2026 Uluslararası Hrant Dink Ödülü sahibi Raji Sourani
"Onlar soykırımcı, onlar suçlu ve hesap vermeliler"

Bu yıl 18. kez verilen Uluslararası Hrant Dink Ödülü'nün sahibi, Gazze’de insan hakları ihlallerini belgelemenin fiilen imkânsızlaştığı koşullarda dahi çalışmalarını sürdüren; tehditlere, tecritlere boyun eğmeden iktidara karşı doğruları savunan, Filistinli hukukçu ve insan hakları savunucusu Raji Sourani oldu.
Sourani ile ödül gecesinden birkaç saat önce buluşmaya giderken yaptığı işlere ve mücadelesine büyük saygı duyuyordum. Tanışıp sohbet ettikten sonra bu saygıya hayranlık da eklendi. 73 yaşındaki Sourani'nin Filistin ve insan hakları mücadelesini sürdüren tükenmez bir inadı var. Kendini insan hakları savunucusunun yanı sıra “yaptığı şeye sonuna kadar inanan romantik devrimci” olarak tanımlıyor. Gazze söz konusu olduğunda ise dünyanın gözleri önünde yaşanan soykırımı, uluslararası hukukun hiçe sayılmasını ve sergilenen ikiyüzlü tutumu anlatırken öfkesi artıyor.

Sourani, İsrail'in 1967'den bu yana süregelen işgali altındaki Gazze Şeridi'nde, askeri mahkemelerde yargılanan ve aralarında 12 yaşındaki çocukların da bulunduğu Filistinli sivillerin avukatlığını yaptı. Hukuk kariyerinin başından itibaren sürdürdüğü hak savunuculuğu nedeniyle tutuklandı, üç yıl hapis yattı, işkence gördü. 1985-1988 arasında beş kez daha tutuklandı. Uluslararası Af Örgütü, bu tutukluluklar nedeniyle kendisini 1985 ve 1988'de iki kez Vicdan Mahkûmu ilan etti.
"Asla pes etmeyeceğiz"
2015'ten bu yana insan hakları ihlaline uğrayan Filistinlileri temsil eden hukuk ekibine liderlik ediyor Sourani. Ve bitmek tükenmek bilmeyen bu mücadelesi, onu da hedef haline getirdi. Ekim 2023'te Democracy Now'a verdiği iki günlük özel röportajın ardından evi bombalandı. Ailesiyle birlikte saldırıdan sağ kurtulan Sourani, tehditlere boyun eğmedi. Güney Afrika'nın İsrail'i Gazze'de soykırımla suçladığı davayı 11 Ocak 2024'te Uluslararası Adalet Divanı'na taşıyan hukuk ekibine katıldı.
Ofisinin ve evinin yıkılmasına, defalarca yerinden edilmesine, meslektaşlarını ve dostlarını kaybetmesine rağmen hukuki mücadelesinden vazgeçmedi. Kendini Filistin halkına ve insan haklarına adayan Raji Sourani, şimdi daha önce gelip hiç gezme fırsatı bulamadığı İstanbul'a, bu kez ödülünü almak için geldi. Ancak İstanbul’da da kendine vakit ayırmaya pek niyeti yok. Şehri gezmek yerine, “Duramam, yapmam gereken işler var” diyor. Ama her fırsatta Gazze ve hak mücadelesi hakkında konuşmaktan geri durmuyor. Bulduğu her fırsatta bu haksızlığı anlatıyor. Ödül töreninin ardından ofiste karşılaştığımızda yaptığımız kısa sohbetten bir cümleyle sözü Sourani’ye bırakayım:
“Asla pes etmeyeceğiz.”
Sizi tebrik ederek başlayayım. Ödülü aldığınızı öğrendiğinizde ne hissettiniz?
Çok sevindirici bir haberdi. Ödüle aday gösterilmek ve bu ödülü almak bizim için büyük bir anlam taşıyor. Bunu gerçekten çok değerli buluyoruz. Bize doğru şeyi yaptığımızı, doğru yolda olduğumuzu ve tarihin doğru tarafında durduğumuzu göstermesi de ayrıca güven verici.
Hrant Dink’i tanıyor muydunuz, Hrant Dink Vakfı’nın çalışmalarından haberdar mıydınız?
Ne yazık ki Hrant Dink ve mirası hakkında biraz bilgim vardı ama çok fazla değil. Elbette bunları daha yakından tanımamız ve anlamamız gerekiyor. Bence bu ödül, vakfın ne kadar güvenilir ve bağımsız olduğunu, dünyanın farklı yerlerinde yaşananların ne kadar farkında olduğunu gösteriyor.
Elbette mesele ben değilim. Mesele Gazze ve Filistin’deki mağdurlar; Gazze ve Filistin’de devam eden soykırım, etnik temizlik, apartheid ve tüm bu zulümler. Bence böylesine önemli bir kuruluşun aldığı bu tutum çok değerli ve ilkeli. Bu, insan onuruna ve adalete inanan Hrant Dink’in mirasının ve mücadelesinin devamı. Aynı zamanda Filistin’deki soykırıma ve herkesin karşı çıkması gereken “orman kanununa” karşı bir duruş.
Ödül ayrıca güçlü bir mesaj veriyor: Bunun artık devam etmemesi gerekiyor. Evet, soykırım devam ediyor ve bu insanların onur ve adalet hakkı var. Ödülün tam da böyle bir dönemde verilmesi bu nedenle önemli. Herkesin artık yaşananlardan bıktığı ve yorulduğu bir dönemde bu ödül, verilen mücadelenin yanında durulduğunu gösteriyor. Hrant Dink’in sahip olduğu ahlaki otoriteyle bu ödül, yaptığımız mücadeleye yönelik derin bir dayanışma ve kelimelerin ötesinde bir destek anlamına geliyor.
Şu an Kahire’de yaşadığınızı biliyorum. En son ne zaman Gazze’deydiniz?
30 Kasım 2023.
Şu an Gazze’de neler oluyor, oradaki durumu anlatır mısınız?
Ekim 7’nin, soykırımın neredeyse üç yıllık bilançosuyla örtüşeceği bir döneme giriyoruz. Ama bu soykırımdan önce şunu hatırlatmam gerekiyor: Gazze, 2006’dan bu yana abluka altında. Dolayısıyla sosyoekonomik hayatımızı boğan ve bizi adeta dilenci durumuna düşüren bir abluka vardı. Çok şeyi yıkan ve çok sayıda insanın hayatını alan beş savaş yaşandı. Tüm bunların ortasında ise siviller hedef alındı.
Şimdi bunun üzerine bir de bugüne kadar 76 binden fazla insanın ölümüne yol açan bu soykırımla karşı karşıyayız. Hâlâ insanlar öldürülüyor. On binlerce insanın akıbetini bilmiyoruz. Ya enkazların altında ya da İsrail hapishanelerinde zorla kaybedilmiş durumdalar. Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) bu insanları hâlâ göremedi ve çoğu ziyaret edilmedi.

“Gazze’nin yüzde 85’i silindi”
On binlerce insandan söz ediyoruz. Gazze’nin yüzde 85’inin silindiğini söylüyoruz. Yani yüzde 85’inde fiziksel olarak ev diye bir şey kalmadı. İnsanların yüzde 85’inin evi, barınacak bir yeri yok. Derme çatma çadırlarda yaşıyorlar.
Bir yerden başka bir yere taşınıp duruyorlar. Bazıları neredeyse 12, 14 kez yer değiştirdi. Elektrik santralinin bombalanıp yok edilmesinden söz ediyoruz. Su şebekesi yok edildi. Tuzdan arındırma tesisleri artık yok.
Hastaneler saldırıya uğradı ve yıkıldı. 39 hastaneden yalnızca çok küçük bir bölümü kısmen çalışabiliyor. Yüzlerce doktor bu hastanelerin içinde öldürüldü. Hastalardan, hemşirelerden söz ediyoruz. Bir de kıtlık var.
İnsanlar gerçekten açlıktan ölüyor. Bu, yaşananların en kronik ve en acı verici boyutlarından biri. Biz daha önce hiç kıtlık yaşamadık. Üstelik bu doğal bir afet değil. Bu, bilinçli bir tercih ve bunu yapmak istiyorlar. Yapıyorlar da.
“Tarih 7 Ekim’de başlamadı”
Bütün bunlarla yetinmiyorlar. Geriye kalan 2,3 milyon insanı Gazze’nin dışına çıkmaya zorlamak istiyorlar. Bu açık ve ortada. Gizli değil, saklı değil.
Tarihte hakkında en fazla hukuki belgenin bulunduğu çatışmadan söz ediyoruz. Hukuki dosyalar var, raporlar var. Tarih 7 Ekim’de başlamadı. 7 Ekim’den önce de sonra da gerekli mercilerin, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC) ve Uluslararası Adalet Divanı’nın (ICJ), neler olduğunun fazlasıyla farkında olmasını sağladık. Bunu yapacak kadar profesyonel ve güvenilir olduğumuzu düşünüyorum.
Trump’ın yaklaşık bir yıl önce, kendi ifadesiyle Gazze’yi yeniden inşa etmeye yönelik bir planı vardı. Ama içeri tek bir torba çimento bile girmedi. Temel ilaçlar hâlâ eksik. Gıdaya ulaşmak son derece zor. İnsanları hayatta kalmanın sınırına itiyorlar. Bu, soykırımın kurumsallaşması anlamına geliyor. Hastaneniz yok. Üniversiteniz yok. Okulunuz yok. Hiçbir şeyiniz yok. Sonunda insanın aklına gitmek geliyor. Gazze’deki durum korkunç. Şu anda ya da öngörülebilir gelecekte bu durumun değişeceğine dair herhangi bir siyasi irade görünmüyor. Bir hukukçu olarak sadece şunu hatırlatmak isterim: Sözleşmenin adı Soykırımın Önlenmesi Sözleşmesi. Onlar bunu önlemiyor. Üç yıldır yaşanan şey bu ve devam ediyor.
Bu hatırlatmanız üzerine ben de şunu sormak istiyorum. Tüm bu koşullarda adil bir barışa inanıyor musunuz? Filistin’de nasıl bir adalet görmeyi umuyorsunuz?
Biz iş odaklı ya da yolsuzluk yapan, davaları bir iş gibi gören avukatlar değiliz. Biz insan hakları savunucularıyız. Yaptığımız şeye derinden inanan romantik devrimcileriz. Bunun bedelini ödedik, ödüyoruz ve çok ağır bir bedel ödemeye de hazırız. Hrant Dink de böyle yaptı.
Hrant bunun bedelini ödeyeceğini biliyordu. Yaptığınız davaya inanmanız gerekiyor. Ve bunun bedelini ödemeye hazır olmalısınız. Vazgeçemezsiniz. Siz mağdurları, onların kanını, acısını ve çektiği sıkıntıları temsil ediyorsunuz. Kadınları, çocukları…
“Elimizden geleni yaptık. En iyimizi ortaya koyduk. Bütün yolları ve yöntemleri denedik. Dünya bizi dinlemek istemiyor. Vicdanım rahat” demek gibi kolay bir yol da var. Ama hayır. Bunu söyleyemeyiz. Görevimizi yerine getirene kadar devam etmek zorundayız. Onur ve adalet, bedeli çok ağır olan bir mücadele. Ama buna devam etmek zorundayız. Vazgeçmeye hakkımız yok. Haklı bir davayı savunduğumuza inanıyoruz. Tarihin doğru tarafındayız ve buna devam etmek zorundayız.
Bir sonraki sorum aslında bununla bağlantılı. Daha önce defalarca kez tehdit edildiniz, tutuklandınız, tehditler aldınız, eviniz bombalandı. Hiç korkmuyor musunuz? Tüm bunlara rağmen bunlara rağmen bu mücadeleyi sürdürme gücünü nereden buluyorsunuz?
Hapse atıldım, işkence gördüm, seyahat etmem engellendi, tehdit edildim. Gazze’de ekibimizden üç kişi öldürüldü. Asistanım ve bu zor koşullarda bu işi yapan iki genç, harika avukat hayatını kaybetti.
Biz halkın bir parçasıyız. Bu bizim görevimiz. Bunları düşünemeyiz. Yeryüzündeki hiçbir güç bizi caydıramaz. Tam tersine, bizim görevimiz bedeli ne kadar ağır olursa olsun güce karşı gerçeği söylemek. İşimizi bırakarak, görevimizden vazgeçerek suçluları ödüllendirmemeliyiz. Gözlerinin içine bakıp onlara gerçeği söylemeliyiz: Onlar soykırımcı, onlar suçlu ve hesap vermeliler. Bunun ne kadar süreceği önemli değil.
Bugün ABD ve Avrupa’da İsrail’e karşı bir şey söylediğinizde ya da Filistin halkının yanında duran birkaç kelam ettiğinizde bile “antisemitik” olmakla suçlanıyorsunuz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz yeterince güveniliriz. Yeterince profesyoneliz. Kendimize de yeterince güveniyoruz. Söylediklerimizden korkması gereken onlar. Çünkü gözlerimizin içine bakamıyorlar. Avrupalı liderlerle konuştuğumuzda masaya yumruğumuzu vuruyor ve onlara “Yazıklar olsun size” diyoruz.
Soykırımı meşrulaştırmak, İsrail’in gerçekleştirdiği bu soykırımın hukuki bir savunma olduğunu söylemek... Siz onları kışkırtıyorsunuz. Onları koruyorsunuz. Onlara hukuki ve siyasi kılıf sağlıyorsunuz. Ne kadar utanç verici!

Yargıçların, savcıların, avukatların, özel raportörlerin ABD tarafından cezalandırıldığını gördüğünüzde... Dünyadaki en önemli mahkeme cezalandırılıyor ve siz hiçbir şey yapmıyorsunuz. Tepki vermiyorsunuz. Uluslararası hukuku biz icat etmedik. Uluslararası insancıl hukuku biz icat etmedik. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni biz icat etmedik. Bunlar bize ait değil. Uluslararası Adalet Divanı da bize ait değil. Bunlar ortak değerler.
Bu, dünyanın yeni bir Holokost’la, yeni bir Ermeni Soykırımı’yla, yeni bir Roman Soykırımı’yla karşı karşıya kalmaması gerektiği anlamına geliyor. Şehirlerin ve köylerin yok edilmesine, insanların yaşadıkları yerlerden silinmesine izin verilmemeli. Yeni bir Nagazaki ya da Hiroşima yaşanmamalı. Savaş zamanında sivilleri korumak zorundasınız. Oysa onlar sivilleri hedef alıyor. Bütün bunlar gözlerimizin önünde, açıkça yaşanıyor. Herkes bunun farkında. Herkes görüyor.
“Dünyanın canlı yayında izlediği bir soykırım”
Röportajın başında “orman kanunu” ifadesini kullandınız. Uluslararası hukukun bu kadar açık biçimde uygulanmadığı bir ortamda devletlerin ve hükümetlerin tutumunu nasıl görüyorsunuz?
Sıradan insanların tepkisine bakın. Avrupa’daki Sumud Filosu'nda yer alan insanların tepkisine bakın. İtalya’da, İspanya’da, İrlanda’da, Belçika’da ve Türkiye’de insanların nasıl tepki verdiğine bakın. Bir de hükümetlerin tepkisine bakın.
Bu utanç verici. Yazıklar olsun onlara!
Üç yıldır süren bir soykırımdan söz ediyoruz. Bütün dünyanın gözleri önünde, canlı yayınlarla izlenen bir soykırım. Ve onlar hiçbir şey yapmıyor. Ukrayna’ya bakın. Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline nasıl tepki verdiler? Elbette bu korkunç bir şey, bu bir kötülük. Ukraynalıların direnme hakkı var, silahlı direniş hakkı var. Avrupalılar da silahlanıp Ukraynalılara yardım etmeli. Rusya’ya yaptırım uygulamalı, Ukrayna’ya ekonomik ve askeri destek sağlamalıyız. İşgalle böyle mücadele edilir.
Ama söz konusu İsrail olduğunda “İsrail’in meşru müdafaa hakkı var” diyorsunuz. Suç teşkil eden bir işgalin meşru müdafaa hakkı olabilir mi? Uluslararası hukuk nerede? Uluslararası insancıl hukuk nerede? Orman kanununu mu istiyorsunuz? İşte orman kanunu bu. Savaş hukuku değil.
Genç Filistinliler hakkında ne düşünüyorsunuz? Onların kendi direniş biçimleri var ama aynı zamanda devraldıkları bir miras da var. Sizce kuşaklar arasında ve direniş biçimlerinde bir farklılık var mı?
Hayır. En fazla travmayı yaşayanlar genç Filistinliler. Tabii bu, bizim travma yaşamadığımız anlamına gelmiyor. Ben de kişisel olarak travma yaşadım. Oğlum 32 yaşında. Kendisi genç bir avukat. Liverpool’da, Londra Üniversitesi’nde ve Cenevre’de eğitim gördü. Savaşın ilk iki ayında bana, “Gazze, uluslararası hukukun mezarlığı” dedi. “İnanmaya devam etmeli miyiz?” diye sordu. “Hayatının 40 yıldan fazlasını buna adadın. Şimdi ben de bunu yapıyorum. Gerçekten buna inanıyor muyuz?” dedi.
Evet, travma yaşadık. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz. Bunun çok seçici ve siyasallaştırılmış olduğunu düşünüyoruz. Ama vazgeçemeyiz. Çünkü doğru olanı yapıyor ve doğru olanı söylüyoruz. İnsanlığın üzerinde uzlaştığı ortak değerleri savunuyoruz. Ve en önemlisi, suçluları ödüllendiremezsiniz. Ayağa kalkmalı, konuşmalı ve gücün karşısında durmalısınız.



