Oxford Üniversitesi'nde yürüttüğüm “Parçalanmış Kentlerde Kadınları Güçlendirmek” isimli akademik saha çalışması için konuştuğum Diyarbakırlı dört çocuk annesi Gulan, 6 Şubat 2023 depremlerinden sonra istemeden taşındığı TOKİ dairesini şöyle anlatıyor: “Kimse buraya gelmek istemiyor. Devlet insanların evlerini zorla yıktı. Deprem olmasa biz de gelmezdik.” Bu evlerin bir kısmı, çatışmalar sırasında insanların öldüğü, bedenlerine ulaşılamadığı alanların üzerine inşa edildi.
Cizre’de yaşayan Zahide’nin hafızasında bu durum hâlâ çok canlı: “Temellerin altında cesetler vardı, koku dayanılmazdı.” Şırnaklı Heyfa ise kentin gündelik coğrafyasını tarif ederken “Arabaların geçtiği yolun altında yüzlerce cenaze var” diyor. Bu anlatılar, mekânın yalnızca fiziksel değil, ahlaki ve duygusal olarak da yaşanamaz hale geldiğini gösteriyor.
Bu durum akademik literatürde “deathscape / ölüm mekânı” olarak tanımlanıyor: Ölümün bastırılmadığı, aksine gündelik hayatın içine sızdığı, politik ve ahlaki bir gerilim alanı (Maddrell & Sidaway 2010). Çatışma sonrası bu alanlarda hızlı inşa, ölülerin ölümden sonraki onurunu (posthumuous indignity) yok sayarak, yaşayanları da sembolik bir eşiğe hapsediyor. Cizre’nin Cudi Mahallesi’nden Asime, oturduğu binayı göstererek “Bu apartmanın altı insanların yakıldığı bodrumdu” diyor ve başka seçeneği olmadığı için burada yaşamayı kabul ettiğini ekliyor. Bu zorunlu kabulleniş, Hamber ve Wilson’ın (2002) işaret ettiği gibi, hayatta kalanlarla ölülerin aynı anda toplumun içinde ama toplumdan dışlanmış bir konumda tutulması anlamına geliyor. Yeni bloklar yükseliyor ama adalet sağlanmadıkça bu evler bir “yuva”ya dönüşemiyor. Bu yüzden pek çok kişi için TOKİ, güvenli bir gelecekten çok, hafızayla, yasla ve bastırılmış şiddetle yaşamanın adı oluyor.
2015-16 Çatışmaları: Beton Sessizlik ve Kayıp-1: Kadınların hayatında devam eden yıkım
2015-16 Çatışmaları: Beton, Sessizlik ve Kayıp-2: “Bir mahalleyi tek binaya sıkıştırdılar”
Kurşun delikleriyle dolu evler, yıkıntılar ve terk edilmiş mahalleler, kadınlar için yalnızca fiziksel mekânlar değil kayıp, yas ve süreklilik taşıyan bir şiddetin hatırlatıcıları. Birçok kadın, yeni bir konuta erişemediği için bu izlerle yaşamaya mecbur kalıyor. Bu durum, evin “güvenli alan” olmaktan çıkıp duygusal olarak yıpratıcı bir mekâna dönüşmesine neden oluyor. Cizre’den 30 yaşındaki Zahide’nin sözleri bu hissi özetliyor: “Her gün ağlıyordum. Enkazın içine girip eski evimizi hayal ediyordum, annemin oturduğu yer burasıydı diyordum."
Yıkımın etkileri yalnızca görsel hafızayla sınırlı değil bedenlere, duyulara ve doğaya da sirayet etmiş durumda. Şırnak’tan Aysin, telefonunda bulduğu bir fotoğrafı göstererek evlerini anlatıyor: “Bu bizim evimiz. Eşyalar hâlâ içeride. Annemin yatak odası burası. Kurşun izleri hâlâ duruyor.” Sur’dan genç bir kadın ise annesinin yıkıntılardan kopamadığını söylüyor: “Annem hâlâ Sur’da, enkazların arasında. Her gün gidip bakmadan duramıyor.” Altyapının çökmesiyle birlikte koku, hava ve çevre koşulları da kadınların gündelik yaşamını zorlaştırmış durumda.
Sur’dan TOKİ’ye mekânın tekdüzeliği ve işlevsizliği
TOKİ konutları, yerinden edilen kadınlar için yalnızca yeni bir barınma alanı değil; aynı zamanda kültürel ve toplumsal yaşamın zorla dönüştürüldüğü bir mekân olarak deneyimleniyor. Standartlaştırılmış planlar, Kürt aile yapısına, komşuluk ilişkilerine ve gündelik pratiklere uyum sağlamıyor. Şırnaklı Sibel bu hissi tek cümleyle özetliyor: “Sanki bizi cezalandırmışlar gibi.” Kadınlar bu evleri sık sık “kafes”, “kutu” ya da “hapishane”ye benzetiyor; bu da zorunlu yerleştirmenin psikolojik yükünü görünür kılıyor.
Fiziksel sorunlar gündelik hayatı doğrudan felç ediyor. Kapıların birbirine neredeyse bitişik olması, dar koridorlar, çalışmayan asansörler ve yetersiz su altyapısı, kalabalık aileler için yaşamı daha da zorlaştırıyor. 64 yaşındaki Heyfa (Şırnak), “Kapılar o kadar yakın ki burada öksürsen yan daireden duyuluyor” derken, Nusaybin’de bir apartman yöneticisi olan Ahmet, bozulan asansör yüzünden kardeşi ve yeğenini kaybettiklerini anlatıyor. Bu tanıklıklar, konutun “güvenli alan” olmaktan çıkıp hayati riskler üreten bir yapıya dönüştüğünü gösteriyor.
Mekânsal tekdüzelik ise hafızayı ve aidiyet duygusunu aşındırıyor. Aynı renkler, aynı planlar, aynı odalar… 21 yaşındaki Ayşin (Şırnak), “Eve geliyorum, her şey TOKİ. Mutfak, dolaplar, kapılar… Hepsi aynı” derken, bir başka kadın, eşinin misafirleri yanlış daireye götürdüğünü anlatıyor. Bu benzerlik, katılımcılara göre yalnızca mimari bir tercih değil; “benzersizliği silme” stratejisi. Ev içi düzenin dahi standartlaşması, kadınların evi “kendi emeğiyle kurma” pratiğini ortadan kaldırıyor.
Sur örneğinde bu dönüşüm, açık biçimde siyasal bir boyut kazanıyor. Yeniden inşa Ankara’da çizilen planlarla, turizm ve güvenlik odaklı yürütülüyor; yıkılan binlerce konutun yerine çok daha az sayıda ev yapılıyor. Böylece alan hem seyreltiliyor hem de denetime açık hale getiriliyor. Taş’ın (2023) belirttiği gibi, bu tür kentsel yeniden yapılandırmalar karşı-ayaklanma (counterinsurgency) stratejisinin parçası olarak işliyor; sokakların genişletilmesi ve “görünürlük” duygusu, sürekli izlenme hissi yaratıyor. Diyarbakırlı Medine’nin sözleri bu dönüşümün duygusal bilançosunu ortaya koyuyor: “Bu evler rahat olabilir ama Sur’da nefes alıyordum. Hayatımı geri verseler bir dakika düşünmem.”
Sur’da inşa edilen müstakil evler, ilk bakışta “tarihi dokuya uyumlu” gibi sunulsa da, gerek şekilsizlikleri gerekse işlevsizlikleri nedeniyle ciddi sorunlar barındırıyor. Evlerin planları mekânsal bir mantığa dayanmıyor; odalar orantısız, köşeli ve kullanımı zor biçimde tasarlanmış. Kadınlar özellikle üçgen ya da yamuk odalardan, gereksiz uzun koridorlardan ve günlük yaşamı zorlaştıran iç yerleşimden şikâyet ediyor. Sur’dan katılımcının ifadesiyle, “Evin içinde nereye ne koyacağını bilemiyorsun, sanki çizim masa başında aceleyle yapılmış.”
Bu plansızlık, yalnızca estetik bir sorun değil; doğrudan gündelik hayatı aksatan bir mesele. Avlu, dam ve dış mekânla iç içe yaşama kültürü tamamen gözardı edilmiş durumda. Tek katlı olmasına rağmen ısınması zor, havalandırması yetersiz ve enerji verimsiz bu evler, ne geleneksel Sur evlerinin yaşam pratiklerine ne de çağdaş konut ihtiyaçlarına cevap veriyor. Koruma Kurulu’na sunulmadan inşa edilen, sonradan “uydurulmaya” çalışılan bu yapılar, katılımcıların sıkça dile getirdiği gibi “yaşamak için değil, göstermelik olarak yapılmış evler” hissi yaratıyor. Bu durum, yeniden inşanın barınmayı değil, mekânı kontrol etmeyi ve dönüştürmeyi önceleyen bir anlayışla yürütüldüğünü bir kez daha ortaya koyuyor.
Karakola dönen okullar, sessizleşen mahalleler
2015-16’da Kürt kentlerinde yaşanan, "hendek çatışmaları" olarak bilinen çatışmalar, kadınlar için gelip geçen bir olağanüstü hâl değil, gündelik hayatın içine yerleşmiş, süreklilik kazanan bir baskı biçimi olarak kendini gösteriyor. Güvenlik adına kurulan polis ve asker varlığı, kadınların evden çıkma biçimlerini, çocuklarını sokağa salıp salmamalarını ve komşularıyla kurdukları ilişkileri doğrudan etkiliyor. Ev, sokak ve mahalle arasındaki sınırlar siliniyor; yaşam sürekli bir tedirginlik hâliyle sürüyor. Yüksekova’dan 30 yaşındaki Kamile, “Çocuklarımla çok dışarı çıkmıyorum, kime güveneceğimizi bilmiyoruz” diyerek bu kuşatılmışlığı anlatıyor. Cizre’den 37 yaşındaki Aynur ise okulların karakola çevrilmesini şöyle aktarıyor: “Çocuklar neredeyse iki yıl okula gidemedi, sabah akşam tanklar geçiyordu.”.
İkinci olarak, bu baskı hâli mekân üzerinden kalıcılaştırılıyor. Bazı mahalleler “tehlikeli” olarak damgalanıyor; bu etiket yoğun polis varlığını, yoksullaşmayı ve dışlanmayı sıradanlaştırıyor. Yeni yerleşim alanlarında kalekol ve polisle komşu olmak, gündelik hayatı sürekli bir gözetim ve tedirginlik hâline de dönüştürüyor. Güvenlik gerekçesiyle konumlandırılan bu yapılar, bölgede yaşayanlar için bir “koruma” hissi yaratmaktan çok, militarizmin her an hatırlatıldığı bir çevre üretiyor. TOKİ bloklarının çevresine yerleştirilen kalekollar, polis karakolları ve askerî lojmanlar, kamusal alanı daraltırken mahalle hissini de zedeliyor. Yüksekova’da eski bir belediye eşbaşkanı olan İrfan Sarı, bu durumu açıkça şöyle ifade ediyor: “TOKİ’leri ve etrafındaki kalekolları, her yere müdahale edebilecekleri şekilde kurdular. Eski mahallelerde bu kadar kolay kontrol mümkün değildi.” Aynı duyguyu gündelik yaşamında hisseden Cizreli bir kadın ise, “Polis komşu olunca kimse kimseye rahatça gidip gelmiyor. Kapını çalarken bile iki kere düşünüyorsun” sözleriyle anlatıyor. Bu tür yerleşimler, Kürtler için güvenliği değil; yabancılık, korku ve suskunluğu çoğaltan bir atmosfer yaratıyor.
Sur yeniden açıldı ama Surlular için değil
Sur’u diğer kentlerden ayıran en çarpıcı durum, 2015 "hendek savaşları"nın ardından evlerinden çıkarılan yöre halkının yerleşim alanlarına büyük ölçekli restoranlar, kafeler ve zincir dükkânların inşa edilmiş olması. Bu durumla ilgili karşılaştığım eleştiriler, yalnızca estetik ya da ekonomik kaygılara dayanmıyor; aksine hafıza, adalet ve aidiyet duygusuna temas eden daha derin bir rahatsızlığı yansıtıyor.
Benim gördüğüm ve dinlediğim kadarıyla, bu işletmeler Sur’un yıkım geçmişini görünmez kılıyor. Savaş sonrasında ortaya çıkan “yeni Sur”, taş cepheli, nostaljik mimariyle tasarlanmış restoranlar ve turistik dükkânlarla bir vitrine dönüştürülmüş durumda. Ancak bu vitrin, yıkılan evlerin, zorla terk edilen sokakların ve kaybedilen hayatların tam üzerine kurulmuş. Birçok kişi bunu açıkça “yıkımın üstünün örtülmesi” olarak ifade ediyor. Bu mekânlar, yaşananları hatırlatmak yerine, sanki hiçbir şey olmamış gibi bir normalleşme duygusu yaratıyor. Fakat bu normalleşme hafızasız ve yaralayıcı.
Dikkat çeken bir diğer nokta, açılan işletmelerin büyük bölümünün eski Sur sakinlerine ait olmaması. Restoran ve dükkânların çoğu, dışarıdan gelen yatırımcılara ve turizm odaklı sermaye gruplarına ait. Eski mahalle sakinleri ya hâlâ geri dönemiyor ya da döndüklerinde bu mekânlarda müşteri olabilecek ekonomik imkâna sahip değiller. Bu nedenle Sur’da “canlanma” olarak sunulan süreç, daha çok yerinden edilmenin kalıcılaştığı bir tabloyu gösteriyor. Sahada sıkça duyduğum cümle şu oldu: "Sur yeniden açıldı ama Surlular için değil."
Restoranlarda sunulan “yerel mutfak” ve “otantik Sur deneyimi” söylemleri de çoğu zaman gerçeklikten kopuk. Yaşayan bir kültürü yansıtmak yerine, acıların ve gündelik hayatın dekoratif bir unsura dönüştürüldüğü hissi ağır basıyor. Kültür, burada yaşanan bir şey olmaktan çıkıp tüketilebilir bir folklora indirgenmiş gibi.
Geçen ay Sur'a yaptığım son ziyarette ise dikkatimi çeken bir başka gerçek vardı: Birçok dükkânın kapandığını, restoranların boşaltıldığını ve vitrinlerde “kiralık” ilanlarının asılı olduğunu gördüm. Konuştuğum kişiler, büyük beklentilerle açılan bu işletmelerin ne geri dönen mahalle nüfusuna ne de süreklilik kazanan bir turist akışına dayanabildiğini söylüyordu. Sürekli polis varlığı, kameralar ve kontrol noktaları, Sur’u gezilecek bir yerden çok temkinle dolaşılan bir alana dönüştürmüş durumda. Akşam saatlerinde hayat neredeyse tamamen çekiliyor.
Bütün bunlar bana şunu düşündürüyor: Sur’da yaşanan şey ne eski hayatın geri dönüşü ne de yeni bir ekonomik düzenin tutunabilmesi. Ortaya çıkan, arada kalmış, işlemez ve kırılgan bir şehir hâli.




