşaltılan evler, geride bırakılan dükkânlar, tarlalar… Ermenilerin mülkleri devlet eliyle tasfiye edildi, başkalarına aktarıldı. Yeni sahipleri vardı artık o evlerin, dükkânların. Nasıl el değiştirdiklerini konuşmamak, eski sahiplerinin neden ortadan kaybolduğuna ilişkin anlatılanları kabullenmeyi de kolaylaştırdı.
Ama nefretin yaşamaya devam etmesi için o mülklerden pay almış olmak gerekmiyordu. O evlerde hiç yaşamamış, o günlerin kararlarında hiçbir payı bulunmamış kuşaklar da aynı sözleri devraldı. Başkalarının işlediği suçların gerekçeleri, yıllar sonra doğan insanların dünyayı anlamak için kullandığı açıklamalara dönüştü.
İsimler değişiyor, cümleler değişmiyor
İnkârın en ağır sonuçlarından biri de bu. Geçmişte yaşananları başka türlü anlattıkça, onları mümkün kılan zihniyetle de hesaplaşmamış oluyoruz. Üstelik o zihniyetin hep aynı hedefe yönelmesi gerekmiyor.
Nefret, bu topraklarda ihtiyaç duyulduğunda yeniden kullanılan bir araç. Zaman değişiyor, tehdit olarak gösterilen insanlar değişiyor, ama onları düşman ilan etmenin dili pek değişmiyor. Dün Ermenilere, Rumlara, Yahudilere yöneltilen suçlamalar bugün Kürtlere, göçmenlere, LGBTİ+’lara ya da başka insanlara yöneltilebiliyor. Hepsinin yaşadığı tarih aynı değil, karşı karşıya kaldıkları şiddet de bir tutulamaz. Ama cümleler tanıdık: “Bize ihanet ediyorlar”, “Memleketi ele geçirecekler”, “Bizim değerlerimizi bozuyorlar”, “Asıl mağdur olan biziz”…
Bu nefretin yarın kime yöneleceğini önceden bilmek mümkün değil. Bugün kendisini çoğunluğun bir parçası sayan, başkalarına yöneltilen suçlamaları benimseyen biri, yarın aynı nefretin hedefi olabilir. Çünkü bir kez yerleşen bu düşmanlaştırma düzeni, kimin bu topluma ait sayılacağını, kimin dışarıda bırakılacağını belirlemenin de bir aracına dönüşmüş durumda.
Geride kalanlar
1915’le yüzleşmekten söz ederken öldürülenleri, sürülenleri, evlerinden edilenleri düşünüyoruz öncelikle. Onların başına gelenlerin tanınması, sorumluluğun kabul edilmesi, adaletin sağlanması gerekiyor. Ama geride kalanlara da bakmak lazım. O insanların yokluğunda yaşamaya devam eden, çocuklarına olup biteni başka türlü anlatan topluma.
1915 yalnızca Ermenilerin hayatını değiştirmedi. Onların yokluğunda kurulan hayatı, şehirlerin ve mahallelerin hafızasını da değiştirdi. Yaşananlar inkâr edildikçe, onları haklı göstermek için üretilen gerekçeler de sonraki kuşaklara aktarıldı. Bugün kimse yüz yıl önce işlenmiş suçların faili değil. Ama o suçları haklı gösteren sözler hâlâ aramızda. Üstelik artık yalnızca geçmişten söz etmek için kullanılmıyorlar.
Yerevan’da Türkiye’den geldiğimi öğrenenler sık sık soruyor: “Size orada nasıl davranıyorlardı?” Özellikle taksiciler. Yedi yıldır neredeyse aynı cevabı veriyorum. Gündelik hayatta bir sorun yaşamadığımı, insanların bana kötü davranmadığını anlatıyorum. Artık düşünmeden verdiğim bir cevap bu.
Sonra Odyan’ın o sabah gittiği kahvehaneyi düşünüyorum. Sahibinin adını bilmiyoruz. Nasıl bir insan olduğunu, ne düşündüğünü de. Ama onu götürenler için bunların ne önemi vardı ki? O sabah tutuklananlardan biriydi. Gündelik hayat devam ederken…
Bir insanın yokluğuna alışmak ne kadar sürer bilmiyorum. Ama o yokluğu haklı gösteren sözlerin yüz yılı aşkın zaman sonra bile aramızda dolaştığına şahidim. Kökleri geçmişte, dalları bugünün içinde. Ve o dalların yarın kimin hayatına uzanacağı belli değil.




